FETHULLAH VERKÂNİSÎ (k.s)

FETHULLAH VERKÂNİSÎ (k.s)

Verkânisli Allah Dostu
218

Yıl hicrî 1304, milâdî 1886 yılları.

Fethullah Verkânisî (k.s) Hz. Ömerü’l-Fâruk’un r.a) neslinden geliyordu. Bu yüzden kendisine “Fârûkî” deniliyordu.

Fethullah Verkânisî hazretleri Hakkâri, Bitlis, Siirt gibi şehirlerle Nurşin, Hizan, Nehri, Tercunk, Çokreş, Kaskânî, Mihenk, Ağıcûr, Melâkend, Gevaş, Hamurit, Meyhek, Taşkesen, Suşar gibi nice köy ve kasabalarda, zâhirî ilimleri okudu ve yetişti. Ancak bir şey daha vardı: İlâhî irade onu hidayet yolunda bir rehber yapmayı murad etmişti. Elbette âyette buyrulduğu gibi, “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için bir öğütten ibarettir”219 hidayet Allah’ın kudret elindeydi. Kimin aracılığıyla hangi kulu hak yola davet edeceği O’nun ezelî ve ebedî ilminde gizliydi. Bu ilâhî irade, zuhuratla ortaya çıkıyordu. Şeyh Fethullan hazretleri de o zuhuratlardan biriydi.

Sohbet Meclisi

Fethullah Verkânisî hazretlerinin zâhirî ilmin bütün gereklerini tamamladığı bir zamandı. Nurşin Dergâhı’ndan kâmil bir velîyi tanıdı. Adı Şeyh Muhammed Küfrevî idi. Bu zat, zamanın kutbu ve mürşid-i kâmili olan Seyda-i Tâhî hazretlerinin halifesiydi. Bu kâmil insanın, tasavvuf sohbetlerinde geçen bir gününü kendisi şöyle dile getirir:

“Sohbet sırasında gözlerim birden kapanıverdi, uyuyakalmışım. Sanki kıyamet kopmuştu. Şeyh Muhammed Küfrevî hazretleri elimden tutmuş beni cennete götürüyordu. Kendime geldiğimde hâlâ bu mânevî uykunun (yakaza) tesirinden kurtulamamıştım. Şeyh Muhammed Küfrevî hazretleri bana baktı ve,

‘Seyda-i Tâhî hazretlerinin yanına git, gördüklerini ona anlat’ dedi.

Seyda-i Tâhî hazretlerinin dergâhına gittim. Elini tuttum, onu kendime mürşid kabul ettim; tövbe aldım ve onun sohbetlerine katılmaya, hizmetlerinde bulunmaya başladım. Gerçekten onun gibisini görmedim. Çünkü o müridlerinin elinden tutup cennete götürüyordu. Müridlerini Allah’a ulaştırıyordu.

Allah’a yemin ederek söylüyorum; Seyda-i Tâhî’nin elini tuttuğum ve Nakşibendî büyüklerinin yoluna girdiğim zaman, günahlarımdan kurtulduğumu ve tövbe etmenin hazzını, şevkini hissettiğimi anladım. Merhamet dolu bakışları ile onun müridleri arasına katıldım.”

Abdurrahman Tâhî hazretleri,

“Bizim yolumuzun aslı Kur’an ve Sünnet’e dayanır. Ona aykırı hareket eden, adı ne olursa olsun hatta güneşi ve ayı yere indirse bile yolumuzun onunla hiçbir ilgisi yoktur. Tasavvuf hiçbir makam, mertebe, hal ve keramete sahip olmasa bile İslâm’ın peşinden ayrılmayanlar için faydalıdır” diye başlayan bir mektubunda, Şeyh Fethullah hazretlerini şöyle övüyordu:

“Şunu da belirteyim ki, Şeyh Fethullah’ı halife olarak görevlendirmem, benim yetkimin eseri değildir. Bilakis bu durum, benim omuzlarıma yüklenen mânevî sorumluluğu ve emaneti, ilâhî iradenin sonucu olarak kendisine vermemdir. Eğer o, bu vazifeyi kabul etmezse Allah’ın iradesine muhalefet etmiş olur. Çünkü bu yolun büyükleri onu, irşad vazifesiyle görevlendiriyorlar.”

Fethullah Verkânisî mürşidinin âhirete irtihal etmesinden sonra insanları irşad etmeye başladı.

Karla Kapalı Yollar Nasıl Açıldı?

Abdurrahman Tâhî hazretlerinin oğlu Muhammed Diyâeddin, Şeyh Fethullah Verkânisî’ye (k.s) intisap etti. Babasının vasiyeti böyleydi. Fethullah Verkânisî hazretleri mürşidinin oğlu ile özel olarak ilgileniyor ve onu ciddi bir nefis terbiyesinden geçiriyordu.

Şeyh Fethullah Verkânisî hazretleri, kış günleri mürşidi Seyda-i Tâhî hazretlerinin kızağına biniyor, irşad ve tövbe telkini için köy köy dolaşıyordu. Mürşidinin oğlu Muhammed Diyâeddin de yanında bulunuyordu. Mürşidinin oğluna, bindiği kızağın ipini vererek,

“Haydi kızağı çek!” diyordu.

Ne var ki bu durumu, bazı insanlar uygun görmüyorlardı. Onu yadırgayanlara, Fethullah Verkânisî şu anlamlı cevabı veriyordu:

“Mürşidim, oğlunun eğitilmesi emanetini bana verdi. Ben bu işi onun için daha yararlı buluyorum. Eğer evlâdını size emanet etmişse, onu bildiğiniz gibi yetiştirmekte serbestsiniz.”

Fethullah Verkânisî hazretleri mürşidine intisap ettiği günlerden itibaren, hep onun sözlerini ve isteklerini şevkle korumaya ve yerine getirmeye gayret etti. Onun sohbetlerine konu ettiği eksikleri bir bir düzeltmeyi görev bildi. Hayatını bu uğurda harcadı. İşte mürşidi Seyda-i Tâhî hazretlerinin sohbetlerinde giderilmesini arzu ettiği konulardan sadece iki tanesi:

“Bu yola yeni girenler için yapacağınız dergâhı sağlam yapınız. Onları iyi ve güzelce eğitiniz. Bildiğiniz konuları sohbet üslûbu içinde onlara anlatınız. Eğer müridler, zaman içinde sûfîliklerini kaybediyorlarsa bunun sebebi, eğitim ve öğretimdeki hatalardır.”

“Keşke Kur’an ve Sünnet ölçüleri esas alınarak ve tasavvuf açısından da sûfîlerin yanlışlarını anlatan bir kitap yazmış olsaydın!…”

Âdâb-ı Fethullah Adlı Eseri 

Mevlânâ Fethullah Verkânisî hazretleri, mürşidinin isteği üzerine, Nakşibendî yoluna dair temel bilgileri içeren ve her sûfînin bilmesi gereken tasavvufî âdâbı bir kitapçıkta topladı. Bu eser oğlu Şeyh Alâeddin Fârûkî Verkânisî tarafından derlendi. Zamanla eser Âdâb-ı Fethullah adıyla tanındı. Esere önsöz yazan Şeyh Alâeddin Fârûkî Verkânisî hazretleri şöyle diyor:

“Velîlerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan, göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanlara onlardan faydalanmasını sağlayan Allah’a hamdolsun. Fakir zengin herkese gönderilen Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), âlinin ve ashabının üzerine sayısız salât ve selâm olsun. Onlar, Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla edeplendiler. Ahlâkî özelliklerini pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler.

Bu eserde açıklayacağımız güzel sözler, onların kelimelerinden yansıyan misk kokulu edeplerdir. Babamın tertemiz sînesinden yayılmıştır. Babam, Fethullah Verkânisî hazretleri bir mürşid-i kâmil idi. İrşad kutbu veliydi. Fitne ve fesadı engellerdi. Kur’an ve Sünnet’i desteklerdi. Parlak Nakşibendî yolunu ihya edendi. Gerçek şu ki o, zâhir ve bâtın ilmiyle bütün yeryüzünü doldurmuştu. Bağlılarından büyük bir kesimi, her şeye güç yetiren Allah Teâlâ’ya erdirmişti. O, insanlık özelliklerinden sıyrılmış, âdeta melekleşmişti.

Babam aslen Mardinli idi. Zuvlî tarikatının kurucusu idi. Hz. Ömer (r.a) neslinden gelen meşhur mürşid-i kâmil Şeyh Musa’nın soyundandı.

Bu eserde tasavvufun güzellikleri ve gerçeklerin olduğu gibi yayımlanmasına dikkat ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile yer almayan konular, bu kitapçıkta toplanmıştır. Yardımcımız ve sığınağımız Allah Teâlâ’dır. Başarı da ancak O’ndandır. O’na tevekkül ederiz. O’na dayanırız.

Babam bu kitapçığı, mürşidinin sağlığında ve onun isteği üzerine, diğer halifesi Şeyh Muhammed Sami Erzincânî hazretlerine göndermişti. Kitapçık Seyda-i Tâhî hazretlerine sunulduğu zaman o,

‘Eğer bunu ben yazmış olsaydım, bir iki kelimesi hariç aynısı olurdu’ buyurmuştur.

Bizim yolumuzun gayesi, ibadetlerimizde samimiyeti kazanmak için, Allah sevgisini elde etmeye çalışmaktır. Samimiyet (ihlâs), dünya ve âhiret menfaati gözetmeksizin, bütün söz, hareket ve ibadetlerin sadece Allah rızâsına dayanması demektir. Bu maksadı elde etmek, sünnete uymak ve gafleti yok etmekle olur. Bunun için de iki esas gereklidir:

Bid‘atlardan kaçınmak, Kur’an ve Sünnet’e uymak.

Gafleti yok etmek.

İşte yolumuz bu iki temel esasa dayanır. Bu yolda ilerlemek isteyenler, açlık, tokluk, susma, öfke, uyku, uyanıklık, dost ve yabancılarla görüşme, yalnız veya topluluk içinde bulunma hallerinde bile kalbinin uyanık kalmasını sağlamalı, gaflete düşmemelidir. Kişi, ancak bu şekilde davranırsa fitne ve ayrılık rüzgârlarından kendisini korumuş olur. Aksi halde belâ ve sıkıntılar eksik olmaz.

Mürid, sünnete uyarak dinin emirlerini yerine getirmelidir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruh davranışlardan tövbe etmelidir. Çünkü bunlar en önemli konulardır. Mürid, gafleti gidermek için çaba sarfetmelidir. Kalp huzurunu kazanmalıdır. Kalp huzuru, kalbin her an Allah Teâlâ’nın zikri ile uyanık olmasıdır. Buna büyüklerimiz, ‘vukûf-ı kalbî’ derler. Vukûf-ı kalbî, zikirle, rabıta ile veya her ikisi ile kazanılır. Bu yolda, kalbin terbiye edilmesi esastır. Kalp terbiyesinin sonucunda artık mürid, istese bile gaflete düşmez hale gelir. Ancak bu durum, hemen kazanılmaz. Mürşid-i kâmilin şehadeti esas alınır.” 220

Âhiret Yolculuğu

Bir müridi şöyle anlatıyor:

“Vefatından üç ay kadar önceydi. Yolum Abri köyüne düştü. Oradaki tanıdıklarım bana,

‘İnşallah bizim köye sohbet etmeye gelirsin’ dediler. Ben de onlara,

‘Gelmem mümkün değil. Çünkü ben, mürşidimden ayrılamam’ diye cevap verdim. Abrili arkadaşlar,

‘Biz Fethullah hazretlerine bir mektup yazarız. Kendisinden izin isteriz’ dediler.

Gerçekten dedikleri gibi oldu. Mürşidime mektup yazdılar. Mektubu da Fethullah hazretlerine verilmek üzere arkadaşıma uzattılar. Ben arkadaşıma,

‘Mektubu neden aldın? Ben bir zamanlar bu köye sohbet etmek için gelmek istedim. Mürşidime konuyu arzettim. Bana, vallahi seni oraya göndermem’ dedi. Arkadaşım,

‘Zararı yok, mektubu ben ulaştıracağım’ dedi.

Nihayet mürşidimizin yanına vardık. Arkadaşım mektubu Fethullah Verkânisî hazretlerine verdi. O,

‘Bu iş sonbahar mevsimine kalsın’ dedi.

Bu durum bana, mürşidimin hayatında meydana gelen bir olayı hatırlattı. Vaktiyle Abrililer, Abdurrahman Tâhî hazretlerine başvurmuşlar, mürşidimi köylerine irşad için davet etmişlerdi. Bugün de benzeri bir olay, benim başıma geldi. Allah’a şükrediyorum. Abdurrahman Tâhî hazretleri Abrililer’e,

‘Yirmi güne kadar bu isteğinizin cevabı belli olur’ buyurdu.”221

İşte o günlerdeydi. Fethullah Verkânisî hazretleri, oğlu Alâeddin’e Risâletü’l-Vaz‘iyye adlı eseri okuturken şöyle dedi:

“Bu sana verdiğim son derstir.”

Gerçekten de o, Fethullah Verkânisî hazretlerinin oğluna verdiği son ders oldu. Ramazan ayının son günü sabah namazından sonraydı. Evine geldi. Yanmakta olan ateşin karşısına geçti. Eşi Tayyibe validemize şöyle dedi:

“Yıllarca önce böyle bir gece vakti Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerine mânevî âlemden bir ses, ‘Ben mübarek ramazan ayıyım. Seninle vedalaşmaya geldim. Çünkü bu, seninle son buluşmamızdır’ demiş. Gerçekten de Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri, ertesi yıl rebîülevvel ayında vefat etmiş, ramazan ayına ulaşamamış.”

Fethullah Verkânisî hazretleri, ihtimal bu yüzden olsa gerek, hayatının son ramazan ayında kendisini her şeyden daha ziyade ibadete vermişti. Belki de bununla âhiret yolculuğunu işaret ediyordu, ama zâhirde görünen durum, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ramazan ayının son on gününü ibadetle geçirdiği gibi, itikâfa giriyordu.

Günler ilerledikçe Fethullah Verkânisî hazretlerinin hastalığı arttı. Vefatına neden olan hastalık anında bile okumaktan ve öğrenmekten geri durmadı. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) hayatını anlatan ve İmam Kastallânî hazretlerinin yazmış olduğu Mevâhibü’l-Ledünniye adlı eserle huzur bulduğunu sık sık söylüyordu. Eserin birinci cildin ikinci bölümünü bu halde iken bitirmişti. Kitabın bu bölümlerinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) peygamberliği, insanlığa tebliğ ettiği yıllar, Mekke’den Medine’ye hicret ettiği dönem anlatılıyordu.

Vefat etmeden yedi gün önce hanımı Tayyibe validemize,

“Lambayı tut da şu eseri bitireyim” dedi.

Ancak kitabı eliyle tutacak gücü bile kalmamıştı. Bu yüzden ona yardımcı oldular. Kitabı okuyabileceği şekilde tuttular. Birinci cildin üçüncü bölümüne kadar okuyabildi. En son okuduğu bölümde Hz. Fâtıma validemiz ile Hz. Ali efendimizin (r.a) evliliği anlatılıyordu. Bu kısımdan ancak üç sayfa okuyabilmişti.

Fethullah Verkânisî hazretleri sâdât-ı kirâmın nurlarını üzerinde toplayan bir üstat idi. Kalplerdeki irfan ilmini bilen kâmil bir ârifti; nice sırlar keşfedendi. Allah yoluna her şeyini feda eden, taliplerini vuslata erdiren bir mürşid-i kâmildi. Onun sayesinde insanlar kalplerdeki iman cevherini tanıdı. Engelleri, perdeleri, hak ve bâtılı birbirinden ayırmanın hazzını yaşadı. Dünya ve âhiret hayatının özünü kavradı.

Fethullah Verkânisî hazretleri, son günlerine doğru sık sık şu beyitleri okurdu:

Dedin ki, istediğini vereyim de canını alayım

Korkarım ki, canımı alır da istediğimi vermezsin

Gerekli tedavisini yapsın diye Malazgirt’ten bir doktor çağrıldı. Adı Muhammed Ali Sakin idi. Doktor yanına gelince Fethullah Verkânisî hazretleri ona,

“Allah’a yemin olsun ki, seni iyileşmeme sebep olasın diye çağırmadım. Ancak ağrılarım hafiflesin de rabbimin zikrinden gafil olmayayım istedim. Çünkü ben öleceğimi biliyorum. Artık Allah’a kavuşacağıma imanım sonsuzdur. Nasıl anladın diyecek olursan; ben zemzem suyu içtim, hastalığım geçmedi. Eğer Allah Teâlâ dileseydi zemzemi benim için şifa yapardı. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Zemzem ne için içilirse ona şifa olur’222 buyurmuştur. İşte bu yüzden Allah’a kavuşmamın yaklaştığını hissettim” dedi.

Muhammed Ali Sakin’in verdiği ilâçlar Mevlânâ Fethullah Verkânisî hazretlerine bir nebze de olsa fayda sağlamıştı. Ağrıları azaldı. Tekrar mânevî huzur buldu ve,

“Ben senden ne kadar razı olduysam Allah da senden o kadar memnun olsun” diye doktora dua etti.

Fethullah Verkânisî hazretleri vefat ettiği gece bir sûfîye şöyle dedi:

“Sana bir şey anlatacağım. Ama sana söylediklerimi ben hayatta iken kimseye söyleme. Gavs-ı Hizânî hazretleri ile Seyda-i Tâhî hazretleri benim yanıma geldi. Gayet nurlu elbiseler içinde idiler. Kendilerine,

‘Hoş geldiniz’ dedim. Gavs-ı Hizânî hazretleri bana,

‘Hangi gece rabbine kavuşmak istersin?’ diye sordu.

‘Salı gecesi’ dedim.

‘Neden o gece ruhunun alınmasını arzu ediyorsun?’ diye sordu. ‘Oysa cuma gecesinin çok faziletli olduğunu biliyor olmalısın’ dedi.

‘Ben hayatım boyunca Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) izinden hiç ayrılmadım. Hiçbir tutum ve davranışımda onun izinden ayrılmadım. Onun için salı gecesi ölüp salı günü toprağa gömülmek isterim’ dedim. Gavs-ı Hizânî hazretleri,

‘Bu da senin görüşün. Peki senin dediğin gibi olsun’ dedi.”

Hadiseye tanık olan sûfî şöyle diyor:

“Gerçekten onun vefatı dediği gibi oldu. Onun mübarek cesedini salı günü toprağa verdik. Nitekim sevgili Peygamberimiz de (s.a.v) pazartesi günü vefat etmiş, salı günü toprağa verilmişti. Biz de şöyle düşündük:

Mürşidimiz toprağa veriliş zamanı yönüyle Peygamberimiz’e (s.a.v) uymak istemişti. Eğer sadece pazartesi günü demiş olsaydı, ancak bir yönüyle Peygamberimiz’e (s.av) tâbi olmuş olacaktı. Ama o kendisine sorulan soruya göre düşündü ve geceler arasında tercih yapması gerektiğini anladı. Ölüm zamanı konusunda uyamayacağını anladı. Hiç olmazsa toprağa veriliş bakımından Peygamberimiz’e (s.a.v) uymak istedi.”223

Fethullah Verkânisî hazretleri vefat ettiği zaman yanında sadece aile fertleri kalmıştı. Onlara şöyle buyurdu:

“Eğer benim yolumu takip ederseniz, yüce Allah sizin işlerinizi üstlenir; buna karşılık yolumdan uzaklaşırsanız, Cenâb-ı Hakk’ın razı olmadığı işlerle karşılaşırsınız.”

Vefat ettiği anda yanında oğlu Alâeddin Verkânisî hazretleri vardı, ağlıyordu. Bu sırada ona ve yanındakilere baktı ve şöyle dedi:

“Ağlamayın, eğer Allah bana şifa verirse mürşidiniz yine benim. Ancak ölümüm mukadder olursa bu yoldaki rehberiniz Muhammed Diyâeddin olacaktır. Onun merhameti günümüz insanlarının toplam merhametinden çok daha fazladır.”

Vefatından beş saat kadar önceydi. Halifesi Hazret Muhammed Diyâeddin, mürşidinin odasına girdi. Bir müddet onun yanında kaldıktan sonra yanındaki sûfîye şöyle dedi:

“Seyda-i Tâhî hazretleri de vefatına yakın aynı bu şekilde idi. Kendinden geçip duruyordu. Ancak o zaman onun baş ucunda Fethullah Verkânisî hazretleri gibi kâmil bir mürşid vardı. Ne zaman kendinden geçse, hemen kendisine gelmesini sağlardı. Bu yüzden mürşidimiz, bizim kendisini uyarmamızı beklemeden kendisini uyanık tutabilir.”

Tam o sırada Fethullah Verkânisî hazretlerinin dudaklarından şu cümleler süzüldü:

“Henüz vakit var, o henüz ruhun derinliklerinde gizlidir!…”

Fethullah Verkânisî hazretleri uzun bir süredir kıbleye dönük ve sağ yanına uzanmış yatıyordu. İçinde büyük bir hasretle, Allah Teâlâ’ya kavuşmayı bekliyor gibiydi. Yanındaki sûfîler, ne zaman isterse kendisini sağdan sola çeviriyordu. O da bir süre dinlendikten sonra yatış yönünü değiştiriyordu.

Kıbleye döndürüldü. Son sözü,

“Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” oldu.

Vuslata yaklaştıkça yüzündeki nur artmıştı.

Bu nur güzelliğine güzellikler katmıştı.

Makamı âlî, feyiz ve bereketi dâimî olsun.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Yer Bitlis’in Pernaşin köyü.

Tarih 21 Rebîülevvel 1317 (29 Temmuz 1899).

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Halifeleri

Fethullah Verkânisî hazretlerinin vefatıyla bu yol bitmedi. Onun yetiştirdiği nice müridler, dervişler ve halifeler vardı, bu yol onlar aracılığıyla sayısız insanlara ulaştı. Bu yolun büyüklerindeki tasarrufat ve âli himmet onlarla devam etti. İnsanlar din yolunda yapayalnız kalmadı.

İşte Fethullah Verkânisî hazretlerinin insanları irşad etme yetkisi verdiği halifeleri.

Karaköylü Molla İsâ hazretleri.

Cânlı Hâce Ömer hazretleri.

Muhammed Diyâeddin Nurşînî (Allah kudsiyetlerini artırsın).

Bizim yolumuz Muhammed Diyâeddin hazretleri

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s