AHMED EL HAZNEVİ (K.S.A)

2775000-ilkbahar12 AHMED HAZNEVÎ (k.s) Şah-ı Hazne Ahmed Haznevî hazretleri 1304 (1887) yılında Hazne’de dünyaya geldi. Gençlik yıllarına doğru Hazne’den Diyarbakır, Silvan, Nurşin ve Hizan medreslerinde ilim öğrenmek üzere ayrıldı. Güneydoğu’da devrin en ileri gelen âlimlerinden temel dinî eğitimini aldı. Hizan’da Seyda-i Tâhî hazretlerinin halifesi Mevlânâ Abdülkahhâr Hizânî’den, Verkânis’te Fethullah Verkânisî ile Nurşin’de Muhammed Diyâeddin hazretlerinin medreselerinden mezun oldu. İnsanlığı kemâlâta ulaştıracak dersleri, devrin ileri gelen mürşid-i kâmilleri ve onların halifelerinden aldı. Ne var ki onun on beş yılı aşan tahsil hayatı, aynı zamanda savaşın insanları kuşattığı en acı döneme rastlıyordu. Ahmed Haznevî hazretleri ihtimal bu yüzden, bugün Türkiye sınırları içinde yer alan, ama o zaman henüz sınırlarını bile oluşturamayan Suriye’den, Nurşin ve Hizan’daki medreselere tahsil görmek üzere hicret etmişti. Zira Suriye, Birinci Dünya Savaşı yıllarının ardından, önce İngilizler’in sonra da Fransızlar’ın yönetimine verilmiş tampon bir bölgeydi. Ve müslüman halk gerçekten zor günler yaşıyordu.243 Ahmed Haznevî hazretleri Nurşin’deki mürşidini ziyaret etmek için, savaş yıllarında çoğu zaman yaya, kimi zaman da atlı olarak Hazne ile Nurşin arasında kilometrelerce yol almıştı. İrşad zamanı gelince mürşidi Muhammed Diyâeddin hazretleri ona şöyle diyecekti: “Evlâdım! Sen irşada başla, biz insanları senin yanına toplar, Allah’ın izniyle kalabalıkları her yönden akın akın önüne getiririz.” Mürşidi tarafından irşada nasıl hazırlandığını şöyle anlatmıştır: “Hazret, Nurşin Dergâhı’nda ‘Aşağı Divan’ ve ‘Yukarı Divan’ diye iki divan (geniş salon) yaptırmıştı. Gelen misafirleri bu divanlarda ağırlardı. Yukarı Divan’da henüz bu yola yeni girmiş ve tasavvufî konularda belirli düzeye ulaşamamış kişileri özellikle ağaları konuk ederdi. Bir gün Hazret bana yemeklerimi nerede yediğimi sordu. Sûfîlerle birlikte Aşağı Divan’da yediğimi söyledim. Nerede yattığımı sordu. Aşağı Divan’da yatıp kalktığımı anlattım. Bana şöyle dedi: “Çok iyi yapıyorsun. Aşağı Divan daha güzel, Seyda-i Tâhî hazretleri de orada sohbet eder, hatme ve teveccüh yaptırırdı. Orada mânevî nisbet çok daha fazla oluyor.” 244 Ahmed Haznevî hazretleri sâdât-ı kirâmdan bahsederken göz yaşlarına engel olamazdı. Onlardan bir söz işitince de âdeta gözlerinin içi gülerdi. Kalbin derinliklerinden gelen sevinç ve muhabbete herkesi ortak ederdi. O bu yolun büyüklerine çok bağlıydı. Mürşidi de onu geleceğe hazırlıyordu. Bir defasında kendisi şunları anlatmıştı: “Nurşin’e gittiğim günlerdeydi. On beş gündür Hazret’in dergâhında kalıyordum. Mâlûm, savaş yıllarıydı; yiyeceğimiz darı ekmeği ve darı çorbasıydı. O günlerde Muşlu bir ağa köye geldi. Hazret’i ve mollaları yemeğe davet etti. Hazret de kabul etti. Ben de çok sevindim. ‘Ne kadar güzel olur, bu ziyafette güzel yiyecekler ikram edilir’ diye düşündüm. Çarıklarımı özenle hazırladım. Hazret ve bütün mollalar hazırlanmıştı. Hazret tam yola çıkmak üzere iken, ‘Molla Ahmed burada kalsın, bizler gidelim’ dedi. O an bunu neden söylediğini anlayamadım. Onlar gittikten sonra nefsimi hesaba çektim ve, ‘Molla Ahmed! Bütün suç kendinde. Sen güzel yemekler yemeyi düşündün. Nefsin tamahkâr oldu. İşte Hazret bu yüzden seni götürmedi’ diye yorumladım.” Ahmed Haznevî hazretleri önemli bir işi olmadıkça kitap okumaktan geri durmazdı. Hatta ramazan ayında iftar saati ile akşam ezanı arasında bile kitap okurdu. Özellikle tasavvufî eserlerin tamamını okumuştu. İnsanların her türlü sorusuna fetva verebilecek düzeyde fıkıh bilgisi vardı. Pek çok ihtilâflı meseleyi kolaylıkla çözebilirdi. Onun verdiği fetvalar, âlimler tarafından da kabul görürdü. Hatta bu konuda çok sayıda âlim, her defasında onun haklı görüşler ortaya koyduğuna tanık olmuş ve etbaı arasına katılmıştı. Bu yüzden zâhir ve bâtın ilminde devrin en büyük âlimleri arasındaydı. Onun görüşlerine karşı koyacak kimse olmazdı. Onun verdiği hükümlerde karışıklık bulunmazdı. Kimse hayal kırıklığına uğramazdı. İlmi olsun veya olmasın ona fetva soran her insan, aldığı cevaptan huzur bulur, memnun kalırdı. Onun için Ahmed Haznevî hazretleri, “Şah-ı Hazne” diye meşhur oldu. Gerçekten o şeyhlerin şeyhi, âlimlerin de mürşidiydi. Ama onu kabul edemeyenler de vardı. Örneğin Yeşil Şeyh adındaki zat gibi. Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor: “Şah-ı Hazne, irşada başlayıp şöhreti etrafa yayılınca onun dergâhına çok sayıda insan akın etmeye başladı. O zamanlar Suriye’de çok şeyh vardı. Bunlardan kimisi gerçekten velî zatlardı. Elbisesi, sarığı, cübbesi, entarisi hep yeşil renkli olduğu için ‘Yeşil Şeyh’ diye bilinen biri vardı. Etrafına çok insan toplamıştı. Şah-ı Hazne irşada başlayınca onun yanında bulunan çok sayıda müridi kendisini terketti. Ahmed Haznevî hazretlerine bağlandı. Zaman ilerledikçe onun yanında hiç müridi kalmadı. Bu kez Yeşil Şeyh, civarda sözünün geçtiği ağaları topladı. Şah-ı Hazne’yi suçladı ve onu bir toplantı yapmak üzere davet etti. Şah-ı Hazne de onun davetini kabul etti. Müridleri ise, ‘Efendimiz, izin verirseniz biz de gelelim’ dediler. Şah-ı Hazne, ‘Neden gelmek istiyorsunuz, bu bir aşiret davası mı?’ diyerek gelmek isteyenlere engel oldu: ‘Mademki bizi davet etmiş gidelim, bize söyleyeceği bir sözü varsa dinleriz, sadece bir iki arkadaşımızın bize katılması yeterlidir’ dedi. Şah-ı Hazne, Yeşil Şeyh’in köyüne gitmek için yola koyuldu. Köye vardığında Yeşil Şeyh’in etrafında bütün köylüler toplanmış vaziyetteydi. Neredeyse kırk elli kişi vardı. Onlara selâm verdi ve odaya girdi. Ancak kimse onun selâmına karşılık vermedi. Şah-ı Hazne bu duruma hiç aldırış etmedi. Kendisine ayrılan yere oturdu. O oturur oturmaz da Yeşil Şeyh söze başladı: ‘Bize yaptığın bu zulümler yetmez mi? Bütün müridlerimi elimden aldın. Etrafımızda hiç derviş bırakmadın. Babamdan, dedemden kalan sûfîleri bile yanına topladın.’ Yeşil Şeyh uzun bir süre içindeki bütün duygularını açıkça dışa vurdu. Ancak Şah-ı Hazne ona hiç cevap vermedi. O konuştukça sükût etti. Nihayet Yeşil Şeyh, ‘Sen niye konuşmuyorsun?’ diye sordu. Ahmed Haznevî hazretleri şöyle dedi: ‘Benim bütün söyleyeceğim şu iki cümleden ibarettir: Birincisi; eğer benim niyetim ve yaptıklarım Allah rızâsı için ise hiç meraklanma, senin gibi 100 kişi bile olsa bunun önüne geçemez. İkincisi; şayet benim niyetim ve yaptıklarım Allah rızâsına uygun değilse hiç şüphen olmasın altı aya kalmaz söner gider, tükenip biter.’ Yeşil Şeyh, Şah-ı Hazne’nin bu sözleri üzerine şunları söyledi: ‘Vallahi sen doğruyu söylüyorsun. Niyeti Allah için olan kişiye hiç kimse engel olamaz.’ Zaman Ahmed Haznevî hazretlerini haklı çıkardı. O, öylesine sabırlı ve halimdi ki, kendisine eziyet edenlere bile asla düşmanlık etmezdi. O, gerçekten Allah yolunu tutmuştu. Allah’a dost olmuştu. Onun için hiç kimseye minnet etmezdi. Bir insan, Allah’a dost olursa, ona kim düşmanlık yapabilir? Allah’a kim karşı koyabilir? Bütün güç ve kuvvet, O’nun kudretiyle meydana gelmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) tek başına idi. Üstelik yetimdi. Ama Allah Teâlâ onun dostuydu. Kendisiyle uğraşan Mekke’nin pek çok güçlü kabileleri sonunda ne oldu? Hüsrana uğradılar, onu mağlûp edemediler. Hileleri ters döndü. Neticede Rabbü’l-âlemin’in verdiği kuvvetle Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’dekiler akın akın onun yanına geldiler ve müslüman oldular. Böylece İslâm dini her tarafa yayıldı.”245 Amûde Camii Ahmed Haznevî hazretleri Amûde’de irşada başlayınca her taraftan insanlar dergâhına akın akın gelmeye başladı. Oysa onun bulunduğu şehirden ayrılarak kendini zâhiren tanıttığı vâki değildi. Ama onu tanıyan insanlar çoktu. Özellikle irşad için bir yolculuğa çıktığı bile görülmemişti. Ahmed Haznevî hazretlerinin dergâhına yeni gelen çoğu insanın din adına bildiği belki de en iyi şey sadece kelime-i şehadet getirmesini bilmekti. Onun yanında ve terbiyesi altında yetişenler kısa sürede kendisini yetiştirme imkânına kavuşabiliyor, Allah yolunda yürümek için tecrübe edilmiş nice metotları da öğrenebiliyordu. Ahmed Haznevî hazretleri, huzuruna gelenlere, dergâhında Allah’a boyun bükenlere, samimiyetle yoluna girenlere karşı çok merhametliydi. İnsanlara çok düşkündü. Onlar için her türlü fedakârlığı yapıyordu. Yumuşak huyluydu, hoşgörülüydü, eşi ve benzeri olmayacak şekilde ferâset sahibiydi, huzuruna gelenlerin derdini hemen kavrar, mutlaka onlara yol gösterirdi. Ona başvurup da çaresiz kalan hiç kimse olmazdı. En girift konularda bile halkı aydınlatır, gönüllerine sevgi ve muhabbet aşılardı. Bu yüzden onun ne kadar merhametli olduğu bütün insanlar tarafından çok iyi bilinirdi. Onun dergâhına gelen ve elini tutan müminler, bütün gönülleriyle ona gerçekten bağlanırdı. Halk ona çok güvenirdi. Hatta bir defasında Dekuriye aşiretinden Hacı Cu’lî, kendisinden arabuluculuk yapmasını istemişti. Çünkü Hacı Cu’lî Meliye aşireti tarafından, aşiret reisi İsa Ağa’nın kardeşi Muhammed Salih’i öldürmekle itham ediliyordu. Şah-ı Hazne bu yüzden Kendur köyündeki Meliye aşiretinin reisi İsa Ağa’nın evine gitti. Oraya pek çok kişi gelmişti. İsa Ağa’nın evi çoğunu almadı. Şah-ı Hazne gelenlere teveccüh yaptırdı. İki aşiret arasındaki gerginlik bir anda sıcak bir sohbet ortamına dönüşmüş oldu. Aradaki kırgınlık ve husumet yok oldu. İnsanlar bunu Şah-ı Hazne’nin kerameti olarak gördüler. Amûde’den gelenler çok kalabalık olduğundan İsa Ağa’nın evine sığamayanlar teveccühe katılamayınca çok üzülmüştü. Şah-ı Hazne bu nedenle Amûde’ye gitmeye karar verdi. Pek çok sûfî de onun arkasından Amûde’ye geldi. Aslında Amûde ile Hacı Cu’lî’nin köyü Kendur, yaya olarak iki saatlik bir mesafeydi. Şah-ı Hazne’nin adını duyan ve ona gönülden bağlanan civardaki bütün sûfîler de gelmişti. Müthiş bir kalabalık vardı. Sıcak bir yaz günüydü. Amûde’de Şah-ı Hazne’nin halifesi Molla Muhammed Latif hazretleri ikamet ediyordu. Onunla buluştu. Ancak Şah-ı Hazne, aşırı kalabalıktan dolayı onun evine girmeye bile fırsat bulamadı. Hatta Amûde Camii’ne girinceye kadar sûfîler onun geçeceği yolun her iki yanına dizilmişler, görevliler ise gelenleri, “Sûfîler! Geri durun, mürşidimizi çok yordunuz, hiç olmazsa biraz yol açın, mübarek dinlensin” diye uyarıyordu. Şah-ı Hazne ise onlara şöyle diyordu: “Dostlarım nedense bana hiç benzemiyor. Sûfîlerin kalplerini niçin kırıyorsunuz, onlar beni sevdikleri için bu şekilde davranıyorlar. Onlar sâdât-ı kirâmı çok seviyorlar!…” Bu hitap şekli bütün sûfîlere belki nazikçe uyarıydı, ama hepsi, sevgi yumağı halinde Şah-ı Hazne’nin sözünü yerine getirmek için davrandılar. Cami çok kalabalıktı. Tüm gelenler Şah-ı Hazne’nin teveccühüne katıldı. Daha sonra Şah-ı Hazne camiden dışarı çıkmak üzereydi. Yine insanlar onun etrafında izdiham meydana getirdiler. Halk etrafını bir anda sarıverdi. Bir sûfî müridlere döndü ve, “Sûfîler! İzin verin, Efendi hazretleri sabahtan beri, insanları kabul ediyor, onlara tövbe veriyor, dertlerini dinliyor, sorularını cevaplıyor, henüz sıcak bir çorba bile ikram edemedik, onu bırakın da biraz istirahat etsin” dedi. Şah-ı Hazne bu yakın dostunun sözlerini işitince ona döndü ve şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, iki saat ayakta kalmayı, sûfîlere engel olmanıza tercih ederim.” Haseke’den Telma‘ruf‘a Ahmed Haznevî hazretleri, Nurşin Dergâhı’ndan Hazret Muhammed Diyâeddin hazretlerinin tasavvufî terbiyesi altında yetişerek halife sıfatını aldı. 1923 yılında mürşidinin vefatıyla Amûde şehrinde insanları açıkça irşad etmeye başladı. Ahmed Haznevî hazretleri bir ara işgal kuvvetleri tarafından Haseke şehrinde zorunlu ikamete mecbur edildi. O günlerde, Hafirkan aşiretinin lideri Haco Ağa ile birlikte işgal kuvvetleri komutanının yanına çağırıldı. Fransız komutan Şah-ı Hazne’ye, “Seni çağırmamın sebebi, bize hiç destek vermiyorsunuz. Milliyetçilerin mukavemetini kırmak için bize destek vermenizi istiyoruz. Eğer bizim tarafımızı tutarsanız, sizi ve yakınlarınızı bağışlarız. Aksi halde Haseke köyünde de size rahat vermeyiz” dedi. Haseke yakınlarında ikamet etmekte olduğu köyde neredeyse yirmiden fazla hane vardı. Her biri sûfîlere ait idi. Şah-ı Hazne oraya yerleşince su kuyuları da açtırmıştı. Fransızlar hepsine el koydu ve Tay aşireti reisi Muhammed b. Abdurrahman’a verdi. Taylı Muhammed b. Abdurrahman’ın girişimleri sonucu Fransızlar, Ahmed Haznevî hazretlerini buradan da uzaklaştırmak istedi. Bu nedenle Suriye’nin daha çorak ve iç kesimlerine düşen Deyrizor şehrinde onu zorunlu ikamete mecbur ettiler. Taylı Muhammed b. Abdurrahman’ın içindeki düşmanlık yine de azalmadı. Bir gün adamları ile silâhlarını kuşanmış olarak Ahmed Haznevî hazretlerinin bulunduğu yere bir akşam namazı sırasında çıkageldi. Maksadı, giderek verimli araziler haline gelen yerleri ele geçirmekti. Öte yandan Ahmed Haznevî hazretlerinin bölgedeki nüfuzu artıyor ve müridleri de gün geçtikçe çoğalıyordu. Ahmed Haznevî hazretlerinin yanındaki sûfîler, gelenlerin haddini bildirmek için mürşidlerinin emrini beklemeye koyuldu. Aslında sayıları oldukça fazlaydı. İsteselerdi direnebilirlerdi. Taylı Muhammed b. Abdurrahman ve adamları o kadar hırs ve intikam içindeydiler ki, kimsenin toparlanmasına bile fırsat vermeden bütün evleri ateşe verdiler, kazanlardaki akşam yemeğini yere döktüler ve, “Hemen köyü boşaltın” dediler. Ahmed Haznevî hazretleri, Taylı Muhammed b. Abdurrahman’dan, bulundukları yeri boşaltmak için sabaha kadar süre tanımalarını istedi. Ama ne mümkün! Bir kere ortada çekememezlik ve baş olma sevdası vardı. Tedavi edilemezse kalbin en büyük düşmanıydı. Ahmed Haznevî hazretleri eşi, çocukları ve sûfîlerle birlikte geceleyin yola koyuldu. Aslında bu bir nevi hicret idi. Kaçış değildi, Hak Teâlâ için Allah’a kulluk yapılacak en bereketli mekânı belki arayıştı. Ahmed Haznevî hazretleri o günden sonra Telma‘ruf köyünü mesken tuttu. Ahmed Haznevî hazretleri Telma‘ruf’ta da bir mescid yaptırdı. Dergâh inşa ettirdi. İnsanları irşad etmeye devam etti. Böylece Ahmed Haznevî hazretleri artık kış günlerinde Hazne’yi, yazın sıcak zamanlarında ise Telma‘ruf köyünü tercih ediyordu.246 Belki de Telma‘ruf köyüne gidiş ve gelişlerinin arkasında yatan çok büyük hikmetler de vardı. Zira Alâeddin Haznevî hazretlerinin naklettiğine göre Ahmed Haznevî hazretleri, “Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) hicret konusunda uymama bana Taylılar sebep oldu”247 diyerek, acı tatlı her işte hakka yöneliyordu. Kötülüğe İyilikle Karşılık Ahmed Haznevî hazretleri, Telma‘ruf’ta iken Taylı Muhammed b. Abdurrahman adamlarını gönderdi. Gelenler, liderlerinin çok hasta olduğunu ve Ahmed Haznevî hazretlerini kendi köylerine davet ettiğini söylüyordu. Aslında o, ilk günlerde Şah-ı Hazne’ye intisap etmiş, ama ne olduysa sonradan ona düşmanlık beslemeye başlamıştı, düşmanların oyununa gelmişti. Şimdi ise adamları, aşiret liderlerinin artık tövbekâr olduğunu söylüyordu. Bu yüzden Ahmed Haznevî hazretlerini köye davet ediyorlardı. Şah-ı Hazne hemen yola çıkmak üzere hazırlıklarına başladı. Ancak sûfîler ona engel oldu: “Efendimiz, onun neler yaptığı ortada iken siz onun ayağına gitmek mi istiyorsunuz? Onun size bir kötülük yapmasından korkuyoruz” dediler. Ahmed Haznevî hazretleri onlara, “Ben zalim bir insanın tövbekâr oluşuna nasıl karşı koyabilirim? Allah’a yemin olsun, gökyüzünden yağmurlar boşansa, yeryüzünü su kaplasa, ben de bir binek hayvanı bulamasam bile yine günahkâr bir kulun tövbe etmesi için elimden gelen her şeyi yaparım. Yeter ki o insan, Allah yolunda yürümek istesin” dedi. Ve Şah-ı Hazne aşiret liderinin evine gitti. Taylı Muhammed b. Abdurrahman, Ahmed Haznevî hazretlerinin elini tuttu. Allah Teâlâ’ya yöneldi. Tüm işlediği günahlardan pişman oldu. Ahmed Haznevî hazretleri de, “Bizim yolumuza bir kez giren insanlar, çeşitli günahları işleyerek haddi aşmış olsalar bile, bu yolun büyüklerinin himmeti sayesinde son nefeste Allah onlara bir imkân bahşeder. Bu yolda niyetini düzeltenler ve maksadını Allah için yapanlar ise tövbekâr olur” buyurdu.248 Bazı Ahlâkî Özellikleri Ahmed Haznevî hazretleri misafirlerine ve sûfîlerine çok düşkündü. Onlara çok önem verirdi. Her biri ile özel olarak ilgilenirdi. Hatta müridlerine yemek ikram edilirken onların başında durur, ikram edenlerin bir kusuru olursa, “Sizlere, her zaman en lezzetli yemekleri vereceksiniz demiyorum. Çünkü bu kadar müride en mükemmel sofraları hazırlamaya gücümüz yetmez. Ama onlara ne ikram ederseniz edin mutlaka o verdiğiniz ikram güzel ve nezih olsun, gönlünüzden verin. Öyle kusursuz ikram edin ki arkadaşlarımız kalp huzuru ile yesinler” derdi. Ahmed Haznevî hazretleri, dergâhta kalan bütün müridlerinin hizmetleriyle ilgilenir, sayıları neredeyse yüzleri çoğu zaman da binleri aşan sûfîlerinin nerede ve nasıl yatacaklarını bizzat kontrol ederdi. Bütün gayretlerine rağmen yine de şöyle demekten kendini alamazdı: “Konuklarımızın ağırlanmasında eksikler gördükçe saçlarıma aklar düştüğünü zannediyorum. Onlara kendi ellerimle ikram etmek isterim, ama buna izin vermiyorlar. Vallahi onlara bir baba şefkatiyle kendi ellerimle ikram etmek isterdim. Çünkü Allah Teâlâ ve kullar karşısında en önemli iftihar kaynağı, kişinin misafirine ilgi göstermesidir.” Ahmed Haznevî hazretleri ziyaretine gelen kişilerden asla para almazdı. Bilakis arazilerden elde ettiği gelirle konuk olan sûfîlere ve her zaman yanında bulundurduğu yaklaşık kırk kadar özel öğrencisine kendisi bakardı. Çevresindekilerin malî imkânlarına ise asla bel bağlamazdı. Hatta medresede okuyan talebelerin odununu toplama işini bile kendisi yapardı. Onların elbise ve yatak gibi zorunlu giderlerinin karşılanmasına çok özen gösterirdi. Onun dergâhında âlimlerin ve talebelerin özel bir yeri vardı. Sohbetlerinden Seçilenler Ahmed Haznevî hazretleri şöyle diyor: “Yaptığım her işte önce Allah’ın rızâsını gözetirim. Niyetimi Allah için yaparım. Murad-ı ilâhî ne ise onu yaparım. Allah’a andolsun ki O’nun rızâsına uygun olmayan hiçbir işi yapmam.” Mânevî İltifat Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor: “Şah-ı Hazne çoğu zaman bana hiç iltifat etmezdi. Bir defasında dergâhında yaklaşık bir ay kadar kaldım. Bu süre içinde benimle bir veya iki kez konuştu. Çok üzüldüm. Acaba onun sevgisini yok edecek bir şey mi yaptım diye düşünmeye başladım. Bu düşüncelerim neredeyse vesvese haline gelecekti. Şah-ı Hazne bana şöyle dedi: ‘Sadece zâhire iltifat eden mâneviyattan yeterince yararlanamaz. Mâneviyata tam olarak inanan ise zâhire tamamen itibar etmez.’ Onun bu sohbeti sonucunda içimdeki vesveseler yok oldu.” Dergâh Hizmeti Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor: “Bir gün Şah-ı Hazne, ‘Bugün mollalar inşaatta çalışsın’ dedi. Ben de mollalarla birlikte inşaata gittim. Gün boyu çamur kardık, kerpiç kestik, duvar ördük. Ertesi gün Şah-ı Hazne, ‘Bugün sûfîler inşaatta çalışsın’ dedi. Ben yine çalışmaya gittim. Bir ara Şah-ı Hazne yanımıza geldi: ‘Molla Abdülhakim, sen de mi geldin?’ diye sordu. ‘Evet, kurban’ dedim. Şah-ı Hazne bize şöyle sohbet etti: ‘Hizmet etmenin sevabı çoktur. Sâdât-ı kirâmın dergâhındaki hizmetler, kişisel olarak yapılan ibadetlerden daha faziletlidir. Örneğin vird çekmek çok sevaptır; ama devam ettiği müddetçe böyledir. Virdi bitirdiğiniz zaman bunun sevabı da biter. Hem virdi çekerken insanoğlu, nefsin hilelerine kapılabilir. Yapılan amelde, nefsin eseri olursa sevabı da gider. Fakat hizmet ederken, insanın nefsi kırılır, vücut bulamaz, varlık gösteremez. Nefis çalışmakla kırılır. Mürid samimi olarak hizmet ettiği ve hizmeti de devam ettiği müddetçe sevap kazanmaya devam eder. Bu durum mürid ölünceye kadar hatta ölümünden sonra bile sürer. Duvara bırakılan bir kerpiç, duvarda kaldıkça onun sevabı hizmet edene yazılır. Hizmetin iki faydası vardır. Birincisi insanın nefsi kırılır; ikincisi, hizmet devam ettikçe sevap da devam eder. Ama kişisel ibadetler böyle değildir.”249 Büyükler Hak için halka hizmeti büyük bir ibadet görmüşlerdir. Şu hadis onların temel prensibi olmuştur: “İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara en faydalı olandır.”250 Hayatından Bazı Kesitler Yol Rehberi Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor: “Şah-ı Hazne’yi ziyaret etmek için sık sık sınırı geçmek zorunda kalırdık. Bir defasında bazı arkadaşlarla Gercüş’e gittik.251 Ancak sınırın terör nedeniyle kapalı olduğunu öğrendik. Birkaç gün sonra sınır kapısı tekrar açılacaktı. Gercüş’te Şah-ı Hazne’nin çok değer verdiği Seyyid Ahmed isminde bir sûfîsi vardı. Onun evine uğradık. Evde yoktu. Ailesi tarlaya gittiğini söyledi. Akşama kadar onu bekledik. Akşam vakti tekrar evine uğradık. Bize ikramlarda bulundu. Çok hoş sohbetler ettik. Asıl ziyaret sebebimin Şah-ı Hazne’nin yanına gitmek olduğunu söyledim. ‘Bize rehber olasın da Hazne’ye gidelim’ dedim. ‘Gelmek isterdim, ama çift sürecek çok yerim var, mâlûm bizler çiftçiyiz, tarlamız sahipsiz kalır’ dedi. ‘İstersen sana rehberlik ücreti de veririz, yeter ki bizi Hazne’ye en kestirme yoldan götür’ dedim. ‘Sabah ola hayır ola’ dedi. Çok ısrar etmeme rağmen hiç oralı olmuyordu. Hatta, ‘Dilersen bir binek kirala, onun ücretini de veririz, bak ayaklarımın altı zaten yara oldu’ dedim. ‘Hele bir sabah olsun’ dedi. Henüz güneş doğmamıştı, uyandırmak için odamıza geldi: ‘Haydi kalkın gidiyoruz’ dedi. Ben, ‘Sahi bizi götürecek misin?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Ne oldu sana böyle hayırdır, hiç gitmek istemiyordun?’ diye sordum. ‘Hayır, aslında ben de gitmek istiyordum, ama içimdeki gerçek niyetimi söylemiyordum. Çünkü Şah-ı Hazne’ye karşı duyduğunuz özlem ve sevgiyi görmek çok hoşuma gidiyordu. Sizlerde Şah-ı Hazne’ye karşı öylesine bir muhabbet var ki anlatamam! Onun için böyle davrandım’ dedi. Nihayet yola çıktık.” Bu yolculuk sırasında yaşananları ise Seyyid Ahmed şöyle anlatıyor: “Sınırı geçtik. Hazne’ye yaklaştıkça Molla Abdülhakim geride kaldı. Ben, herhalde tuvalet ihtiyacı için geride kalıyor diye düşündüm. Ama aradan uzun süre geçti. Geriye dönmeyince endişelendim. Onu bulmak için ben de geriye döndüm. Baktım ki bir kenara oturmuş içli içli ağlıyor. ‘Ne oldu sana?’ dedim. ‘Ben Hazne’ye gelmeyeceğim, ben çok kötü biriyim. Şah-ı Hazne’nin dergâhına lâyık değilim.’ ‘Bırak bunları, haydi gidelim’ diye ısrar ettim. Ama olacak gibi değildi. Baktım ki güzellikle olmayacak, elime bir sopa aldım, kolundan tuttum, vallahi gelmezsen seni döve döve götürürüm, zaten beni işimden gücümden ettin, şimdi de gelmiyorum diyorsun diye kendisine çıkıştım. O zamanlar güçlü kuvvetliydim. Beş kişiyle boy ölçüşebilirdim. Onu güç belâ ikna ettim ve yola devam ettik. Hazne köyüne vardık. Önce ben Şah-ı Hazne’yi ziyaret ettim, elini öptüm ve, ‘Kurban, beraberimde misafirler var, Türkiye’den geliyorlar’ dedim. Şah-ı Hazne, ‘Onları neden getirdin, kim sana getir dedi?’ diye beni azarladı. Onun bu sözleri üzerine Molla Abdülhakim ve arkadaşlarına olan sevgim bir anda azaldı. Oysa ben takdir edileceğimi zannediyordum. Nefsim kırılmıştı. Benim ardımdan Molla Abdülhakim ve arkadaşları da kendisini ziyaret etti. Namazdan sonra Şah-ı Hazne beni yanına çağırdı. ‘Ben Molla Abdülhakim’i iyi tanırım. O aslında Hazret’in müridlerindendir, Bilvânis seyyidlerindendir.252 Onları getirmekle aslında çok iyi yaptın. Onlar burada kaldığı müddetçe sen de Hazne’de kal’ dedi ve gönlümü aldı. O zaman ben, bütün bu olanları iyi anlayamamıştım. Ama daha sonra şunu anladım; Şah-ı Hazne beni terbiye etmek için bu şekilde davranmıştı. Çünkü ben, Molla Abdülhakim ve arkadaşlarını getirirken, içime bir benlik meydana gelmiş, nefsim de bu hizmetten pay almıştı. Onun için Şah-ı Hazne de nefsimi kırmış ve gururlanmamı engellemişti.” Nefsin Alâmeti Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, mürşidi Ahmed Haznevî hazretlerinin şöyle anlattığını zikrediyor: “Bir defasında Hazret Muhammed Diyâeddin ile birlikteydim. Seyahatten dönüyorduk. Kalabalık bir topluluk vardı. Sâlikler, müridler, dervişler, sûfîler, halifeler hep bir arada idi. Hazret ise en öndeydi. Ben arka taraftaydım. Bir ara Hazret’in ‘Molla Ahmed! Molla Ahmed!’ diye seslendiğini işittim. Atım dermansızdı, güçlükle yol alabiliyordu. Hemen attan indim. Koşarak Hazret’in yanına vardım. Bana, ‘Molla Ahmed! Allah’a yemin ederim ki, kalbinde zerre kadar nefis alâmeti olan kişi yine de Allah’a yaklaşamamış demektir’ dedi ve atını sürüp gitti.” Âlim Şahit Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, Şah-ı Hazne’nin yanında ilim icâzeti aldıktan sonra bir müddet daha tasavvufî terbiyeye devam etti. Henüz halife olmadığı sıralardaydı. Kendisi şunları anlatıyor: “Şah-ı Hazne’nin ilk halifesi Molla İbrahim’in halife olduğu günlerdeydi. Şah-ı Hazne bana, ‘İbriği al ve benimle gel’ dedi. Ben de denileni yaptım. O önde ben arkada evleri geride bırakarak ilerledik. Neredeyse etrafımızda hiç ev kalmamıştı. Bana, ‘İbriği yere bırak’ dedi. İbriği bıraktım. Herhalde abdest alacak diye düşündüm. Birden her iki kolumu da sıkıca tutarak beni arkadan kucakladı ve şöyle dedi: ‘Allah’a yemin et!… Vallahi billahi de!… Sana soracağım soruya doğru cevap vereceğine söz ver, yemin et’ dedi. Ben de ne soracaksa doğru söyleyeceğime dair yemin ettim. Bana şöyle dedi: ‘Sen İslâmî ilimlerde icâzetli bir âlimsin, söyle bana, bende İslâm’a muhalif bir uygulama oldu mu? Benim, Allah’ın emirlerine aykırı bir iş yaptığım oldu mu? Bak yemin ettin, doğruyu söyle’ dedi. Onun bu sözleri üzerine gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Hıçkırıklarla ağladım. Ne diyebilirdim ki? Tekrar o, ‘Yemin et, doğruyu söyle, Allah için benden gizleme, hak olarak ne biliyorsan onu söyle’ dedi. Ben, ‘Vallahi billahi senden Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına muhalif olan hiçbir uygulama görmedim. İslâm’a ters olan bir amele hiç şahit olmadım’ dedim. Şah-ı Hazne benden aldığı bu cevap üzerine beni serbest bıraktı.” Yüce Allah Kur’an’da bu âşıkları bizlere şu sıfatlarıyla tanıtmıştır: “İnsanlardan bazıları canlarını Allah’a kurban eder.” 253 “Onlar, Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır.” 254 Bize verilen ilâhî emir ise şöyledir: “Bana yönelen kimseye uy.”255 Eserleri A) Mektûbât Ahmed Haznevî hazretlerinin oğlu Mevlânâ İzzeddin Haznevî hazretleri tarafından derlenen mektuplardır.256 Eser, Şah-ı Hazne’nin halifeleri ile bu yola hizmeti olan büyük velîlere yazdığı mektuplardan meydana gelmektedir. Mektûbât Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Aşağıda bu eserden alınan bazı mektupları zikredeceğiz. Devlet Başkanına Tavsiyeler Allah’ın adıyla başlarım. Ey kardeş! Reis, halkı yanında bedendeki kalbe benzer. Kalp sağlam ise beden de sağlıklı olur. O bozulursa beden de bozulur. Başkanın iyiliği, milletin iyiliğine, bozuk ve çürüklüğü de halkın sağlıksız oluşuna sebep olur. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Dikkat ediniz, bedende bir et parçası vardır; o düzgün olur hidayetle aydınlanırsa bütün vücut düzgün olur. Eğer o bozuk olursa bütün vücut da bozulur. Dikkat edin, o et parçası kalptir.” 257 O halde görevinize bir yönüyle sevinin, ama diğer yönüyle de dikkat etmelisiniz. Allah Teâlâ sizi, böylesi bir nimete erdirdiği için şükretmeli; hatta bu nimeti veren Allah’ın muhabbetine, bu nimetten daha fazla sevinmelisiniz. Çünkü yüce Allah buna lâyıktır. Bu nimetin devam etmesi için size şükretmek vâciptir. Allah Teâlâ, “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size olan nimetimi artırırım” 258 buyuruyor. Nimete karşı şükretmeyen kimse, nimeti elinden kaçırır. Şükretmek, Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekle, yasaklarını yapmamakla olur ve bütün organların Allah’a ibadette kullanılmasıyla, nimetin de Allah’tan geldiğinin bilinmesiyle anlaşılır. İnsana ne kadar nimet verilse yine de insanoğlu şükrünü artırmalıdır. Zira fakirlere göre zengin olanların şükretmesi de kat kat fazladır. Görevinizde dikkat etmeniz gereken diğer yön ise Allah korkusu içinde bulunmanızdır. Çünkü bu durum, halkın din ve dünya işlerine ait sorumluluk sizin sırtınıza yüklenmiştir. Bu ağır görevi hakkıyla yerine getirip getiremeyeceğinizi iyi düşünmelisiniz. Bunu iki şekilde yapabilirsiniz: 1. Halk arasında adaleti uygulamakla. 2. Kur’an ve Sünnet’e tam olarak uygun davranmakla. İşte bütün bu duygularla donatılan Müminlerin Emîri Ömer b. Abdülaziz, halifeliği süresince ailesiyle birlikte rahat döşekler içinde asla yatmamıştır. İskender Zülkarneyn’e, “Senin bir hazinen olmadığı halde, dünyanın hem doğusuna hem de batısına nasıl sahip oldun?” diye sorulduğunda, “Adalet ve güzel şöhretle tanındım” diye cevap vermiştir. Müslümanlara zulmüyle tanınan devrin sultanı Haccâc zamanında duası makbul bir zat Bağdat’a gelir. Haccâc hemen onu yanına çağırır: “Benim için dua et” der. Derviş, “Allah senin canını alsın” diye dua eder. Haccâc dervişe çok kızar. “Bu nasıl duadır?” der. Derviş, “Bu, sana ve bütün müslümanlara en hayırlı duadır” diye cevap verir. Şunu da eklemek isterim. Tüm bu sözlerin zatınıza söylenmesi belki de haddimiz değildir; ama Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Din nasihat ve samimiyetten ibarettir” 259 buyurduğu için böyle davrandık. Kuvvetimizi bu yüce sözden aldık. Bu mektubun içinde geçen kelimelerin hakkı altın suyu ile yazılıp akıllarda tutulmalı, anlamları düşünülmeli, gerekirse tekrar tekrar okunmalıdır. Sözlerimiz belki uzadı, ama dost ve ahbaba uzun uzun konuşmak, yazışma terbiyesini ve açıkça anlatmayı engellemez. Allah Teâlâ, peygamberlere, onların en üstünü ve resûllerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ve onun bütün âli ve ashabı üzerine salât ve selâm eylesin.260 Kusuru Kimde Aramalı? Allah’ın adıyla başlarım. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ve onun âli ve ashabına olsun. Bu mektup, günahlarının esiri ve kusurları çok olan Allah’ın kulundan, Allah yolundaki kardeşi ve dostu, zeki ve anlayışlı insan Seyyid Abdülhakim’edir. Allah Teâlâ onu âhiret işlerinden muvaffak kılsın ve Allah katında hoş görülmeyen işlerden de onu uzaklaştırsın. Âmin. Mürşidimiz Fethullah Verkânisî hazretlerinin rüya âleminde sana kitaplarını verdiğini görmüşsün. Bu rüya senin zâhirî ilimlerde çok büyük hisse sahibi olacağını gösterir. Öyleyse Allah’a şükredip çalışmak gerekir. Nefsin pay sahibi olmaması için çok çalışmak lâzımdır. Bu yolun pîri Şah-ı Nakşibend (k.s) şöyle buyurdu: “Bizim yolumuzda olduğunu söyleyen kişi nefsini kâfirin nefsinden daha kötü görmelidir.” Bunun anlamı, mürid daima kendi nefsini kusurlu bulacak demektir. Nitekim Hâce Alâeddin Attâr hazretleri de şöyle buyurur: “Sâlik, devamlı olarak amellerini eksik görmelidir. Her an kusur kapısından girdiğini düşünmeli, ama mânevî ilerlemelerde kendinde kabiliyet olduğunu aklına getirmemelidir. Allah’ın lutuf ve keremine daima kalbinde yer vermeli, sadece onun yardımına sığınmalıdır.” Sizinle Tarûnî köylüleri arasında geçen meseleye gelince onlar, geçmişte de aynı şekilde idi. Allah Teâlâ samimi ve ihlâslı olan kullarına çeşitli sıkıntılar vermek suretiyle yüceltir, sevaplarını ise artırır. O halde halkın verdiği sıkıntılara aldırma. Dedikodu yapmalarından alınma; onlar böyledir. Sen vazifeni yapmaya devam et. Yüce Allah’tan, sâdât-ı kirâmın hayatlarından bahsetmekten geri durma. Dilinle ve kalbinle de olsa asla halka iltifat etme. Kusuru kendi nefsinden bil. Onlardan bilme. Bir Allah dostu, “Bu gece komşunun evini hırsızlar soymuş” denildiği zaman, “Ben, Allah’a isyan ettiğim içindir. Çünkü benim, bu olaydan önce falanca işte kusurum olmuştu” demiştir. Ev halkınıza selâm ve dua eder, sağlık ve âfiyet dileriz. Allah Teâlâ selâmetinizi daim eylesin, hastalık vermesin. Bilhassa Bilvânis köy halkına selâm ederiz. Onlardan ricamız, Tarûnî köylüleri ile çekişmeye girmemeleri, fitneye fırsat vermemeleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah’ın lâneti olsun”261 buyurmuştur. Eğer başka bir köye göç etmeniz bu yolun devamı için daha yararlı ise gitmenizde hiçbir sakınca yoktur. Allah Teâlâ, resûllerin sonuncusu ve en faziletlileri olan Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) salât ve selâm eylesin.262 B) Halifeleri 1. Muhammed Ma‘sûm Haznevî (oğlu). 2. Muhammed Maşuk Nurşînî. (Seyda-i Tâhî hazretlerinin torunu). 3. Molla İbrahim Kersevârî. 4. Molla Abdüllatif Âmindî. 5. Molla Muhammed Sıddîkî. 6. Hacı Hüseyin Kertevenî. 7. Molla Abdürrezzâk Pirmînî. 8. Molla Ahmed Şeyhî. 9. Molla Sâlih. 10. Molla Muhammed Reşid. 11. Hacı Musa. 12. Molla Cüneyd. 13. Seyyid Abdülhakim Bilvânisî. Oğlu Alâeddin Haznevî hazretlerinin anlattığına göre Ahmed Haznevî hazretleri, yüce himmet ve tasarrufata ziyadesiyle sahipti. O maharetli bir doktor gibi müridlerini terbiye ederdi. Allah Teâlâ’nın zikri bütün vücudunu âdeta kaplamıştı. Oğlu, bir gün Şah-ı Hazne’yi ağlarken görünce çok üzülmüş ve, “Babacığım, niye ağlıyorsunuz?’ diye sormuş. Ahmed Haznevî hazretleri de ona şöyle demişti: “Evlâdım! Şu insanların sevgisini, Allah’a yakınlaşmalarındaki muhabbeti, aşk ve şevk halini, mânevî coşkuyu, dergâha akın akın gelen şu insanlara bakıyorum; her biri koşarak büyük bir mânevî coşkuyla yanıma geliyorlar. Ağlamaktan kendimi alamıyorum. Ben nasıl ağlamayayım? Onların en fakiri benim, onların en âcizi benim!… Ama bütün bunlara rağmen buraya gelen sayısız insanların Allah’a yönelmesine sebep oldum, hidayetlerine vesile oldum. Bu yüzden de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), ‘Yüce Allah, hiç şüphesiz bu dini fâcir bir kişi ile de kuvvetlendirir’ 263 buyurduğunu biliyorum. Hadiste kastedilen kişi veya kişilerden biri olmaktan korkuyor, Allah korusun fâcir kişi ben olur muyum acaba diye üzülüyorum ve ağlıyorum. Onun için hep yüce Allah’a şöyle dua ediyorum: Ey Allahım! İnsanların bana duyduğu bu sonsuz sevgi ve muhabbet, bu kadar kalabalık topluluk, senin rızâna uygun değilse, benim kişisel davam ise onu bitir ve yok et, ama senin rızâna uygun ise onların yönelişlerini ve sevgilerini kıyamet gününe kadar artır ve devam ettir.” Babam bu duayı hac görevini yerine getirirken Kâbe-i Muazzama’da ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) mânevî huzurunda iken de yapmıştı.264 Ahmed Haznevî hazretleri 1950 yılında Telma‘ruf’ta vefat etti ve oraya defnedildi. Allah Teâlâ kudsiyetini artırsın, derecesini âli etsin. Şimdi sıra ondan aldığı mânevî emaneti ve Nakşibendî feyzini Anadolumuz’a taşıyan Seyyid Abdülhakim Hüseynî hazretlerinde…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s