ABDURRAHMAN TÂHÎ (k.s)

ABDURRAHMAN TÂHÎ (k.s)

Sûfîlerin Evi

Abdurrahman Tâhî hazretlerini doğup büyüdüğü ev, edep ve takvâ evi idi. Babasına Molla Mahmud denilirdi. Şirvanlı idi.191

Abdurrahman Tâhî hazretleri annesi yönüyle seyyidlerin halkasına katılıyordu. Annesi nur neslin pâk torunuydu. Dedesi Peygamberimiz’in (s.a.v) torunu Hz. Hüseyin’in (r.a) neslindendi. Adı Molla Muhammed idi. Onların evi âdeta nur bahçesiydi. İlâhî feyiz ve bereket mahalli, insanları çeken ve bir araya getiren mânevî irfan sofrasıydı. Bu sofranın sâkîsi belki bir mürşid-i kâmil değildi, ama herkes onların hanesine “sûfîlerin evi” derdi. Çünkü bu ev sûfîyâne bir yaşam merkeziydi.

Abdurrahman Tâhî hazretleri bu evde yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:

“Henüz küçücüktüm; dedem Molla Muhammed eliyle başımı okşar, nur nazarlarını üzerimde süzer ve şöyle derdi:

‘Evlâdım! Ailemizin büyüklerinden bize intikal eden ilim, aslında dededen oğula geçer. Bizde ilim, bir yaşam tarzıdır. Yaşadığım sürece oğullarımdan âlim sıfatını taşıyabilecek olanı göremedim. Ancak sende ailemizin ilmini ve amelini taşıyabilecek bir emare görüyorum. İnşallah bu ilmi taşıyabilirsin, ümitliyim!’”

Dedesi Molla Muhammed ileri görüşlü, âlim ve kâmil bir zattı. Torunu Abdurrahman’ı ümitlerle ve dualarla yetiştiriyordu. Evlâd-ı Resûl olan ecdadı onu gelecek nesillere rehber olsun diye hazırlıyordu. Beşeriyete kemâlât dersini versin arzuluyordu. İlâhî aşkın ve sevginin yaşandığı bu aile ortamı onu, ilâhî iradenin yönlendirmesine ve Allah Teâlâ’nın dostluğuna seçip mânevî irşada ehil olacağı zamana hazırlıyordu. Annesi Meyasin validemiz de, oğlunun yetişmesine ayrı bir özen gösteriyor ve zaman zaman yanındakilere şöyle diyordu:

“Bu çocuk, Allah Teâlâ’nın bize bir ikramı ve emanetidir. Onu sadece ellerimizle değil, kalplerimizdeki sevgi ile yetiştireceğiz.”

Abdurrahman Tâhî hazretleri küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. İslâmî konularda yetişti. Onun elde ettiği ilmin, yaşamına kattığı bir olgunluk vardı. Bu, onu diğer çocuklardan ayırt ediyordu. Abdurrahman Tâhî hazretleri o günleri şöyle anlatır:

“Annemin güzel terbiyesi sayesinde, ruhlar âleminin sırlarını öğreniyordum. Hiç Allah’tan gafil kalmıyordum. Çocuklarla oynarken bile, kendi kusurlarımı herkesten önce görebiliyordum. Zaman zaman ölümü düşünüyor, Allah’ın azabından korkuyordum. Kendilerinden kötü sözler işittiğimde arkadaşlarımı uyarıyordum. Ama onlar bu duruma bir anlam veremiyordu ve,

‘Neden?’ diye soruyorlardı. Ben de,

‘Çünkü Allah’tan korkuyorum’ diyordum. Çocuklar,

‘Ama biz henüz günahlarımızın yazıldığı yaşa gelmedik ki!’ diye bana karşı çıkıyorlardı.

Ben de bunu anneme soruyordum. Annem bana şöyle diyordu:

‘Yavrucuğum! Arkadaşların doğru söylüyor, ama onlar senin durumunu bilmiyorlar. Çünkü sen, ilim sahibi kişiler arasında büyüdün, onlara göre daha çok bilgin var. Bu yüzden sen, artık âlim gibisin. Elbette diğer arkadaşların, bu durumu bilmedikleri için günah kazanmıyorlar, ancak sen öyle değilsin, sen neyin yanlış neyin doğru olduğunu okudun ve öğrendin.’”

Kulât Deresi

Abdurrahman Tâhî hazretleri henüz on yaşlarına geldiğinde biricik annesini kaybetti. Babasıyla baş başa kaldı. Bir müddet sonra babası onu, Şirvan’ın meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed hazretlerinin rahle-i tedrisatına yönlendirdi. O vefat edince de Gavs-ı Hizânî hazretlerinin oğlu Molla Diyâeddin Arvâsî hazretlerinden ders aldı.

Abdurrahman Tâhî hazretleri Molla Diyâeddin Arvâsî hazretlerinin derslerine devam ettiği sırada henüz on üç yaşındaydı. Hocasına düşkündü ve ondan azami şekilde istifade etti. Tasavvufun inceliklerine sahip oldu. Hocasından öğrendiklerini şöyle anlattı:

“Molla Diyâeddin Arvâsî hazretleri, bana Allah sevgisini öğretti. Allah’ı gönülden sevenlerin üstün olduklarını anlattı. Hem anlatarak hem de yaşayarak bana örnek oldu. Onu tanıdıkça ve gördükçe içimdeki Allah sevgisinin arttığını hissettim. Arkadaşlarımın mecazi aşkta bulmaya çalıştıklarını ben, mânevî aşkta ziyadesiyle elde ediyordum. Bunun sonucunda tasavvufî hayat bana çok daha güzel geldi. Şirvan’da bulunan Hacı Emin Şirvânî’nin sûfîleri arasına katılmayı arzuladım ve Rifâî oldum.

Ardından bana tavsiye edilen zikirleri yapmaya başladım. Bana verilen bütün görevleri büyük bir iştiyakla yerine getiriyordum. Ancak daha sonra Hacı Emin Şirvânî’nin kâmil bir mürşid olmadığını anladım. Mürşidi, İslâmî gerçeklere uymayan bazı uygulamalar yaptığı için onu halifelikten azledince, ben de kendisini mürşid olarak seçmekten vazgeçtim.

Ardından Şeyh Hamza Telvî hazretlerini kendime mürşid-i kâmil olarak kabul ettim. Onun yanında çok şey öğrendim. Muhabbet ve cezbenin ne olduğunu anladım, yaşadım ve idrak ettim.

Daha sonra Allah Teâlâ bana Kâdirî yolunun mürşid-i kâmili olan bir zatı sevdirdi. O hakikaten kâmil biriydi; adı Seyyid Nureddin Birgivî idi. Ondan sonra da Şeyh Abdülbâri Çarçâhî hazretlerinin dergâhında ve nur meclisinde bulundum. Bu zat, bana öylesine mücahede yaptırdı ki, nefsin pek çok özelliğini daha iyi öğrenmiş oldum. Onun tasavvufî terbiyesi bambaşkaydı; beni oruç tutmak, az yemek, az uyumak, mezarlıkları ziyaret ettirmek ve ölüm rabıtası yapmak gibi birçok riyâzetle yetiştirdi. Hatta kimi zaman, Tâhi köyünün mezarlığında boş kabirlerde yatar uyurdum. Böylelikle dünyevî, şehevî arzu ve isteklerden uzaklaşmış olurdum.

Bir defasında mürşidim bana, kelime-i tehlîl (lâ ilâhe illallah) zikri yapmamı istedi ve şöyle tarif etti:

‘Kalbini bir ateş taşı olarak düşün. Lâ ilâhe illallah cümlesini de ateşli bir demir parçası say. Bu ateşli demir parçasıyla kalbini ilâhî muhabbet içinde döv. Bunun sonucunda ise, demir darbeler altında kalan taşlardan sıçrayan kıvılcımlar gibi kalbinden muhabbet ateşlerinin çıktığını göreceksin.’

Ben de onun tarifine uydum. Kelime-i tehlîl zikri yaptım. Gerçekten kalbimden muhabbet kıvılcımları çıktı, Allah sevgisi arttı. Ardından ilâhî rahmet huzuruna ulaştım. Hatta bu mânevî hazdan daha yücesinin olamayacağını zannetmeye başladım.

Gavs-ı Hizânî hazretleri, o günlerde Kulât köyünde ikamet ediyordu. Henüz ona tâbi olmamıştım. Tanıdığım biri vardı; adı Süleyman Erbûsî idi. Bu zat Gavs-ı Hizânî hazretlerinin ileri gelen müridlerindendi. Tasavvufî yaşantısını pek doğru bulmaz, bu yüzden onu küçümserdim. Bir gün,

‘Kulât’taki sûfîler ne yapıyorlar?’ diye sordum. Bana,

‘Allah’a yemin olsun ki, dereyi geçmiş olsaydın, böyle demezdin’ dedi.

Bu söz bana çok dokundu. O vakit, mürşidim Şeyh Abdülbâri Çarçâhî hazretlerinin halifesiydim.”

Abdurrahman Tâhî hazretleri tasavvufu ve tasavvufî terbiyeyi ilim olarak çok iyi biliyordu. Zira doğuda “Seyda” adıyla tanınan pek çok şeyhi çeşitli sebeplerle duymuş, kendilerinden ders almış ve dergâhlarında bulunmuştu. Onlarla iç içe bir hayatı vardı. Bu yüzden şeyh, mürşid gibi tanımlamalar içinde “gavs” kavramının ne anlama geldiğini iyi biliyordu. İhtimal Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin sûfîleri, mürşidlerine “Gavs-ı Hizânî” derken Arvâsî hazretlerini tasavvufî açıdan daha farklı mertebelere çıkardıklarını gayet iyi anlıyordu.

Zira “gavs” olan zat aynı zamanda mürşid-i kâmil idi, ama mânevî tasarrufata sahip demekti. Çünkü onun sayesinde yeryüzüne inen mânevî nurlar ve bereketler bütün canlılara dağıtılırdı. O, bu yüzden ilâhî rahmeti çeken ve bu rahmetin yaratılmışlara dağıtılmasına vesile olan büyük Allah dostu anlamına geliyordu.

Bu yüzden olmalı Abdurrahman Tâhî hazretleri, Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri hakkında söylenenleri işittikçe, “Acaba zamanın gavsı olabilir mi?” diye düşünmekten de kendisini alamıyordu. Nitekim gelişen olaylar bu hadiseyi ilmik ilmik dokuyordu.

Gavs-ı Hizânî hazretleri Kulât’ta ikamet ettiği günlerdeydi. Bir müridini,

“Evlâdım! Nurşin’e git. Molla Abdurrahman Tâhî’yi ziyaret et. Kendisiyle mümkün olursa görüşmek muradında olduğumu ilet” diyerek gönderdi.

Sûfî, verilen görevi yerine getirmek üzere Nurşin’e doğru yola çıktı. Abdurrahman Tâhî hazretlerinin dergâhına ulaştı. Durumu anlattı. Abdurrahman Tâhî hazretleri,

“Allah’a andolsun ki, benim de isteğim zaten kendisini ziyaret etmekti” diye cevap verdi.

Aslında hadiseler, ilâhî iradenin bir tezahürüydü. Ârifler meclisinin gizemli perdesinin arkasında nice sırları beraberinde taşıyordu. Ancak büyükler sofrasına davet, âdâbına uygun olarak yapılıyordu.

Abdurrahman Tâhî hazretleri gelen sûfîye,

“Bu gece konuğum ol, sabahleyin birlikte yola çıkarız” dedi.

Sabahleyin erken saatlerde yola koyuldular. Kulât’a yaklaştılar. Abdurrahman Tâhî hazretleri şöyle düşünüyordu:

“Eğer bu zat, gerçekten zamanın gavsı ise, büyüklerimiz, ‘Gavs olan zatlar, yağmur yağınca ıslanmazlar’ derlerdi. Bakalım öyle mi?

Gavs-ı Hizânî hazretleri de mescidin dışına çıkmıştı. Sûfîlerle sohbet halindeydi. Büyük zatların buluşmasına tanık olan bulutlar, rahmetini yeryüzüne indirmeye başladı. Mevsim bahardı. İnceden inceye yağan yağmur hızlanmaya başladı. Abdurrahman Tâhî hazretleri, Gavs-ı Hizânî hazretleri ile buluştuğunda aklına takılan soruyu hatırladı, Gavs-ı Hizânî hazretlerine dönüp baktı. Zamanın gavsı, gerçekten de ıslanmamıştı!

Aslında bu, genel bir kural değildi. Ama onun için gösterilen belki de büyük bir keramet idi. Bu yüzden olmalı, onun cezbeli halini ve iç yüzünü anlayan olmamıştı. Fakat onun yaşadıklarını, kendisinden sonra gelen mürşid-i kâmillerden Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri de bizlere zikretmemiş olsaydı, yine anlaşılmayacak ve belki unutulup gidecekti.

Abdurrahman Tâhî hazretleri, oradan uzaklaşıp gitti. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin sûfîleri ise şöyle dedi:

“Efendimiz! Molla Abdurrahman çekip gitti.”

Gavs-ı Hizânî hazretleri perdenin arkasındaki sırrı araladı ve şöyle dedi:

“Meraklanmayın, o sâdât-ı kirâmın himmetiyle geriye dönecektir.”

Gerçekten de öyle oldu. Hem de bir daha geriye dönmemek üzere dergâha geldi.

Gavs’ın Dergâhında

Abdurrahman Tâhî hazretleri Gavs-ı Hizânî hazretlerine nasıl intisap ettiğini kendisi şöyle anlatıyor:

“Gavs-ı Hizânî hazretlerine intisap etmeden önce mürşidim Şeyh Abdülbâri Çarçâhî hazretlerinin halifesiydim ve bazı müridlerim vardı. Bir gün onlardan birine,

‘Saçımı ve sakalımı tıraş et’ dedim. Oysa ben, asla sakalını kestirecek biri değildim. Müridim,

‘Efendim, bunu neden yapıyorsunuz?’ diye sordu. Ben,

‘Kulât’taki mürşid-i kâmilin yanına gidiyorum, ona biat edeceğim’ dedim. Müridim bana,

‘Tasavvufta bir mürşidin halifesi olmuşsun; neden Kulât’taki cahil sûfîlerin arasına karışmak istiyorsun, vallahi sen aklını kaybetmişsin’ diye karşı çıktı. Kendisine,

‘Sen ne düşünürsen düşün, benim kararım kesindir. Ama şunu iyi bil; ben aklımı kaybetmedim’ dedim.

O gece uyuyamadım. İçimde büyük bir endişe vardı. Seher vaktinde Kulât’a gitmek üzere yola koyuldum. Doğruca arkadaşım Süleyman Erbûsî’nin evine gittim. Henüz sabah namazı vakti girmemişti. Süleyman Erbûsî ile görüştüm. Kendisine durumu anlattım. Gavs-ı Hizânî hazretlerine biat etmek istediğimi ve kendisinin de bana yardımcı olmasını rica ettim.

‘Olur’ dedi ve yola çıktık.

Tâhi köyü ile Kulât arasında bir dere vardı. Oradan geçerken, bir zamanlar arkadaşımın bana söylediği sözler aklıma geldi. Kalbim yanacak gibi oldu. İçim içime sığmadı. Gavs-ı Hizânî hazretlerine karşı olan sevgim çoğaldı, çoğaldı, çoğaldı… Artık dayanamaz bir haldeydim; Kulât’a ulaştığımızda sanki bir cennet bahçesine varmıştık. Nurdan insanlar vardı. Melek gibi saf tertemiz ruhlar sanki az önce oraya uğramıştı. O anda elde ettiğim ilâhî huzur gerçekten bambaşkaydı, anlatamam.

Gavs-ı Hizânî hazretlerini görünce kendimden geçtim. O, o güne kadar elde edemeyeceğim mânevî tasarrufatı (etkileşim) bana bir anda vermişti. O an, daha önce elde ettiğim ve mürşidim Abdülbâri Çarçâhî hazretlerinin halifesi olarak, ‘Artık bu mânevî hazdan daha yücesinin olamayacağını zannetmek’ diye tarif ettiğim mânevî güzellikleri bile çoktan unutmuştum.

Ve o gün tasavvufî terbiye içinde ulaşılacak daha nice mânevî sırlar olduğunu anladım. Allah Teâlâ’ya kavuşmak için daha pek çok eksiğimin olduğunu kavradım.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin elini tuttum, işlediğim günahlardan pişmanlık duydum. Allah’a karşı işlemiş olduğum günahlara tövbe edişimde onu şahit tuttum. Kendisini mürşid-i kâmil olarak kabul ettim.

Gavs-ı Hizânî hazretleri müridlerini terbiye ederken önceki mürşidlerinin usulünü takip ederdi. Onun terbiye yönteminin en başında öncelikli olarak kalbe sevgi ve muhabbet yerleştirmek olduğunu anladım. Bu sevgi yüzenden olmalı, benim dünyevî arzu ve isteklerim neredeyse hiç kalmadı. Artık tek bir şey istiyordum; onun dergâhında kalmak.”

Abdurrahman Tâhî hazretleri Gavs-ı Hizânî hazretlerinin de kabul etmesi üzerine dergâhta kalmaya başladı. Bütün gayretini artık yeni mürşidinin huzurunda elde etmek için harcadı. Gün geçmedi ki yeni müşahedelere tanık olmasın! Her geçen gün yeni mertebelere yükseldi. Gavs-ı Hizânî hazretleri onu zikre yeniden başlattı. “Allah, Allah…” kelimesini sadece kalbiyle, Kâdirîler’de olduğu gibi değil de dilini damağına yapıştırarak söylemesini telkin etti. Bunun adı “lafza-i celâl zikri” idi.

Abdurrahman Tâhî hazretleri bir sabah vakti mürşidine şöyle dedi:

“Efendim! Ben her yerde ve her işimde, bütün eşyanın ve kalbimin ‘Allah, Allah…’ dediğini işitiyorum. Hatta çoğu zaman yürüyen hayvanlar bile bu sözleri tekrarlıyor.”

Ve bir başka gün kalbini tümüyle Allah sevgisi kapladı. Nurşin Mescidi’nden ansızın dışarı fırladı. Bütün köyü baştan sona bir anda koşarak aştı. Bazı sûfîler onu bir ağacın kovuğuna sinmiş vaziyette buldular. Neden bu şekilde davrandığını sordular. Onlara göz yaşları ile cevap verdi; konuşamadı, saatlerce hüngür hüngür ağladı.

Sûfîler onun neden böyle yaptığını öğrenmek için Gavs-ı Hizânî hazretlerine sordular. O şöyle dedi:

“O, Allah korkusundan böyle davranıyor.”

Abdurrahman Tâhî hazretleri âriflerin, velîlerin etrafında dolandığı tertemiz gönüllere hazırlanıyordu. Bu, ışığı gören pervanelerin, ışığın etrafında dolaşmasına benziyordu. O Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yanında kaldıkça, ona rahmet nazarıyla baktıkça nice sırlar kendisine âşikâr oluyordu. Zira onun mürşidi, zamanın gavsıydı. Gavs olan zat, Allah’tan gelecek ilâhî rahmetin ve rahmânî nurun yayılmasına vesile olan velî demekti.

Böylesi bir Allah dostu, gecenin karanlığında varlıklara yol gösteren ay gibiydi. Dolunay gibi nurluydu. Seçilmiş zatlar arasında başköşeye oturabilme şanı ve şerefi onundu. O, mârifet yolunda çözümü zor nice sırları çözebilendi. Zamanın gavsı olan velî, Allah Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği hazinelerin kapılarını açandı.

Ispahart Kadısı

Abdurrahman Tâhî hazretleri zamanın gavsı olan zatı bulmuştu. Hem Allah Teâlâ ona rahmet kapılarını açmıştı bir kere… Mürşidi de ona açılan kapıdan içeri süzülen ilâhî ikramları gösteriyordu. Farklı tecellileri görebilmesi için farklı zamanlara ve mekânlara tanık olması gerekiyordu. Değil mi ki, tasavvufî terbiye içindeydi ve bir mürşid-i kâmil nezaretinde yetiştiriliyordu; artık o “ibnülvakit, yani vaktin çocuğu” idi. Yeryüzü onun terbiye mekânı, zaman onun yetişme vakti, insanlar ve olaylar ise onun yetişmesine vesileydi. Bu yüzden olsa gerek, Gavs-ı Hizânî hazretleri onu Ispahart kasabasına gönderdi. Ispahart’ta kadılık (hâkimlik) görevini yerine getirecekti. Yıllarca okuduğu ilmin gereğini yapacak, insanlara doğru ile yanlışı gösterecek, kul hakkı çiğnenmemesi için halka hizmet edecekti.

Abdurrahman Tâhî hazretleri bu sebeple mürşidinin dergâhından ayrıldı, ama şeyhinin onu görevlendirmesi ve uygun görmesi üzerine tabii ki… Onun bu göreve tayin edilmesinde bazı önemli gerçekler vardı; bunlar tasavvufî terbiyenin de en önemli temel taşlarındandı.

Hak ve halk…

Hak Teâlâ’yı zikirle ve müşahede yoluyla tanıdıktan sonra halkın arasında Allah’a bağlı bir kul olarak yaşayabilmek elbette kolay değildi. Kadılık görevi belki de bu yüzden çok önemliydi. Halkı daha yakından tanıyabilmek için tasavvufî eğitimin bir parçasıydı ve bazı hikmetleri ortaya koyacaktı. Örneğin, mürid, dünyanın şan ve şerefini gördükten sonra bir gün zillete düşerse eğer, durumunun ne olacağını bilmeliydi. İnsanlara güvenmek yerine Hakk’a güvenmeli, kullara ise hakkını tam verebilmek için çalışmalıydı.

Mürid, bir gün mürşidinden ayrılacak ve yalnız kalabilecekti; o güne hazırlanmalıydı. Çünkü bu yol, kişilere bağlı değildi. Mürşid ancak mânevî birer rehberdi. Onun varlığına alıştığı kadar yokluğuna da hazır olmalı, bu yolda her zaman samimiyetle yürüyebilmeliydi.

Abdurrahman Tâhî hazretlerinin mürşidinden ayrı kaldığı zamanlar oldu. Bu süre içinde dünyevî makam ve mertebelere hiç rağbet etmedi. Mürşidini ziyaretten geri kalmadı. Evliya hasretinden mahrum olmadı, olaylar ve insanlar arasında yok olup gitmedi, o eriyip tükenmedi.

Bir gün Gavs-ı Hizânî hazretlerinin emriyle bu görevden de ayrıldı. Tam iki yıl kadılık yapmıştı. Mürşidi ona dergâhta görev verdi. Hizmet kemerini şevkle yeniden kuşandı. Kendisini bekleyen diğer hizmetlere yöneldi. İnsanlar bu arada getirildiği görevlere onun lâyık olmadığını dillerine dolamışlardı.

Öte yandan önceki sahip olduğu maddî imkânları da kalmamıştı. Küçük çocukları vardı; onlar da yetişecekti. Aile büyükleri arasında onları koruyup gözetecek bir başkası da yoktu. Gerçi ailesi ve çocukları halkın sözlerine itibar edecek değildi. Çünkü tasavvufî âdâb içinde yetişmişlerdi.

Seyda-i Tâhî Hazretleri

Abdurrahman Tâhî hazretleri, mürşidi Gavs-ı Hizânî hazretleri Kulât’ta iken dokuz yıl yanında kaldı. Dışarıdan bakıldığı zaman ailesini ihmal ediyor görünüyordu. Zira ailesinden dokuz yıldır ayrı idi. Bu yüzden Molla Hüseyin adındaki bir sûfî ihtimal, ailesinin durumunu kendisine haber vermek ve biraz olsun onlara vakit ayır diyebilmek için geldi. O sırada sûfîler dergâhta teveccühe girmek üzereydi. Gavs-ı Hizânî hazretleri teveccüh yaptıracaktı. Abdurrahman Tâhî hazretleri ona,

“Teveccühten sonra görüşelim” dedi.

Teveccüh bittikten sonra Abdurrahman Tâhî hazretleri, Molla Hüseyin ile buluştu. Ona şöyle dedi:

“Ailemin kaldığı ev, yerle bir olsa da Allah’a şükürler olsun, beni rabbime kulluktan alıkoyamaz.” Molla Hüseyin,

“Allah’a hamdolsun efendim, hepsi sağlık ve sıhhat içindedir” dedi.

Abdurrahman Tâhî hazretleri mürşidinin yanında kaldığı sürede asla hizmetlerden geri kalmıyordu. Sahip olduğu her şeyi Allah yoluna feda etmişti. Kimi zaman olur; Gavs-ı Hizânî hazretlerinin odasına bakan bir taşın üzerine oturur, yaz kış yağmur çamur demez sürekli olarak beklerdi. Bu şekilde nefsin sahip olabileceği hazları yok etmiş, kalbin mânevî ilâcı olan ilâhî aşkı idrak etmiş olurdu.

Abdurrahman Tâhî hazretleri işte bu yılların ardından Gavs-ı Hizânî hazretlerinin rahmet nazarlarının odak noktası ve tasavvufî terbiyenin kemâlâta ulaştırdığı biricik göz bebeği oldu ve insanları hak yola davet etmeye yetenekli görüldü. Kendisine halife olma (hilâfet) yetkisi verildi. O, irşada başladığında hiçbir maddî gücü yoktu. Zira o, irşada başlamak için maddî imkânları değil, mânevî yeterliliği önemli görmüş ve,

“İnsanlardan dünyayı terketmelerini talep etmek kolaydır. Ama bunu yaşamak zordur. Ben de bu yüzden tevekkülü tercih ettim. Gavs hazretlerinin himmetiyle Allah Teâlâ’ya yöneldim, O’na tevekkül ederek yola koyuldum. Allah Teâlâ da bana büyük imkânlar nasip etti” demişti.

İrşada başladığı ilk günlerde Verkânis köyüne gitti. Orada Şeyh Muhammed Verkânisî hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Bu zatı ziyareti sırasında kendisine mânevî âlemden bir işaret verildi.

Ardından hac ibadetini yerine getirmek üzere Hicaz’a gitti. Orada İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar hazretleri ile buluştu. Hac dönüşü de insanları irşada başladı.

İrşad Yıllarından Bazı Kesitler

Seyda-i Tâhî hazretleri 1290 (1873) yılında Malazgirt’in Pinaniş köyüne insanları irşad etmek üzere gitmişti. Atın üzerinden düştü ve bayıldı. Kendine geldiği zaman şöyle dedi:

“Mürşid-i kâmilin, kâmil olduğunu gösteren sıfatlardan biri de her ânın hakkını vermesidir. Durumu ne kadar zor olursa olsun, hiçbir ânını boşa geçirmemesi ve gaflet halini yaşamamasıdır. Ben attan düştüğüm anda acaba o ânımın hakkını verebildim mi? Çünkü o ânın hakkı Allah’a hamd, şükür ve günahlara tövbe etmektir.”

Seyda-i Tâhî hazretleri 1298 (1881) yılında halifesi Şeyh İbrahim Çokreşî hazretlerini Melâkend köyünde ziyarete gitti. Onun evinde konakladı. Orada bulunduğu zaman bir gün şöyle dedi:

“Mürid, kâmil bir mürşide itiraz etmemeli. Durum zâhirde dinî bir gerekçeye dayansa bile bu itirazında kendisini haklı görmemeli. Zira mürşid-i kâmilin yanılması bir başkasının yanılmasına benzemez. Onun davranışlarında mutlaka açıklanabilir bir yön vardır. Hareketlerinin kısa veya saklı bir açıklaması bulunabilir. Bu yüzden mürid, mürşidinin anlayamadığı sözleri üzerinde çeşitli düşüncelere dalmamalıdır. Sözü ve anlamını sahibine havale etmelidir.”

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin Alican ve Molla Aziz adında iki müridi vardı. Alican, Gavs hazretlerini çok severdi. Bir dediğini iki etmezdi. Tüm işlerinde ona öylesine teslim olmuştu ki, Gavs-ı Hizânî hazretleri onun hakkında,

“Kuş gagasını suya daldırıp çıkarıncaya kadar bile Alican’ın kalbi Allah’tan gafil kalmaz” diyordu.

Ancak bir müddet sonra Alican’da birtakım iç sıkıntılar ve vesveseler oluştu, ancak Alican yaptığı hatayı erken farketti. Günahlarından tövbe etti. Hatta bu davranışına kefâret olsun diye, uzak beldelere hicret etti. Bir müddet sonra Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yanına döndü ve kendisinden özür diledi.

Molla Aziz ise zâhirde dinine bağlı bir insandı. Dinî konularda kendisini yeterli görüyordu. Bu yüzden her gördüğü hatayı dikkate alıyor, fikir beyan ediyordu. Onun için Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yaptığı her işe şüphe ile bakıyordu. Ama bu şüphe, zamanla itiraza dönüştü. İlim gururu kendisine ayak bağı oldu. Mürşidine olan sevgisi azaldı. Mürşidi, onu her ne kadar bu duygularından arındırmaya çalıştıysa da o, kendi bildiklerinin doğrultusunda yoluna devam etmek istedi. Nihayet, hamlık ve noksanlık onun değiştirilemez bir sıfatı oldu. Bir gün Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Alican’ın sâdât-ı kirâma gösterdiği muhabbet, ilâhî feyizleri aldı götürdü; hatta Aziz’e gelen feyizleri bile.”

Seyda-i Tâhî hazretleri zaman zaman civardaki köylere, beldelere ve oradaki tanıdıklarına konuk olurdu. Siirt, Nurşin, Tercunk, Şeker, Çokreş, Kaskânî, Mihenk, Ağıcûr, Melâkend, Gevaş, Hamurit, Meyhek, Taşkesen, Suşar onlardan bazısıydı.

1293 (1876) yılında Çokreş köyüne Hatip Ağa ismindeki bir sûfînin evine konuk oldu. Gelen sûfîlere şöyle sohbet etti:

“Kurtuluş üç şeydedir: İlim, amel ve ihlâs. İlimden maksat, Ehl-i sünnet inancına uygun yaşamaktır. Amelden gaye, Kur’an ve Sünnet’in hükmüne göre davranmaktır. İhlâstan amaç ise yaşadıklarını anlatmak, sohbet halini yaşamaktır.

Tasavvufa girenler de üç şey kazanır:

Sûfîler, katıldıkları sohbet için şükrederler; yeni bir sohbet fırsatı çıkması için dua ederler ve keşke yine sohbet olsa derler; kalplerini karıştıran duyguları da yok ederler.

Yolumuza girenler Hak sohbeti yapıldığı için çok memnun olurlar. Allah’a şükrederler. Sohbetten ayrılınca üzülürler. Bir dahaki sohbeti iple çekerler. Eğer bu duygular müridin içinde doğal olarak ortaya çıkmıyorsa, sûfî kendisini zorlamalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v),

‘Eğer ağlayamıyorsanız, en azından ağlar gibi davranınız’192 buyurmuştur. Mürid kalbini saran kötü duygulardan kurtulmalıdır. Bunun yolu ise kâmil bir mürşidin sohbetine devam etmektir.

Bir defasında farz namazlardan sonra söylenen salavat-ı şerifenin bid‘at olup olmadığı Abdurrahman Tâhî hazretlerine soruldu. O şu cevabı verdi:

‘Siz o söylentilere itibar etmeyin, onu söyleyenler gerçeği bilmiyorlar. Çünkü bid‘at, Kur’an ve Sünnet’te yeri olmayan, icmâ ve kıyasta yer bulmayan, âlimlerin görüşünde hiç itibar edilmeyen, yani dinde aslı olmayan işe denir. Sâdât-ı kirâm bu salâtı üç kez okumuştur.’193 Gavs-ı Hizânî hazretlerinin bu salâtı üç kez okumayanı azarladığını gördüm. O, bize bu konuda sahih bir hadis yok, ama Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri böyle tavsiye etmişti demiştir.

Namazlardan sonra yapılan tesbihatı terketmeyiz. Ben arada bir tesbihat yapamadığımı görünce şaşırmayın. Çünkü ben, namazımı bitirince, namaz sonrası yapılan açık zikirleri kaçırdığıma pişman oluyorum ve şöyle diyorum:

‘Estağfirullah… estağfirullah… estağfirullah…

Allahümme entes selâmü ve minkesselâm…

Tebârekte yâ zel celâli vel ikram…’”

Abdurrahman Tâhî hazretleri, müridlerine namaz sonunda tesbihat yapmalarını tembih eder, yapmayanları uyarır, duayı tamamlayınca da ellerini yüzlerine sürmelerini söylerdi.

1293 (1876) yılıydı. Seyda-i Tâhî hazretleri Nurşin Mescidi’ndeydi. Seyda-i Tâhî hazretleri ikindi namazını bitirmiş, müridlerine doğru dönmüştü. Müezzin de namaz tesbihatı için dualara başlamıştı. O sırada bir sûfî, hemen arka safa geçti. Bu davranış belki de daha rahat oturmak içindi, ancak sûfînin bu hareketi Seyda-i Tâhî hazretlerinin dikkatinden kaçmadı. Müridlere şöyle dedi:

“Farz namazı kıldıktan hemen sonra bulunduğunuz safı arzularınıza uyarak terketmeyiniz. Çünkü namazda ilk safta durmak, rükû ve secdeleri düzgün olarak yapmak ve ardından namaz duasını yapmak büyük bir ibadettir. En faziletli olanı da budur. Özellikle sabah ve ikindi namazından sonra yerinizden ayrılmayın. İmamın sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar ayrılmaması sünnettir. Bu yüzden sizden hiç kimse sabah namazından sonra yerinden ayrılmasın, Allah’a dua ile zikrine devam etsin. Bu şekilde davranan hac ve umre sevabı kadar mükâfat kazanır.”194

Sohbetlerinden Seçilenler

Sohbet Nedir?

Vaaz ile sohbet arasında fark vardır. Sohbet cezbe ile meydana gelir. Cezbe ilâhî muhabbetin yansımasıdır. Sohbete katılanlara feyiz ve rahmet gelir. Sohbet gönülden olur. Mürid eğer vahdet deryasında yüzüyorsa, bu yolun büyükleri ile rabıta halinde demektir. Onu dinleyenler gönül dünyasından etkilenir. Çünkü sohbet eden kendi gönül dünyasını dışarıya verir. Ama vaaz böyle değildir. Vaaz eden kişi ile (vaiz) insanları irşad eden mürşidin sohbeti birbirinden çok farklıdır.

Sohbet eden mürşid-i kâmil, feyiz deryasından istifade eder, rabbinin muradı neyse onu anlatır. Çünkü mürşid-i kâmil nefsin hile ve oyunlarından kurtulmuştur. Halkın değil Cenâb-ı Hakk’ın itibarına göre sohbet eder. Bu da mânevî bir haldir. Onun sözleri cezbenin eseridir. Mürşid-i kâmil yaşadıklarını anlatır. Yapmadığı bir ameli yapın demez. Nefsine kabul ettiremediği davranışları bir başkasına telkin etmez. Ama dünyevî ihtirasları olan kişilerin yaptığı vaaz böyle değildir. İnsanlara tesiri çok az olur. Bu düşüncelerimi mürşidim Gavs-ı Hizânî hazretlerine de söyledim. Bana şöyle dedi:

“Bu sözlerin doğrudur. Bu, dünyevî menfaatler peşinde koşan vaizlerle, kâmil mürşidlerin farkını ortaya çıkarmış oluyor.”

Tasavvuf Âdâbı

Bu yola yeni giren sûfîlere, yolumuzun inceliklerini ve talimatları güzelce anlatınız. Bildiğiniz konuları sohbet üslûbu içinde öğretiniz. Tasavvufun âdâbını onlara güzelce gösteriniz. Eğer bu yola giren bazı sûfîler, zamanla müridliklerini ve bu yola bağlılıklarını kaybediyorlar; bunun sebebi âdâb ve eğitim konularında eksik kalmalarıdır.

Bu yola yeni girenlere, tövbe niyetiyle boy abdesti almaları gerektiğini anlatın. Bu şekilde davranmayan kişiler bu yola girmiş sayılmazlar. Ayrıca müridlere, hatmenin nasıl yapıldığını öğretin. Mürid olanlara yüksek sesle hatmeyi anlatmanızda hiçbir sakınca yoktur. Yolumuzun temel esaslarından olan muhabbet, ihlâs, teslimiyet, Kur’an ve Sünnet’e tam bağlılıktan sonra gelen en önemli konu âdâb ve mürşid-i kâmile hürmet göstermektir.

Sözünün Eri Olmak

Doğruluk ve sadakat, müridi mürşidine yaklaştırır. Yalancılık müridi, mürşidinden uzaklaştırır. Sizler doğru, sözüne güvenilir, yiğit ve cesur, alnı açık mert insanlar gördükçe kendilerine yardımcı olunuz. Bu yolda doğru sözlü olmayanlar zarar ederler. Bakın size bir örnek vereyim:

“Gavs-ı Hizânî hazretlerinin iki tane sûfîsi vardı. Biri malının yarısını Gavs’ın dergâhına bağışlamıştı. Dergâhın ihtiyaçlarını neredeyse o giderirdi. Hatta biniti olduğu halde, edebinden dolayı dergâha yürüyerek gelirdi. Sâlih amel işlerdi. Vaktinin çoğunu hizmetlerde geçirirdi. Ama dürüst olmayan davranışları da vardı. Bu yüzden, Gavs-ı Hizânî hazretleri vefat ederken yanında bulunamadı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin diğer müridi ise devlet memuruydu. Dünyevî meşguliyetleri diğerine göre daha çoktu. Ama doğru ve mert bir adamdı. Gavs-ı Hizânî hazretleri de onu sık sık yanına çağırırdı. Bir defasında aramızdaki bir anlaşmazlık nedeniyle onunla birlikte hapse düştük. Gece vakti bu kişi, bir rüya görmüş. Rüyasında Gavs-ı Hizânî hazretleri ona, davasında haksız olduğunu söylemiş. Beni de hapishaneden çıkaracağını anlatmış. Gece vakti beni uyandırdı. Rüyasını bana anlattı:

‘Gavs-ı Hizânî hazretleri yalan söylemez. Ben davamda haksızım. Seni yarın serbest bırakacaklar’ dedi.

Ertesi gün serbest bırakılınca anladım, sûfî doğru söylemişti. Sözünün eri olduğundan kalp gözü açıktı, rüyası haktı.”

Ömrümüz Ne Kadar?

Günümüzde tasavvuf daha çok önem kazanmıştır. Gerek Gavs-ı Hizânî gerekse Seyyid Tâhâ hazretlerinin döneminde bu kadar değildi. Eğer onlar bugün sağ olsalardı, inen rahmeti almayı daha çok tercih ederlerdi. Onun için daha çok çalışmak lâzımdır. Bakınız sizlere yemin ederek söylüyorum; Allah’ın inen rahmetini bu kapıdan da alamazsanız, bir başka yerde onu bulacağınızı hiç düşünmeyin.

Her mürid şöyle düşünmeli: Üç günlük ömrüm kalmış. Biri geçmiş, diğeri de gelecektir. Şu an ise yaşadığım bir ömrüm var. Onun için mürid, yaşadığı ömre çok dikkat etmeli. Yaşadığı ânı çok iyi değerlendirmeli. Çünkü gelecekten, yaşamadıklarından hesaba çekilecek değildir. Bu kapıya gelmiş az da olsa yol almış kişi ömrüm üç saattir diye düşünmeli. Biri yaşadığı saat, diğeri yaşayacağı ve yaşamakta olduğu saattir. Ama büyüklerin terbiyesi altında yetişmiş kâmil bir mürid ise şöyle düşünmeli: Geçen ânımı yaşadım, gelecekte bir ânım var, bir de yaşamakta olduğum şu ânım bulunuyor.

Rabıta Hakkında Sohbetleri

Nakşibendî yolunun büyükleri, kalplerin Allah’a tamamen itaat etmesi ve Cenâb-ı Hakk’ı iyice ispat edip mâsivayı yok etmek için, organların amel edebilmesini esas kabul etmişlerdir. Çünkü onlar, bütün amellerin sonucunun vahdet olduğunu anlamışlardır. Şehadet kelimesini söylemekten, Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalmaktan ve peygamberlerin gönderilmesinden asıl maksadın kulluk olduğuna inanmışlardır.

Bu yüzden yolumuzun büyükleri, tasavvuf esaslarını sahâbe-i kirâmın hayat ilkeleri üzerine kurmuşlardır. Çünkü sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) nasıl görmüşlerse o şekilde İslâm’ı yaşamışlardır.

Yolumuzun büyükleri evvelâ kalbi günahlardan temizlemeyi, ardından Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) emredildiği şekilde bize anlatılan dini yaşamayı tavsiye etmişlerdir.

Sahâbe-i kirâmda meydana gelen mânevî güzelliğin, bizim üzerimizde de olabilmesi için şu meâldeki âyeti sohbet ve rabıtaya delil göstermişlerdir:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” 195

Yolumuzun büyük velîlerinden Ubeydullah Ahrâr hazretleri bu âyeti şöyle tefsir etmiştir:

“Sadıklar, Allah’a verdiği sözde duran kâmil velîlerdir. Sadıklarla beraber olmak ise ya cismanî olur ki, bu zâhirde sohbetlerine katılmakla meydana gelir veya rabıta ile olur. Rabıta ise mânevî beraberliktir.”

Allah bir kimseye, bu yüce yola girmek, ilâhî muhabbetten içmek ve mânevî ikramlarda bulunmak için bir mürşid-i kâmili sevdirse, yolumuzun büyükleri o kişiye rabıtadan sonra ihlâs, muhabbet ve teslimiyetin meydana gelmesi için zikir dersi telkin ederler.

Rabıta, akşam ile yatsı namazı arasında yapılan bir derstir. Rabıta, gözü kapatıp iki kaş arasındaki mânevî gözü açarak mürşidin sûretini ve ona gelen mânevî nuru düşünmektir.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri, rabıta yaparken mürşidin yüzüne, hatta nurlanmış alnına bakmayı müridlerine tavsiye etmiştir. Ancak bu, rabıta yapan kişinin mânevî durumuna göre farklılık gösterir. Meselâ rabıta, muhabbetten yapılırsa bu, ilâhî aşkı yansıtır. Akşam namazından sonra yapılan rabıta böyledir.

Rabıta, bir fayda sağlamak için yapılır. Bu şekilde yapılan rabıtada kişi, kalbinin günah kirleri ile dolduğunu düşünür ve onlardan kurtulmak ister. Bu nedenle mürid, doktorun önüne tedavi görmek için yatan hastaya benzer. Mürşidinin iki kaşının ortasından çıkan nur, müridin günah kirlerini âdeta yok eder.

Rabıta, nefsin helâk edici sıkıntılarından kurtulmak için yapılır. Bu tür rabıta şekli, bir mürşidin gölgesi altında olduğunu düşünmekle olur.

Rabıta, bir korkunun giderilmesi için yapılır. Bu yola yeni giren kimi müridler, mürşidlerinden çok korkarlar. Bu korku, onların günah işlemelerini de engeller. Kendilerini mazur görmesi ve affetmesi için mürşidlerini rabıta yaparlar.

Rabıta, mânevî bir sığınma için yapılır. Bazı müridler, şeytan ile nefsin desiselerinden kurtulmak için kaçmak isterler. Ama nereye kaçabilirler? Güvenilir bir yere sığınmak isterler. Kimden medet umabilirler? İşte bu durumda mürid, kurt ve aslan ile temsil edilen şeytan ve nefisten uzaklaşmak istediğini düşünür. Her ikisinin şerrinden emin olmak için, mürşidini rabıta yapar.

Allah Teâlâ nefsin hilelerine karşı, tarikat ashabına ve bu hizmetkâra yardım etsin. Bu rabıta şekillerinden birini tercih etmek konusunda sınırlama yoktur. Ancak ders rabıtası bellidir. Diğer rabıta şekillerinde ise, müridin mânevî durumuna göre fayda meydana gelir. Herkes kendisi için yaratılan uygun yolu bulmalıdır.

Rabıta ile elde edilen mânevî özellikler kalıcı olur, hemen kaybedilmez. Bizim yolumuz rabıta yapma esasına dayanır.

Eserleri

A) Mektûbât

Abdurrahman Tâhî hazretleri sûfîlerine ve halifelerine mektuplar yazarak da irşad faaliyetlerine devam etmiştir. Halifesi Seyyid Abdülkahhâr Siirdî (k.s) tarafından derlenen Mektûbât adlı eserden seçilen bazı mektuplar şöyledir:196

Görev Kutsaldır

Fakirler fakiri Gavs-ı Hizânî Dergâhı’nın hizmetçisinden, kardeşlere, dostlara ve arkadaşlara…

Allah, onları makamları elde etmekten geri bırakan şeylerden korusun. Onları teşvik edilen mânevî derecelere ulaştırsın. Onları Allah’a ibadet etmekle rızıklandırsın. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi sizlerin üzerine olsun.

Sizler, Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yoluna tâbi olanların işini gözetmek, ona zarar verenlerin zararını gidermek için buradan Erzurum’a gittiniz. Kendim için yüz kere tövbe ettiğim gibi, yapacağınız hizmetlerde nefsinizin kabarmasından dolayı sizin için de Allah’a tövbe istiğfar ediyorum. Gavs’ın emri size vesile oldu; vali ile görüşebildiniz. Allah’a şükrediniz. Gayretinizin kabul ve hatalarınızın affedilmiş olması için Allah’a niyazda bulunun.

Koca Osmanlı Devleti’nde şu an durum, Gavs-ı Hizânî hazretlerinin himmeti ve dualarının bereketiyle neticelenir; ancak hüküm Allah’ındır. Bununla birlikte sizler, peygamberlerin yolundan giden evliyanın vazifeleri ve bütün yaratılmışlar adına Allah’tan af dileyin.

Eğer şikâyetiniz kabul edilirse, o zaman size düşen görev, müslümanlara eziyet eden kişinin günahlarından tövbe etmesi için Allah’a dua etmeniz ve eziyetlerin sona ereceğine inanmanızdır.

Bununla birlikte, Rabbü’l-âlemin’in rahmetinin sizler üzerine gelmesi için vesile olan Gavs-ı Hizânî hazretlerine karşı sevginizi çoğaltmanızdır. Çünkü maksadımız sebeplere uyarak Allah’ın emrini gözetmek ve böylesi bir şevkten sizi alıkoyacak meşguliyete girmekten uzaklaşmaktır. Bu seyrü sülûkünüzün de bir parçasıdır. Allah’ın verdiği kalp huzurunun yerini hiçbir şey tutamaz.

Selâm size ve dostlar üzerine olsun. Allah dine yardım edene yardım etsin. Yardımsız bırakanı yardımsız bıraksın. Dinin imamına başarı ve kuvvet nasip etsin. Rabbimiz Allah bu kuluna yardım etsin. Âmin.197

Gaybı Bilen Allah’tır

Bu dergâhın hizmetçisinden Allah için kardeş olduğumuz Molla Abdülkadir’e…

Bazı aklı zayıf kimselerin halini anlatan ve onlar için istiğfar rica ettiğiniz mektup elime ulaştı. Onların bu mânevî hastalıktan kurtulmaları için senin yaptığın davranış en güzel olanıdır. Çünkü Allah, arkadaşlarına merhamet eden kimselere merhamet eder. Bundan dolayı mektubumu onlara okuman için yazdım.

Ey kardeşler!

Allah sizi affetsin. Sizlerin ona (Abdurrahman Tâhî hazretlerine gaybı biliyor diye) kötü lakaplar taktığınızı ve kalplere nasıl tasarrufatta bulunduğunu söylediğinizi duydum. O gaybı bilmez. Dikkatli olun! Bu düşüncenizden dönün ve günahlarınıza tövbe edin. Umulur ki merhamet edilirsiniz. Sizler Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen,

“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları Allah’tan başkası bilmez” 198 buyurmuyor mu?

Allah, nebîsine şöyle emretmiyor mu?

“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem.”199

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.”200

İşte bu yüzden, mutlak gaybı nebî de velî de olsa Allah’tan başkasının bildiğini söylemek küfürdür. Bütün peygamberler de bu yüzden mutlak gaybı bilmezler. Ancak Allah’ın kendilerine bildirdikleri hariç. Nitekim Hz. Musa (a.s), olayın hakikatine sahip olmadığı için, Hızır aleyhisselâmın gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi ve yıkılan duvarı düzeltmesini uygun bulmamıştı.201

Sevgili Peygamberimiz’in İsra gecesinde kendisine emredilen bazı işleri bilmemesi, Bedir Gazvesi’nden sonra esirlerden fidye alınıp serbest bırakılmasından sonra âyetin, esirlerin öldürülmesi yönünde gelmesi bunu gösterir.202

Yine Peygamberimiz’in (s.a.v) Uhud Gazvesi’nde kendi görüşü Medine’den çıkmak olmamasına rağmen Medine’nin dışına çıkmış olması ve bir topluluk hakkında, “Zekât vermiyorlar” denildiğinde Peygamberimiz onlara karşı savaşmayı emredince Allah Teâlâ’nın, “Size fâsık bir adam haber getirirse (hemen ona uyarak hareket etmeyin) onun doğruluğunu araştırın”203 meâlindeki âyetin indirilmesi de mutlak gaybı peygamberlerin bilmediği hususlardandır.

Bütün peygamberler ve onların sonuncusu sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) bile bilmediği mutlak gaybı, bu yolun hizmetkârı (Abdurrahman Tâhî hazretleri) nasıl bilebilir? Böyle bir iddia Allah kelâmını, peygamberleri ve sahâbîleri tanımamak demektir. Sahâbîler kendi aralarında meydana gelen birtakım olağan üstü olaylara itibar etmediler. Bunları kendilerinden bilmediler.

Gaybı bildiğini iddia edenlere yazıklar olsun! Bu hizmetkârın, gaybı bildiğini iddia edenlere yazıklar olsun! Bilakis ben, günahlarını ve kusurlarını itiraf eden Allah’ın âciz bir kuluyum. Hatta bu hizmetkâr, günahının dumanının semaya ulaştığını söyleyen ama Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmeyen biridir. Çünkü Allah, affedici ve merhametlidir.

Bu hizmetkâr, Gavs-ı Hizânî hazretlerinin usul ve edebi üzere hareket etmeyi çok istiyor. O Gavs-ı Hizânî hazretleri ki bu hizmetkâra, ümmete Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini tebliğ etmeyi, onlardan günah ve hataları için tövbe etmelerini istemeyi, Allah’ın emirlerine uyup yasakladıklarından kaçınmayı emretti. Kim bunlara uyarsa kurtulur. Kim de bunlara isyan ederse, dünya ve âhiret hayatı ona zindan olur. Kim Allah’tan hidayet isterse, Allah onu hidayete erdirir. Hidayete ermeyi istemeyen birine kimse bir şey yapamaz. Allah Teâlâ,

“O olmasaydı bu kâinatı yaratmazdım”204 buyurduğu yüce peygamberine şöyle demiştir:

“(Ey Muhammed!) Sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, Allah dilediğini doğru yola iletir.”205

Hidayetin nasıl olacağı bilinmez. Çünkü insanlara bu hususta bilgi verilmemiştir. Hatta Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“O, gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu resûlüne gösterir.”206

Yukarıdaki âyette geçen “resûl” kelimesini büyük İslâm âlimi Kerhî hazretleri “velî olsun nebî olsun elçi” olarak tefsir etmiştir. Buradan şu anlaşılıyor:

Allah Teâlâ gaybın hepsini değil bir kısmını bazı insanlara bildirebilir. Ama o kişiler, kendileri için Allah’ın bilmesini uygun gördüğü sınırı aşamazlar, buna yetkileri de yoktur. Bu yüzden sahip oldukları bilgileri, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde amel ederek yansıtabilirler. Gayb olarak elde ettikleri bilgileri, doğrudan duyurmaları veya onunla amel etmeleri doğru değildir.

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v), münafık olduğu söylenen kimselerin imanını kabul etmesi, “Ben kalpleri teftiş etmekle emrolunmadım”207 buyurması ve münafık olduklarını bilmesine rağmen münafık olanlara İslâm’ın hükümlerini öğretmeye yönelmesi delil olarak sizlere yeter.

Yine sahâbe-i kirâmdan Hz. Ömer’in (r.a) halife olduğu dönemde, kendisini öldüreceğini bildiği halde ateşe tapan Ebû Lü’lü’nün toplum içinde çalışması amacıyla kendisini serbest bırakması, fakat sonunda onun halifeyi şehid etmesi, Peygamberimiz’in torunu Hz. Hüseyin’in (r.a) Yezîd ile savaşması ve bu hususta İslâm’ın hükmüne göre hareket etmesi delil olarak size yeter.

Ancak bütün bu durumlarda, hata etmek câiz olmasaydı mezhepler arasında gerçeği elde etmek için farklı fikirler nasıl ortaya çıkabilirdi?

Bütün mezhep imamları, velîlerin en kâmil olanları İmâm-ı Âzam, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel hazretlerinin de hata ettiği durumlar olmuştur. Ama onlar hatalarında asla ısrar etmemişlerdir. Çünkü hiç hatasız olan ve her şeyi en mükemmel bilen sadece Allah Teâlâ’dır.

Velîlerin, kalpten geçenleri bilmesine gelince bu durum, mürşid-i kâmil olmakla doğrudan ilgisi olan bir şey değildir. Allah Teâlâ, tam teslimiyet sahibi olan kuluna bazı hikmetler ihsan edebilir. Bu Allah’ın bir lutfu ve keremidir. Bu lutuf ve ikramın, hiç kuşkusuz Allah tarafından bir mürşid-i kâmile ulaştırılması şaşılacak bir hal değildir.

Sizlere olan şefkatim ve sevgim Gavs-ı Hizânî hazretlerine karşı duyduğum sonsuz muhabbetin bir eseridir. Molla Abdülkadir’i size dini öğreten bir elçi olarak bıraktım ki, sizin Allah’a tövbe etmenize, Gavs-ı Hizânî hazretlerinin elini tuttuğunuz gibi Allah’a verdiğiniz sözde samimi olmanıza yardımcı olsun istedim. Günahlarınıza tövbe eder, gerçekten din kardeşi olursanız, Allah tövbelerinizi kabul eder, bu hizmetkârın duası ve Gavs-ı Hizânî hazretlerinin himmet ve tasarrufatı sizin üzerinizde bir gölge gibi duracaktır.

Ey kardeşim Molla Abdülkadir!

Kerametleri ortaya çıkarmanın, kadının aybaşı halinin bilinmesinden utandığı gibi utanılacak ve saklanacak bir iş olduğunu duyduğunuz halde, büyükler için kerametlerini izhar ettiği iddiasında nasıl bulunursunuz? Halbuki Peygamberimiz’in (s.a.v) mûcizeleri, peygamberliği ve ona indirilen Kur’an âyetleri bize yeter. Yanınızdaki insanlara böyle nasihat ediniz, kerametlerle değil. Belki öğüt alırlar ve Allah’tan korkarlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey Muhammed!) Eğer inanmaktan yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. O’na dayandım. O büyük arşın sahibidir.”208

Ey kardeşim Molla Abdülkadir!

Şevk, zevk ve rabıta ehli ol. Benim yapıştığım kopmayan ipe sarıl. Benim sırtımı dayadığım ve hiç yıkılmayan duvara sen de sırtını daya.

Selâm sana ve yanındakilere…

Selâm olsun Hz. Muhammed Mustafa’ya ve onun yolunu devam ettirenlere…

Ey Allah için kardeş olduğum!

Kerametleri ortaya çıkarma tehlikesi ile baş başa kalanlardan her türlü tehlikeleri uzaklaştır. Israr edenlerden uzak dur, yoluna devam et. Çünkü yolumuz birtakım insanların kerametleri ile değil, pek yüce zatların istikameti ile ayakta durmaktadır. Zira bizim yolumuz, Kur’an ve Sünnet’e zâhirde bağlı kalmakla tanınmıştır. Bizim yolumuzda Kur’an ve Sünnet’e uymayan hiçbir keramet gerçek olamaz.

Allahım! Hz. Muhammed’e ve onun ailesine, ashabına ve nesline katbekat ve devamlı salât eyle…

Âmin… Hamdolsun âlemlerin rabbi olan Allah’a… 209

Cihad Yılı

Şefkatli ve kerem sahibi kardeşim Molla İbrahim’e…

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) istimdadı vasıtasıyla niyaz ve istiğfar gerektiren haberler bize ulaştı.

Ey kardeşim!

Allah bir şeyi murad ederse, O’nun hükmünü geri döndürecek kimse olamaz. Eğer durum, Allah’tan bir şeyler talep etmek ise, bize de size de düşen görev O’na niyaz etmektir. O’nun hükmüne rızâ göstermek, hamdetmek, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Çünkü aziz ve celil olan, zelil etmeye güç yetiren Allah’tır. Şu âyet meâlini düşünmeniz gerekir:

“… Müminlere yardım etmek, üzerimize borç idi.”210

Allahım! Müslüman ordulara yardım eyle. Kâfirleri memleketimizden çıkar. Kelimeni aramızda yücelt. Ey muîn…

“Bizi nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil… ”211

Selâm kardeşlere, bilhassa hususi dostlara ve umumi olarak halka… Onlardan ve Molla Abdullah Cuhûrî’den dua talep ediyorum.212

İrşad Emaneti

Allah’ın adıyla başlarım.

“Her şey överek O’nu tesbih eder.”213

Muhterem büyük üstat, güvendiğim mübarek zat, korku çekenlerin gavsı, âriflerin kutbu, sâliklerin mürşidi, helâke yuvarlananların kurtarıcısı, cezbe ile Allah yolunda yürüyen efendimiz Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin sohbetlerinde bulunmakla şereflenen zat yanımıza geldi.

Allah Teâlâ, Gavs-ı Hizânî hazretlerinin sırlarını yüceltsin. Ona uzun ömürler ihsan eylesin. Ellerini öpmemiz, onunla beraber oturarak lezzet almak ve onun mânevî ihsanlarından istifade etmek suretiyle Allah hem sizleri hem de bizleri faydalandırsın.214

Buraya gelen zat, selâm ve dua talebinizi bana iletti. Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Eşiğinde duranların hidayetine vesile olan zatın eliyle, cezbeyle süslü Nakşibendî yoluna girmek suretiyle Allah Teâlâ sizleri de evliyalar zümresine dahil eylesin.

Onu, gerçekten Allah rızâsı için ziyaret edenlerin gönülleri açılır. Ona yaklaşanların kalpleri iman ve ihlâsla dolup taşar. Dine arzu ve istekleri çoğalır. Çünkü bu yola girmeden önce irşad kutbu Seyyid Tâhâ hazretleri onun hakkında şöyle demişti:

“Bu emaneti o yüklenecek.”

Bu sebeple kendisine en kısa zamanda bir mürşid-i kâmile intisap etmesi gerektiği söylenmişti. Kendisine intisap ettikten sonra da Seyyid Tâhâ hazretleri bir an önce yol alabilmesi için Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin terbiye edilmesinden halifesi Derviş Muhammed Nakşibendî ile Molla Muhyiddin Suhrî’yi görevlendirmişti.

Ama o bu yola yetenekli olduğundan kalbî vukufiyetinden dolayı, üstadının kendisi hakkındaki meramını henüz konuşmadan ve işaretler yoluyla da anlıyordu. Bunun sonucunda kendisinde ilmî ve kalbî keşifler meydana gelmiş ve Seyyid Tâhâ hazretleri ona,

“Sen, duasıyla belâların uzaklaştırıldığı affedilmiş kullardansın” demişti.

Daha sonra ona, istifade edebilmesi için büyüklerin kabirlerini ziyaret etmesini tavsiye etti. Çünkü o, hayatta iken kendilerinden yeterince istifade edemediğini düşünüyordu. Bundan sonra kendisine,

“Sende artık sâliklerin ünsiyeti oluştu” dedi.

Sonra onu, Şeyh Hâlid Cezerî’nin yanına gönderdi. Onun yanında zühd ve riyâzet yolunu öğrendi. Hâlid Cezerî de ona icâzet verdi. Ama o, kendi nefsini emaneti yüklenmeye ehil görmediği için bu işe yönelmedi. Bu arada kendisinde ins ve cinnin ameline denk olan “cezbe-i Hak” meydana geldi. Böylece zâtî tecelliye ulaştı. Kendi nefsinden kurtuldu, fenâ fillâh ve bekâ billâh makamlarına ulaştı. Bu süre içinde onunla arkadaş olan herkes, onun cezbe ve aşk halinden faydalanmıştı.

Şeyh Hâlid Cezerî’nin vefatından sonra mürşidimiz Seyyid Tâhâ hazretleri onu yanına çağırdı ve,

“Çocuğun terbiyesi babaya aittir” dedi.

Seyyid Tâhâ hazretleri onu kırk gün sülûke tâbi tuttu. Ardından bir ay boyunca, sohbetlerinde bulunmasını istedi. Sonra kendisine halifelik görevini verdi. Seyyid Tâhâ hazretleri ona şöyle dedi:

“Bunu sana kabul ettirmem boynumun borcudur. Çünkü bu hilâfet, âlemlerin sultanı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ve sâdât-ı kirâmın sana vermekle beni mükellef tuttuğu bir emirdir.”

Bu sözler üzerine Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin boyun eğmekten başka çaresi kalmadı.

Seyyid Tâhâ hazretleri vefatından bir ay önce, Gavs-ı Hizânî hazretlerinden açıkça irşad yapmasını istedi. Ama o, mürşidine aşırı sevgisinden, hürmetinden, ayrı kalma hüznünden ve sohbetinde bulunamama endişesinden dolayı o anda irşada başlayamadı.

Seyyid Tâhâ hazretleri ölüm döşeğinde iken ona,

“Yâ Şeyh!” diye seslendi.

Kendisine,

“Kimi kastediyordunuz efendim” denilince o,

“Sadece Şeyh Sıbgatullah’ı kastediyorum” dedi.

“Beni o yıkasın, cenaze namazımı o kıldırsın, defnimi o yapsın” buyurdu.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, Seyyid Tâhâ hazretlerinin vefatından sonra, birkaç yıl irşad yolunda bulunmaktan geri kaldı. Daha sonra bunu yapmaz ise sorumlu olacağını gördü ve Allah’tan ümitvar olarak irşada başladı.215

B) İşaretler

Abdurrahman Tâhî hazretlerinin halifesi Molla İbrahim Çokreşî tarafından derlenen bir eserdir. Eserde Molla İbrahim Çokreşî hazretleri, mürşidinden dinlediği sohbetleri, edepleri, sırları ve bu yolun bazı inceliklerini zikretmiştir. Eser bazı araştırmacılar tarafından Türkçe’ye de tercüme edilerek yayımlanmıştır.216

C) Halifeleri

Abdurrahman Tâhî hazretleri şöyle demiştir:

“Müridin halife olma zamanı gelince, sâdât-ı kirâmdan Şah-ı Nakşibend, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî, Hâce Alâeddin Attâr ve İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi zatlar, halife olacak müridin üstadına izin verirler. O vakit zamanın mürşid-i kâmili de müridini halife olarak görevlendirir. Mürid, tam olarak kâmil olmadan (tasavvufî terbiyesini bitirmeden) halife olamaz. Adı geçen büyüklerimizin izin verebilmesi, müridin tasavvufî terbiyesini bitirmesine bağlıdır.

Abdurrahman Tâhî hazretlerinin halifeleri:

1. Şeyh Muhammed Sami Erzincânî.

2. Şeyh Molla İbrahim Çokreşî.

3. Şeyh Halil Çokreşî.

4. Şeyh Mustafa Bitlisî.

5. Şeyh Süleyman Bitlisî.

6. Şeyh Yusuf Bitlisî.

7. Şeyh Abdülhâdî Çarçahî.

8. Şeyh İbrahim Bulânîkî.

9. Şeyh Seyyid Tahir Aberî.

10. Şeyh Molla Ahmed Taşkesenî.

11. Şeyh Molla Abdullah Hizânî.

12. Şeyh Abdullah Nurşînî.

13. Şeyh Reşid Nurşînî.

14. Şeyh Seyyid Siirdî.

15. Şeyh Abdülkahhâr Siirdî.

16. Şeyh Abdülhakim Siirdî.

17. Şeyh Abdülkadir Melâkendî.

18. Şeyh Yusuf Hınısî.

19. Şeyh Fethullah Verkânisî (Allah hepsinin kudsiyetini artırsın).

Ebedî Yolculuğa Hazırlanırken

Seyda-i Tâhî hazretleri Melâkend köyünde Şeyh Abdürrezzâk’ın evinde konuk oldu. Ancak ev küçüktü. Pek rahat edemedi. Uzun süredir nefes darlığından rahatsız idi. Çevresindekilere,

“Nurşin’e kadar gidemeyeceğiz herhalde” diyerek içindeki sıkıntılarını dile getirdi.

Zaman ilerledikçe ağrıları arttı. Hatta vasiyetini yazdırmayı bile düşündü. Bu sebeple yazı işlerini üstlenen Molla Mustafa Bitlisî hazretlerine bazı tavsiyelerde bulundu. Ancak onun bu sıkıntısı hastalığın şiddetinden çok daha farklıydı. Zaman zaman ağlıyor ve,

“İlâhî nisbetin hazzını duyamıyorum. Ölmekten değil, zikrin tadından uzaklaşmak istemiyorum” diyordu.

Müridleri doktor çağırdılar. Seyda-i Tâhî hazretleri gelen doktora,

“Doktor! Senden tek şey istiyorum; Allah’ı zikretmenin tadına varacak bir ilâcı bana verebilir misin?”

Doktor onu muayene ettikten sonra bazı ilâçlar verdi. Biraz olsun dinlenebilmişti. Sonra doktora seslendi:

“Doktor! Sen iyi bir doktorsun. Yüce Allah senin elin aracılığıyla bana güç verdi. Yeniden zikirden haz duymaya başladım. Eğer ölürsem senin ücretini tam olarak versinler.”

Seher vaktine doğruydu. Seyda-i Tâhî hazretleri, yanındaki sûfîlere şöyle dedi:

“Peygamber Efendimiz (s.a.v) az önce burayı şereflendirdi.”

Bir ara bazı sûfîler kendisine,

“Efendimiz! Âhiret yolculuğunu çok mu arzu ediyorsunuz?” diye sordular.

“Evet, hem de çok istiyorum. Eğer içimden böyle bir şey istemeseydim, âlemlerin sultanı Peygamber Efendimiz (s.a.v) açıkça bana görünmezdi” dedi.

Seyda-i Tâhî hazretleri ömrü boyunca hiçbir sünnet namazını dahi terketmemişti. Ağır hastalığına rağmen namazlarını ayakta kılar, akşam namazından sonra rabıtayı asla bırakmaz, virdini ihmal etmezdi.

Son günlerinde artık hiç ayakta duracak hali kalmamıştı. Arkasına, sağına, soluna yastıklar koyuyorlardı. Ancak o, sırtını duvara yaslayarak da olsa namazını kılmaya çalışıyordu. Her ne kadar yanındakiler desteklerle ona yardımcı olmaya çalışsa da onlara hiç aldırış etmiyordu. Hatta bu konuda yapılan ısrarlardan çok rahatsız oluyor ve yanına ziyaret için gelen müridlerine şöyle diyordu:

“Ziyaretime gelenler tam bir edep ve gönül huzuru içinde içeriye girsinler. Çünkü sâdât-ı kirâmın ruhaniyeti hep odada bulunuyor. Aranızdan hiç kimse âdâba aykırı davranmasın. Kimse mânevî olarak zarar görmesin. Ziyaret sebebiniz sadece Allah rızâsı için olsun. Zira yanımda farklı niyetler taşımanızdan rahatsız oluyorum.”

Seyda-i Tâhî hazretleri âhiret yolculuğuna çıkarken zâhiri ve bâtını büyüklerle iç içeydi. Özellikle sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v) ve onun ailesine karşı olan sevgisi çok farklıydı. Mürşidi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerine olan sevgisi de bu yüzden çok daha özeldi. Hatta kendi ailesine “Peygamber torunlarının” sevgisinin ne kadar önemli olduğunu sık sık hatırlatırdı. Son günlerinde bir ikindi vakti sularıydı. Yüzünde tatlı bir şefkat isteği belirdi. Hanımı Seyyide Kadriye validemizi yanına çağırdı. Ötelerin ötesine yöneldi ve ardından şu beyitleri okudu:

Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın

Eğer evlâd-ı Ali’nin eteğine yapışmazsan…217

Seyda-i Tâhî hazretleri ölüme bu kadar yaklaştığında bile ailesine ve yakınlarına şöyle sesleniyordu:

“Sizlere tavsiyem şudur: Allah ve Resûlü’nü çok sevmelisiniz. Şeyh Fethullah Verkânisî’ye itaat etmeyi ihmal etmemelisiniz.”

Ancak bütün bu gelişen olaylar sırasında evlâtları arasında çok mahzun olan biri vardı:

Molla Muhammed Diyâeddin hazretleri…Hazret babasına yöneldi, mahzun bir eda ile baktı, baktı, baktı…Ve Seyda-i Tâhî hazretleri oğluna şöyle dedi:

“Evlâdım! Şeyh Fethullah sana benden daha hayırlı olacaktır. Ben seni, başkalarından ayırmadım. Ama o, sana özel ilgi gösterecektir.”

Seyda-i Tâhî hazretleri son anlarında halifesi Molla Abdülkahhâr hazretlerini yanına çağırdı. Güzel sesiyle Kur’ân-ı Kerîm okumasını istedi. Ardından bir süre sonra da Molla Eyyûb’u yanına çağırdı. Çok sevdiği Muhammed Şirin Mağribî hazretlerinin şiirlerinden okumasını söyledi. O da şu beyitleri okudu:

Ey can bülbülü! Bu kafesin içinde yalnızken nasılsın?

Na zamana dek, bu yalnızlıkta tek kalacaksın?

Seyda-i Tâhî hazretleri bir müddet sonra hırkasını giymek istedi. Yanındakiler acele ile hırkanın sol kolunu uzatınca onlara kızdı:

“Peygamber Efendimiz (s.a.v) her işine sağdan başlardı. Hırka böyle giyilmez” dedi.

Hırkayı sağ kolunu kullanarak giydi. Ardından su getirmelerini istedi. Yakınlarına getirilen su ile göğsünü ovmasını söyledi. Daha sonra misvakını eline aldı. Dişlerini misvakladı. O günlerde sık sık “lâ ilâhe illallah” sözünü söylemiyordu. Halifeleri bu durumu merak ettiler, nedenini sordular. Seyda-i Tâhî hazretleri onlara şöyle dedi:

“İç âlemim dış âlemime baskın oldu.”

Bu sözleri tam anlayamayanlar,

“Efendimiz! Hastalık haliniz ya baskın çıkarsa?” diye son ânında acaba kelime-i tevhidi söyleyemez mi endişesi taşıdıklarını ima ettiler. Seyda-i Tâhî hazretleri onlara şöyle dedi:

“İnşallah son sözümüz ‘lâ ilâhe illallah’ olur” dedi.

Bu arada bazı müridler, “Vefat edecek müminin yanında kelime-i tevhidi söylemek iyidir” düşüncesiyle “lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diye telkin veriyordu. Onlara döndü ve,

“Lâ ilâhe illallah sözünü duymadığımı düşünüyorsunuz herhalde” dedi. Ardından,

“Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dedi.

Ve… Sustu.

Son sözünü söylemiş oldu.

20 Rebîülevvel 1304 (16 Aralık 1886) Perşembe sabahının erken saatleriydi vefat etti. Elli yedi yılı geride bıraktı. Bitlis’in Nurşin (Güroymak) ilçesine defnedildi. Ruhu şâd olsun. Makamı âlî olsun. Himmeti ve bereketi üzerimizde dâimî olsun. Yüce mevlâ rahmet eylesin.

Şimdi sıra…

Abdurrahman Tâhî hazretlerinin halifesi Şeyh Fethullah Verkânisî hazretlerinde.

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

2 responses to “ABDURRAHMAN TÂHÎ (k.s)

  1. Esselamun aleykum sofi kurban sadetlarin himmeti ilen ne güzel sayfa açtiniz hep okuyoruz inşaellah ALLAH c.c sı zden bızden sofilerden mûmin olan ümmetten razi olsun selam ve dua ilen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s