İMÂM-I RABBÂNÎ (k.s)

İMÂM-I RABBÂNÎ (k.s)

Şafak Vakti

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri Buhara’dan Hindistan’a gelince, mânevî emanetini vereceği müridini arıyordu. Kendisi o günleri şöyle anlattı:

“Serhend’e geldiğim ilk günlerde mâna âleminde son derece yükselen kocaman bir aydınlık gördüm. Bu nur sanki yerden göğe kadar uzanıyordu. Doğu ve batı bu ışıkla aydınlanıyordu. İnsanlar ise sıra sıra olmuş, kandillerini onunla yakmaya çalışıyorlardı. Her biri ondan ışık alabiliyordu.”

Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin halifesi Ârifibillâh Mîr Hüsâmeddin hazretleri de şöyle dedi:

Mürşidimin naklettiğine göre o, rüyasında Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) görmüştü. Kâinatın efendisi bir minber üzerindeymiş, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini işaret etmekte ve şunları söylemekteymiş:

“Ümmetim arasında onunla iftihar ediyorum. Yüce Allah onu, müceddid olarak yarattı.”

Hem Peygamber Efendimiz (s.a.v) henüz hayatta iken “Sıla” adında ümmetinden birinin geleceğini bildirmişti.136 Sıla, evliyaya göre de İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bir sıfatıydı. Sıla zâhirî ve bâtınî ilimleri birbirine bağlayan, insanları İslâm’a kenetleyen, Kur’an ve Sünnet’i ihya eden, şeriat ve tasavvufu yeniden canlandıran ve dirilten âlim kişi demekti.

Hem o gün, insanlar bir kurtarıcı bekliyordu.

Nasıl beklemesinler?

Nasıl medet ummasınlar?

Hindistan ülkesi bütünüyle kültür istilâsına mâruz kalmıştı. İdarecilerin, meliklerin, zenginlerin eğlence ve israf günleri bitmek tükenmek nedir bilmiyordu. Ama insanlar zulüm altında eziliyordu. İnsanlar Allah’tan gafildi. Din sapıkların elinde oyuncak gibiydi. Hak ve hukuk yoktu. Bâbürlü hükümdarı ise Celâleddin Muhammed Ekber Şah idi. Hükümdar olduğu dönemde (1556-1605) insanlara şöyle diyordu:

“Artık İslâm, bu millete uygun değildir. Yenilenmesi gerekir.”

Bu yüzden Hükümdar Celâleddin Muhammed Ekber Şah; Fethullah-ı Şîrâzî, Hâkim Ali Geylânî, Molla Ahmed, Hâce Nizâmeddin, Şeyh Feyzî, Ebü’l-Fazl-ı Allâmî gibi devrin büyük âlimlerini sarayında himaye etti. Bu kişiler zamanla insanları etkiledi. Böylelikle insanlar, onun görüşlerini savunmaya başladılar. Ve sırasıyla,

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) çok evliliği tartışıldı.

Peygamberini sevdiği için çocuklarına Ahmed ve Muhammed ismini veren kişiler horlandı. Bu isimler bedevî isimleri olarak halka yansıtıldı.

Âlimler bile kitaplarını yazarken, eserlerinin baş tarafına ‘bismillâhirrahmânirrahîm’ diye başlayamadı ve eserlerinin sonunu “Allah’a hamdolsun” diye bitiremedi.

Ruh ile ilgili konular çok tartışılıyordu. Ruhların bedenlere geçmesinden oldukça sık bahsediliyordu. Çünkü bu konu Hindistan’da yaygın olan Budizm’de de yer alıyordu. Böylelikle Budizm’e yakınlık oluşturuluyordu.

Ölüm ve ölüm ötesi dünya, mantık dışı bulunuyordu. Cennet ve cehennem konuları itici görülüyordu. İnsanlara vahiy ile ilgili bilgiler, tutarsızdır deniliyordu. Böylelikle Kur’an’ın vahiy mahsulü olduğu bertaraf edilmeye çalışılıyordu.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hadisleri ve sünnetleri kabul edilmiyor, çoğu zayıf olarak görülüyordu ve pek çoğu da reddediliyordu. Böylelikle halk, Peygamber sevgisinden uzaklaştırılıyordu.

Devrin hükümdarı Celâleddin Ekber Şah’ın sarayında hiç namaz kılan olmuyordu. Hatta Ebü’l-Fazl adında sözde âlim biri, namaz, oruç, hac gibi İslâm’ın temel esaslarıyla alay edebiliyordu.

Şairler, yazarlar, meddahların gündem konuları din ve dindarlarla alay etmekti. Bu yüzden hükümdar tarafından çok seviliyorlardı. Hatta destek buluyorlardı.

Hükümdar Celâleddin Ekber Şah zamanında nasıl olduysa bir anlayış (mezhep) meydana geldi. Ona sonradan Bahâîlik denildi. Bu mezhep şöyle iddia ediyordu:

“İslâmî emirler geleli 1000 yıl olmuştur. Artık günümüze cevap veremez. Bu sebeple, dini yeniden yapılandırmalıyız.”

Tüm bunları yaparken Bahâîler, asla yeni bir din kuruyoruz demiyorlardı. Zira başlangıçta, insanların İslâm dini hakkındaki hassasiyetlerini çok iyi biliyorlardı.

Bu durum, zamanla halka bir ihtiyaç olarak gösterildi. Ama asıl maksat, İslâm ile Hinduizm’i birleştirmekti. Hatta dalkavuk Hindular kendi dindaşlarına, yakında öküz ve ineklere hizmet edecek bir hükümdarın geleceğini söyleyerek hükümdara yakınlaşıyorlardı.

Öte yandan, sözde İslâm âlimleri yakında Mehdî aleyhisselâmın çıkacağını söylüyorlardı. Çok geçmeden Tâcü’l-ârifin (dinin tacı) adında birini de ortaya sürmüşlerdi. Böylelikle gerçek velîleri, mürşid-i kâmilleri ve tasavvufî hakikatleri insanların gözünden düşürmeyi hedefliyorlardı.

Bütün bunlar zamanla öyle bir hale geldi ki, halk artık şöyle demeye başladı: “Evrensel birtakım gerçekler vardır. Bunlar sadece İslâm’da yer almıyor. Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm’de bulunan bütün doğrular, tek doğruda birleştirilmelidir. Böylece dinler arası diyalog olur. Çeşitli milletler arasındaki ihtilâflar da sona erer.”

Ve… Sözler açıkça dile getirilmeye başlandı. Böylesi bir birleştirmenin ancak “tanrısal din” (din-i ilâhî) adında olabileceği iddia edildi. O zaman tarihler 990 (1582) yılını gösteriyordu.

Hatta müslüman olmanın esası kabul edilen “lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” (Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed de onun elçisidir) ifadesi de şöyle değiştirilmişti: “Lâ ilâhe illallah Ekber halifetullah” (Allah’tan başka ilâh yoktur. Ekber de onun vekilidir).

İşte bu sözü, yeni dinin kelime-i şehâdeti olarak halka öğretmeye başladılar.

Hükümdarın sarayına giren “Allahüekber” diyerek selâm verir, selâmı alan da “celle celâlühû” derdi. Böylece hükümdar Ekber Celâleddin’in adı çağrıştırılarak, ismi dillerden dillere dolaştırılmaya çalışılırdı.

Tanrısal dine bağlananlara, hükümdarın resmi ve heykelleri verilirdi. Halk her gün onun huzuruna çıkmak için, resim ve heykeller önünde secdeye kapanırlardı.

Hükümdarın huzuruna çıkabilme şerefine (!) erenler, secdelere kapanırlardı. Âlim, cahil, derviş, idareci herkes için açıkça şirk olan bu davranışlar, selâm ve saygı adıyla normal görülürdü.

Bu din, her dinden alınabilecek yeniliklere açıktı. Ama İslâm dininden getirilecek bütün görüşlere kapalıydı.

Hükümdarın köşkünde meşaleler yakılmaya başlamıştı; ışıklar yakılırken ayağa kalkılıyordu Mecûsîler’e özenilerek, çanlar çalınıyordu Hıristiyanlığa yakınlaşmak için!…

Hükümdarlık sarayında bulunanlar, her gün 1000 defa güneşin adını anarlardı.

Müslüman din âlimleri, bu tür faailiyetleri haram sayıp İslâm’ı ayakta tutmaya kalkışırlarsa onlar, halka geri kalmış hocalar, mollalar gözüyle önemsiz ve ahmak kişiler olarak takdim edilirdi. Böylelikle halk, müslüman din adamlarından soğutulurdu.

Tanrısal dinin, dinî konularını inceleyen komisyonları vardı; burada İslâm ve İslâmî konuların adı geçtikçe alay edilir, hafife alınırdı. Zamanla bu komisyon İslâmî giyimi, faiz, içki ve kumarı meşru gösterdi. Halkın bunlara yönelişi de zamanla hız kazandı.

Öyle ki sözde müftüler, hocalar, hakîmler pek çok haramı helâl hale getirdiler. Sakalı tıraş etme bid‘atını yaydılar. Ölüleri gömmek yerine yakmak veya denize atmak yaygınlaştırıldı. İslâmî ilimleri öğrenmek ve öğretmek ayıp sayıldı. Bunlarla uğraşan kişiler aşağılandı.

Ülkenin resmî dilinin Hintçe olmasına karar verildi. Arapça kelimelerin kullanımı yasaklandı. İslâm âlimleri göçe zorlandı. Çünkü din eğitimi veren kurumlara öğrenciler gönderilmedi.

Sırf İslâm’a düşmanlık olsun diye domuz eti kutsal kabul edildi.

Hindistan’a dışarıdan farklı kültürleri taşıyan kişilerin girmesine kolaylık sağlandı. Özellikle Horasan ve İran taraflarından itikadı bozuk kişilere, Hindistan’da oturma izni verildi.

Böylece Hindistan’da bambaşka bir kültür meydana geldi. Ne İslâm ne hıristiyan ne yahudi ne Budizm ne Hinduizm idi bu…

Nihayet halk arasında hurafeler yayıldı. Uydurma âdetler çoğaldı. Önüne gelen din adına konuşuyordu. Halktan para koparıyor ve geçimini sağlıyordu.

Çünkü uygulamada din diye bir şey yoktu. Ekber Şah’ın 3 Cemâziyelevvel 1014 (16 Ekim 1605) tarihinde ölümüne kadar…

O zaman bu bölgede, özellikle İslâm’ı tam anlamıyla yaşayan ve yaşatan insanlar da çok azdı. İnsanlar ise mâneviyat âleminde bir güneşin doğuşunu bekliyorlardı.

Serhend Güneşi

İşte yıllar önce Hindistan bu Câhiliye karanlığı içinde iken, mâna âleminin sultanı Hâce Muhammed Emkenekî hazretleri, Semerkand’da üç günde halvete alıp yetiştirdiği Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerine şöyle demişti:

“Hindistan’da bir velî dünyaya geldi. O, devrin mürşid-i kâmili olacak. Mânevî ilimlerde yetişmesine sen vesile olacaksın. Allah’ın velî kulları onu bekliyor. Serhend Güneşi’ni sen yetiştireceksin!…”

Taşıdığı emanetle Delhi’de dergâh kuran Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri, bu ortamda kırk yılını vermişti Allah yoluna ve müslümanların hizmetine…

Bazı müslümanlar, onun dergâhında can bulmuştu. Ne var ki Hindistan’da küfür ve şirk almış başını gidiyordu. İslâm’ın nice gerçekleriyle alay ediliyordu. Ancak o, ümitliydi, sevinçliydi gelecekten. Şöyle diyordu bir dostuna yazdığı mektupta:

“Dergâhımıza Serhend’den bir derviş geldi. Adı Ahmed’dir. Hz. Ömer Efendimiz’in (r.a) neslindendir. İlmi çoktur, âlimdir. İnsanlara irşada yeteneklidir. Mâneviyatı kuvvetlidir. Birkaç günden beri beraberiz. Bu esnada gözlemlediğim kadarıyla bu şahıs, gelecekte ümmetin aydınlandığı biri olacaktır, hiç şüphem yoktur.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin dergâhında iki buçuk ay kadar kaldı. Bu süre içinde yaşadıklarını ise şöyle anlattı:

“Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri bana kalp zikri verdi. Ben lafza-i celâl zikrine bir müddet devam ettim. Tam anlamıyla kalbimde mânevî bir lezzet meydana geldi. Hatta bundan dolayı zaman zaman ağlıyordum. Ardından şuursuzluk dönemim başladı. Buna Nakşibendî büyükleri ‘gaybet hali’ diyorlardı. Zaman zaman oluyordu bu. Bazan çeşitli şekilleri bir umman içinde görüyordum. Bazan da uçsuz bucaksız deryalarda gölge oluyordum. Bu durum günde iki saat ile dört saate kadar uzayabiliyor, bazan da bütün bir geceyi kaplıyordu.

Yaşadıklarımı mürşidime arzettim; ‘Zikrin sana faydası olmuş’ dedi. İki gün sonra yine yanına gittim, verilen vazifeye devam etmemi söyledi. Ama gün geçtikçe bendeki gaybet hali artıyordu. Tekrar mürşidime gittim; ‘Eşyayı bir bütün olarak görüyor musun?’ diye sordu. Evet, dedim.

Daha sonra, bütün eşyayı nur olarak görmeye başladım. O nurun Hak Teâlâ’nın nuru olduğunu düşünüyordum. Mürşidime söyledim; bana şöyle dedi:

‘Bu, varlıklar âlemine yansıyan ilâhî nurdur, şuhûd âleminin nurudur. Gördüğün nurun uzayıp yayılması başlı başına bir ilimdir. Bazan o nur, kapanmaya ve sıkışıp kalmaya başlar, bir nokta gibi olur, o noktayı bile görmemek gerekir. Tâ ki hayret makamına varana kadar…’ Dediği gibi yaptım. O nokta da zâil oldu. Mürşidime geldim, durumumu anlattım. Bana,

‘İşte ilâhî huzur budur. Buna gaybeti olmayan huzur denir. Bu durum Nakşibendi tarikatında kolaydır. Diğer tarikatlarda ise çok daha zordur, zaman alır’ dedi.

Daha sonra kalbime öyle bir genişlik hâsıl oldu ki, onun adı ‘hakiki fenâ hali’ydi. Âdeta arştan itibaren yerin merkezine kadar her şey, onun yanında bir tanecik gibiydi. Orada kendimi ve her bir ferdi, yüce Hak’tan gördüm.

Daha sonra bütün zerreleri, tek tek nefsimin aynısı olduğunu gördüm. Bütün âlemi de bir kere de yokluğa uğramış buldum. Bundan sonra nefsimin açıldığını ve genişlediğini gördüm. Âdeta bütün âlemi ve katmanlarını içine almış gibiydi…

Bunları mürşidime arzettim:

‘Tevhidde hakka’l-yakîn mertebesine ulaşmışsın’ dedi.

Sonra hayret makamına ulaştım…

Bütün bunları, zikre başladıktan sonraki iki buçuk ay içinde gördüm.”137

Gerçi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin doğumu 10 Muharrem 971 (30 Ağustos 1563) tarihiydi, ama mâneviyat âlemi, onun irşada geleceği günü bekleniyordu. Allah dostları buna “mânevî doğum” adını veriyorlar ve onu şu sözlerle methediyorlardı:

Boyun eğdi hilâfet, koşup geldi ona
Sürüdü eteklerini onun yoluna…

Yakışmazdı ondan başkasına velâyet
O da yakışmazdı velâyetten başkasına…

Tutunacak olsaydı bir kutlu el ona
Titrerdi yer, oturan olmazdı iş başına…

Göz Kamaştıran Işıklar

İmâm-ı Rabbânî hazretleri mânevî olgunluğa erişince, mürşidi Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin icâzetiyle mürşid-i kâmil oldu. İnsanları terbiye etme emanetini üzerine aldı:

“Mürşidimiz Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri, beni yetişmiş ve müridleri yetiştirebilme kabiliyetinde görünce, Nakşibendî tarikatının icâzetini verdi. Hemen bir grup müridin eğitiminden beni sorumlu tuttu. O zaman içimde tereddütler vardı, kendimi bu iş için yeterli görmüyor, daha ilerlenmesi gereken makamlar olduğunu düşünüyordum. Bana şöyle dedi:

‘Burası tereddüt yeri değildir. Çünkü sâdât-ı kirâm bu makama irşad makamı demiştir. Eğer bu yerde, tereddüt söz konusu olsaydı büyüklerimiz şüphe ederlerdi. Ama onlar hiç tereddüt göstermeden irşad görevini yapmışlardır.’

Bu sözler üzerine aldığım tasavvuf terbiyesini, başkalarına da öğretmeye başladım. Büyüklerin himmetleriyle, nasibi olan insanlar üzerinde kısa sürede neticeler almaya başladığımı hissettim. Hatta senelerce uğraşıp yapabileceğim pek çok işin, sâdât-ı kirâmın himmeti ve bereketiyle kolaylıkla birkaç saatte yapabildiğimi gördüm ve irşada devam ettim…”138

“Cumartesi gecesi sultanımın meclisine gittim. Orada üç saat kaldım, döndüm. Dergâhta hafız Kur’an okuyordu. Biraz onu dinledim; altı saat sonraydı uyudum. Sabah namazının ardından, gece uykusuzluğum sebebiyle uyuyakalmışım. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) gördüm. Bana bir icâzet verdi. Tıpkı mürşidlerin verdiği icâzete benziyordu. Ancak icâzetin bir yeri eksik gibiydi. O anda bir şahıs önümde beliriverdi. Ona durumu anlattım. Benim tekrar yüce meclise ulaşmama vesile oldu; Resûlullah Efendimiz de (s.a.v) bana bir başka icâzet verdi. Yahut birine emretmişti, o yazdı. Bu işi tesbit edemedim. Ama yazdıktan sonra onu mühürledi. Bu icâzette şöyle yazıyordu:

‘Sana âhirette şefaat etme yetkisi verdim.’

Uzunca bir kâğıttı. Aracı olan şahsa,

‘Bu kâğıtlardan hangisi birincisi, hangisi ikincisi?’ diye sordum.

İşte o zaman ben, Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) bir yerdeydim. Baba oğul gibi oturuyorduk. Onun huzurunda hatta Ehl-i beyt’i arasındaydım. Benim için emirler veriyordu, hem de ihtimamla!…

‘Seni gözetliyorum’ diyordu.

Kendime geldim. Bu rüya ile pek çok tereddütüm yok oldu, kuşkulardan arındım ve şifa buldum.”139

İmâm-ı Rabbânî hazretleri müceddid bir mürşid idi. Müceddid, “dini, aslına uygun olarak canlandıran” demekti. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) bu konuda müjdesi vardı:

“Şüphesiz Allah Teâlâ bu ümmet için, her yüz senenin başında onlara dinlerini yenileyecek (kalpleri şirk, gaflet ve bid‘at gibi kötülüklerden temizleyip, kulları Allah’a yönlendirecek) kimseler gönderecektir.”140

İmâm-ı Rabbânî hazretleri halka şöyle sohbet ediyordu:

“Benden meydana gelen ilimler, mârifet halleri nübüvvet kandilinden alınmıştır. Bu ilimde asıl kaynak, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) peygamberlik kaynağıdır. Ben, ikinci bin yılında verâset yoluyla yenilikler getirdim.

Bunları kavramakta, velâyete sahip olan kişiler bile âciz kalır; tıpkı tasavvufî incelikleri anlayamayan, sadece zâhirî ilimlere yönelenler gibi. Çünkü bu ilim irfan ilmidir. Bu ilimden yoksun olanların bilgisi, bu yolda hiçbir işe yaramaz. Hatta onların ilmi ceviz kabuğu hükmündedir. Bâtın ilmi olan irfan ise özdür. Bu özde hiçbir ilim birbirine ters düşmez, gerçektir.”141

“Benim sahip olduğum ilim, dinin esasını anlatır. Sıfat ilminin özetidir. Bu ilim, yüce zâtı ve O’nun sıfatlarını asla zedelemez. Bu tür ilimleri Allah dostlarından sâdât-ı kirâmdan başkası bana anlatmadı. Size de anlatmadı. İşte Allah bunu anlatmak için beni seçti. Ben Allah’ın muradıyım.”142

“Kur’ân-ı Kerîm’deki müteşâbih âyetlerin gizli anlamları bana gösterildi. Sûre başlarında bulunan harflerin her birinin sırları gözlerim önüne serildi. O âyetlerden ve o harflerden her birinin altında ilmî deryalar buldum. Onlardan bir tanesini açıklayacak olsam, boğazım kesilir.”143

“Yüce Allah, kıyamet gününe kadar bizim yolumuza girecek olan kadın ve erkeklerin ismini bana gösterdi. Bu yol, bana bağlananlar sayesinde kıyamet gününe kadar devam edecektir. Mehdî aleyhisselâm da bu kapıdan gelecektir.”144

“Yüce Allah bana öylesine kuvvetli bir güç verdi ki, kuru oduna yönelip teveccüh etsem, mutlaka yeşerir.

Bana Hz. Ali Efendimiz’in (r.a) ruhaniyeti geldi ve, ‘Sana melekût âleminin ilmini öğreteceğim’ dedi.”145

“İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî hazretleri bana ruhaniyetleriyle yardım ettiler. Sonra da ilâhî feyizleri akıttılar. Onların nuruna boğuldum.

Beni Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çiştiyye, Kübreviyye tarikatının büyük mürşidleri hem zâhirde hem de bâtında ruhaniyet yoluyla yetiştirdiler. Öyle bir hale geldim ki, bana bağlanan bir müridimi hangi metotla terbiye edecek olsam, Allah’a vâsıl olmaya başladı.”146

“Sâdât-ı kirâmın yolu, sahâbe-i kirâmın yoludur. Bu büyüklerin himmet nazarları gerçekten çok büyüktür. Diğer tarikatların terbiye metotlarıyla elde edecekleri mânevî dereceleri, bu yola yeni girenler, daha yolun başında iken elde ettiler. Onların en belirgin özellikleri devamlı huzur bulmalarıdır. Sâdât-ı kirâmın nazarı hasta kalplere şifadır. Onlar sahâbe-i kirâmın boyası ile boyanmışlardır. Başkaları ne derse desin!… Çünkü bunun hakikatini sonradan gelenler anlayamaz.”147

İmâm-ı Rabbânî hazretleri olağan üstü mânevî güzelliklerle insanları irşad ediyordu. Ancak etrafı din düşmanları ile örülüydü. Ama o kimseyi muhatap almadı. Hak bildiği Cenâb-ı Hakk’ın yolunda yürüdü. İslâm’ın gerçeklerini anlattı. Sadece anlatmadı, yaşadı ve yaşattı. Etrafında mâneviyatta güçlü müminler vardı. Bunlar zamanla çoğaldı.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri İslâm’ı kalplere nüfuz edecek bir metotla anlatıyordu. İrşadı zâhir ve bâtın ilimlerini birleştirerek yapıyordu. Kur’an ve Sünnet’i, kendi yaşadığı asra kadar getiren âlimlere hürmet göstererek, sâdât-ı kirâmı da örnek vererek anlatıyordu. Nakşibendîliği bu yüzden örnek gösteriyordu. Ceviz kabuğu diye zâhirî ilimleri dile getirirken, özü tasavvuf adıyla anlatıyordu. Bu yüzden insanlar, aradıklarını gözleri önünde ve gönüllerinde buluyorlardı.148

İmâm-ı Rabbânî hazretleri insanlara şöyle diyordu:

“Allah’a dost olmak iki türlüdür: Özel anlamda ve genel anlamda. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Allah’a olan dostluğu özeldir. Çünkü o bir peygamberdir. Bu özel velîlikte yokluk daha tamam, kalıcılık ise daha mükemmeldir. Yokluk fenâ makamıdır. Kalıcılık ise bekâ makamıdır. Bu yüzdendir ki Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) mübarek vücudu Allah’a itaat etmeye yatkındı. İsyankâr değildi. Onun sînesi İslâm’a açıktı. Özü de yüce mevlâya tamamen dönüktü. Onun nefsinden rabbi razıydı.

İşte bu yüzden Allah’ın özel dostu olan nebîler gönüllerini, kalpleri döndüren Allah’a teslim etmişlerdi. Nefisleri tertemizdi. Onun için vahye muhatap olup ilâhî sırlara kavuşabiliyorlardı. Bu makama sahip olan zat, onun kudsiyetini bilir ve büyüklüğüne inanır. Bu makamın sırlarına ermek bambaşka bir şeydir. Onun şeklini tarif etmek mümkün değildir.

Genel anlamda dostluk ise, bazı engellerle örülmüştür. Bu sebeple bazı insanlar, dünyevî arzu ve isteklerle bu engelleri artırmışlar, Allah’a olan dostluklarını ise zayıflatmışlardır. Oysa Allah’a dostluğa giden bu yolun tamamı, insanın içinde bulunan letâifler sayısıncadır. İnsanda yedi letâif vardır:

Bunun iki tanesi insanın bedeni ile nefsidir. İnsan bedeninde de dört temel unsur vardır: Su, toprak, hava ve ateş. Her birinin özelliği vardır. Yani yedi adımın biri şu cesedim, diğeri nefsimdir. Bu ikisine ‘halk âlemi’ denir. Halk âlemi elle tutulan ve gözle görülen varlık âlemidir. Diğer beş tanesi de ‘emir âlemi’dir. Emir âlemi kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ denilen insan vücudundaki mânevî unsurlardır.”149

“İnsanlar halk âlemine bakarak, emir âlemini unutmuştur. Bunun ilâcı kâmil bir mürşide bağlanmaktır. Ondan mânevî tasarrufat ile beslenmektir. Bu Nakşibendî tarikatında çok kolaydır. Diğer tarikatlarda o kadar kolay değildir. Onlarda ağır riyâzet ve nefis terbiyesi vardır. Büyük mücahedeler sonunda vuslata erilir. Onun için Nakşibendîlik yolların en kısa olanıdır.”150

Rabbânî Cilve

İmâm-ı Rabbânî hazretleri böylece kısa sürede her tarafta irşad faaliyetlerini başlattı. Hindistan’dan Mâverâünnehir’e, Anadolu’ya, Şam’a, doğuya ve batıya uzanan dergâhlar kurdu. Kâmil velîleri, dervişleri, sûfîleri arttı. Kimi zaman yazdığı maktuplarla da insanları irşad etti. Gelen mektuplar, şeriat ve tarikat konuları ile alâkalıydı. Her birine bıkmadan usanmadan cevap verdi. Verdiği cevaplar âlim cahil herkesi memnun etti. Ancak memnun olmayan birileri vardı:

Dalkavuklar…

Onu zamanın sultanı ile karşı karşıya getirmek için çok çalıştılar. Hükümdarın yanına çıktılar:

“Sultanım! Bakın o ne kadar kibirli biri! Size tevazu göstermiyor, oysa siz Allah’ın yeryüzünde gölgesi ve halifesisiniz” dediler.

Pek çok safsata sözlerle, siyasî iradeyi kışkırttılar. Bunun sonucu İmâm-ı Rabbânî hazretleri üç yıl zindanlarda kaldı. O yılları oğlu Muhammed Saîd hazretleri şöyle anlattı:

“Babamı bir zindana kapattılar. Zindan bir kalenin içindeydi. Dört bir yanı da nöbetçilerle çevriliydi. Ama babam, her hafta cuma namazını dışarıda kılıyordu. Fakat onun zindana nasıl girip çıktığı bilinemiyordu. Baktılar ki onu zindanda tutmak çare değil; istediği zaman girip çıkabiliyor, o zaman serbest bıraktılar. Ancak babam, hapiste kaldığı sürece insanları mektupla irşad etti.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri insanları İslâm’a, Kur’an’a, Sünnet’e, âlimlere, velîlere, mürşidlere (sâdât-ı kirâm) yönlendirdi. Dinin hakikatlerini yaşanabilir düzeyde gösterdi. İslâm’ı muhabbetle, sevgiyle ve tevazu ile anlattı. Yaşadıklarını, elde ettiklerini, mânevî âlemde seyrettiklerini, sâdât-ı kirâmda gördüklerini söyledi.

Şöyle dedi:

“Önceden pek çok velîde sayısız kerametler meydana gelirdi. Oysa son dönem velîlerinde pek fazla gözle görülür keramete rastlayamıyoruz. Bu benim zihnimi çok meşgul ediyordu. Hiç olmazsa Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinde olduğu gibi birtakım kerametler olmalı değil miydi? Hamdolsun Allah’a bu işin aslını bana gösterdi ve şunu anladım:

Abdülkadir-i Geylânî hazretleri gibi pek çok velî, çok yüce mertebelere ermiştir. Nüzul anlamında (halkın düzeyine, sebepler dünyasına) ise ruh makamına kadar inmiştir.

Bir gün Hasan-ı Basrî hazretleri, sahilde gemiye binmek için bekliyordu. Karşıya geçecekti. O sırada yanına, Habîb-i Acemî hazretleri geldi:

‘Burada neden bekliyorsun?’ diye sordu. Hasan-ı Basrî hazretleri,

‘Geminin gelmesini bekliyorum, karşı tarafa geçeceğim’ dedi.

Habîb-i Acemî hazretleri,

‘Gemiye ihtiyacın mı var? Senin yakînin yok mu?’ diye sordu.151 Hasan-ı Basrî hazretleri de,

‘Peki, sende ilim yok mu?’ dedi.

Daha sonra Habîb-i Acemî hazretleri, geminin gelmesini beklemeden suyun üzerinde yürüyüp gitti. Hasan-ı Basrî hazretleri ise geminin gelmesini bekledi.

Bu olayın yorumu şöyledir:

Hasan-ı Basrî hazretleri sebepler dünyasına yönelmiştir. Bu yüzden kendisine, ona göre muamele yapılmıştır. Habîb-i Acemî hazretleri ise sebepleri silip atmış, yok saymıştır. Karşılığını da ona göre almıştır.

Ancak bu olayda fazilet Hasan-ı Basrî hazretlerindedir. Zira o, (ayne’l-yakîn, ilme’l-yakîn gibi) yakîn ilimlerini birleştirip eşyayı olduğu gibi görmüştür. Elbette kudret, işin aslı olan hikmetin arkasında gizlidir.

Habîb-i Acemî hazretlerine gelince, onun sekr (mânevî sarhoşluk) hali vardı. Bu yüzden gerçek faili, sebep olanı silip atmıyordu. Onun bu bilgisine, sebeplerin müdahale etmesi söz konusu bile değildi. Ama bu görüş, işin özüne uymazdı. Çünkü vakıa, sebeplerle meydana geliyordu.

Bu olayın, halkı ilgilendiren yönüne gelince yorumu şöyledir:

Sebepler dünyasında keramet görülemeyebilir. Çünkü irşad makamında nüzul ne kadar çok olursa, irşad da o kadar büyük olur. İşte bu yüzden mürid ile mürşid arasındaki irtibat önemli görülmüştür. Mânevî âlemlerde yükselmek ne kadar büyük olursa irtibat o kadar yüce, sebepler âlemine iniş de o ölçüde çok olur.

Nitekim Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) mânevî âlemde yükselmesi herkesten çok daha yücedir. Onun için olayların arkasında yatan bütün sebepleri görebilmiştir. Bu yüzden Peygamberimiz’in davet ve terbiyesi, en mükemmeldir, en yücedir. Bütün âlemlere son peygamber olarak gönderilmiştir. Onun için Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) her şeyle münasebeti vardır ve onun irşadı her şeyi ihtiva eder.

Sebepler dünyasına dönüş yapamayan velîlerin irşadı, dönüşü olmayan zatlara nisbetle o kadar tesirli değildir. Bunun örneği de şu olayda gizlenmiştir:

Şeyhülislâm Herevî anlatır:

‘Eğer, Ebü’l-Hasan-ı Harakânî ile Muhammed Kassab’dan hangisini kendime mürşid edineyim diye sorarsan, sana Muhammed Kassab’ı tavsiye ederim. Zira o, senin için daha faydalıdır.’

Burada Şeyhülislâm şunu demek istiyor:

‘Ebü’l-Hasan-ı Harakânî’den her mürid istifade edemez. Ama istifade edebilen de şüphesiz farklı olur. Ancak bu durum, her mürşid için aynı değildir. Fakat her mürşidin mutlaka faydası olur. Ondan yararlanmasını iyi bilmek gerekir.’

Netice itibariyle, bir mürşid-i kâmilin kendisinden kerametler meydana geldiğini bilmesi, onun velâyeti için şart değildir. Ama çoğu zaman insanlar, onun kerametlerinden bahsederler. Oysa onun hiç anlatılanlardan haberi bile olmayabilir. Hatta velîler çeşitli yerlerde de görülebilirler. Kendilerinden hayret veren işler meydana gelebilir. Hem de çok uzak mesafelerde oldukları halde!…

Mürşidim Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri anlatmıştı:

Yanıma gelen bazı dostlar, ‘Seni Mekke-i Mükerreme’de gördük, beraberdik, haccettik’ veya, ‘Seni Bağdat’ta gördüm’ diyorlardı. Böylece bana daha çok sevgi gösteriyorlardı. Halbuki ben, onların söylediği zaman evimdeydim. Dışarı çıkmamıştım. Onlara benzeyen kişileri de görmüş değildim.

Hiç kuşkusuz bütün işlerin doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Bundan fazlasını yazmak, meseleyi yormak demektir. Şayet susuzluğunuz malûm olursa, bundan fazlasını yazarım; tabii ki Allah Teâlâ izin verirse!… ” 152

Özellikler ve Güzellikler

İmâm-ı Rabbânî hazretleri ilim ile irfanı birleştiren mürşid-i kâmildi. Onun ilmi sadece anlatım değil, aynı zamanda mânevî bir yaşantıydı. Bu yüzden devrin âlimleri ile âriflerini olması gereken seviyeye çıkartabiliyordu.

Bu yüzden İmâm-ı Rabbânî hazretleri Hindistan ve civarında İslâmî ilimleri canlandırmıştı.

Tasavvufu sapık fikirlerden arındırmıştı.

Halk arasında yerleşmiş şirk ve küfür olan âdetleri yok etmişti.

İnsanlara sevgi ve muhabbeti öğretmişti.

Toplumda tasavvuf eğitimini yerleştirmişti.

Medreselerde âlimleri, tekkelerde ise dervişleri vardı.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri insanlara şöyle diyordu:

“Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) mademki, ‘Âlimler peygamberlerin vârisleridir’153 buyurmuş; Peygamberimiz’den bize miras kalan ilim iki türlüdür: Zâhirî (tefsir, hadis, fıkıh, kelam…) ve bâtınî ilimler (tasavvufî ahlâk, mânevî sırlar…).

Vâris, vefat eden kişinin bütün mirasına sahip olabilendir. Hakiki vâris, vefat eden kişiye olan yakınlık derecesine göre miras alır. Hakiki vâris, vefat edenden alacağı kalan alacaklıdan farklıdır. Alacaklı başka, vâris başkadır. Peygambere vâris olan âlim de bu iki ilme sahip olmalıdır. Sadece birine sahip olanlar olsa olsa alacaklı olurlar. Ancak Peygamberimiz’den kalan her iki ilme de sahip olanlar alacaklı değil, vâris hükmündedirler.

Bazı ilim sahipleri vardır; dinin sadece hükümlerini bilirler. Bazı insanlar vardır; tasavvufî ahlâk ve sırlar denilince vahdet-i vücûd gibi konuları ilim kabul ederler. Oysa gerçek öyle değildir. Dinin hükümleri ve mânevî sırlar olarak bizlere miras kalan nebevî ilimler, mânevî sarhoşluk içinde olmaz. Mârifet ilmiyle olur. Mârifet ilmi de velâyet sırlarından biridir. Ama peygamberlik sırlarından biri değildir.

Zâhirî ve bâtınî her meselede, ilim en önde yer alır. Âlimlerin görüşleri, peygamberlere tâbi oldukları zaman kabul edilir. Velîlerin görüşleri de velâyetin kemâlâtına kalmıştır. Hâsılı, nübüvvet kandilinden alınan ilimler, velâyet rütbesinden alınan ilimlerden daha üstündür.”154

İmâm-ı Rabbânî hazretleri pek çok tarikattan icâzetli mürşid-i kâmil olmasına rağmen o, Nakşibendîliği yaymıştır. Nakşibendî yolunun esaslarını, yaşadığı toplum arasında egemen kılmıştır. Bunun sebebini de şu sözleriyle anlatmıştır:

“Nakşibendî tarikatının başı Hz. Ebû Bekir Efendimiz’dir (r.a). O, peygamberlerden sonra bütün insanlığın en faziletlisidir. Bu sebeple, Nakşibendî yolunun büyükleri, ‘Bizim intisabımız, bütün intisapların üzerindedir’ demişlerdir. Zira onların mürşide bağlılıkları (intisap) mânevî huzurdan ibarettir. Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) intisabı da bütün intisapların üzerindedir.

Nakşibendî tarikatının en önemli özelliği, başka tarikatlarda elde edilecek mânevî hazların, bu yolda daha işin başında iken elde edilebiliyor olmasıdır. Onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, ‘Tasavvufun sonunu bu yolun başına aldık’demiştir.”155


Vefatı

İmâm-ı Rabbânî hazretleri geride onlarca halife, mürşid-i kâmil, âlim ve derviş bıraktı. 17 Safer 1034 (29 Kasım 1624) tarihinde Cuma günü vefat etti. Serhend şehrinde defnedildi.156

Halifelerinin pek çoğunu Horasan, Bengal, Medine-i Müvevvere, Yemen, Sehârenfûr, Lahor, Kâbil, Belh, Tâlekân gibi önemli merkezlere göndererek İslâm’ın yayılmasını sağladı. Böylece Hindistan ve Orta Asya’da yeniden İslâm’ın ihya edilmesine vesile oldu. Yozlaşmış düşünceleri sildi attı. Yerine pâk dinî uygulamaları yerleştirdi. Bunu Kur’an ve Sünnet ışığı altında “Yolumuz sahabe-i kirâmın yoludur” diyerek tasavvuf adıyla gerçekleştirdi.157

Halifeleri, müridleri, dervişleri ve âlimleriyle muazzam bir cemaat oluşturdu. Bu topluluk kendisinden sonra gelenlere de örnek insanlar oldu. Her biri rahmet hazinesi insanlardı. İrfan güneşiydiler.

Yolumuz, onun halifeleri arasında olan oğlu Muhammed Ma‘sûm hazretleri ile devam etti.

Muhammed Ma‘sûm hazretleri Nakşibendî yolunun silsile başıydı. Muhammedî nurların pınarıydı. Onun sıfatı ise bambaşkaydı: Urvetü’l-Vüskâ…

Bu, “Allah yolunun güvenilir rehberi, imamı” anlamına geliyordu.

Şimdi sıra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin en büyük halifesi ve oğlu Muhammed Ma‘sûm hazretlerinde…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s