MEVLÂNÂ MUHAMMED ZÂHİD (k.s)

MEVLÂNÂ MUHAMMED ZÂHİD (k.s)

Ebedî Mutluluk Yolu

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri Yakub-i Çerhî hazretlerinin torunlarındandı. Dedeleri arasında pek çok kâmil mürşidle beraber oldu. Onlarla ünsiyet buldu. Kendilerinden feyiz aldı. Ama tasavvuf terbiyesini devrin büyük velîsi Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin yanında tamamladı ve mürşid-i kâmil oldu.

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri takvâ sahibi velîlerden süzülen bir inci tanesiydi. Nur hâlesiydi. Sâdât-ı kirâmın büyük mürşidlerindendi. Mürşid-i kâmillerin tutunacak dalıydı. Onu gören, kendisine bir başka mürşid aramazdı. Allah’a kulluğun merkezinde rabbânî bir veliydi. O ilâhî ilimlerle (vehbî) şer‘î ilimleri (kesbî) birleştirdi. Şeriat ve tarikat ilmini cemetti.

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri hakikat ve mârifet ilimlerini özünde topladığı için, ledün ilminin de merkezi oldu. Vuslata ermek isteyenler onun dergâhına koştu. Zira o, pek çok sır yüklenmişti. Yüce Allah onun kalbini ilhamlarla destekledi. Sözleri, bakışları insanlara hikmet oldu. Allah vergisi güzellikler kendisinde ortaya çıktı. Çünkü o, Allah’ın dostluğuna seçtiği kâmil bir veliydi.

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri uzun yıllar nefsi ile mücadele etti, riyâzet yaptı. Çeşitli zorluklara katlandı; Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin dergâhına vâsıl oluncaya kadar… Ve Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin yanında kemal mertebelerine ulaştı. Seyrü sülûk dönemlerini tamamladı. Allah Teâlâ’ya vâsıl oldu. Daha sonra kendisine insanları irşad etme izni verildi ve vatanına döndü. Orada dergâh kurdu. İnsanlara sâdât-ı kirâmdan öğrendiği tasavvuf ilminin güzelliklerini anlattı, yaşattı, gönüller fethetti.

İşte dergâhına varıp mânevî güzellikler bulan bir derviş şöyle anlatıyor:

Arkadaşım Nimetullah ile birlikte Semerkand’dan yola çıktık. Niyetimiz bir mürşid-i kâmil bulmak ve ilim öğrenmekti. Herat’a gidelim diye düşündük. Mevsim yazdı. Şâdüman köyüne varınca konakladık. Birkaç gün orada kaldık.

Muhammed Zâhid hazretlerinin de orada bulunduğunu öğrendik. Kendisini ziyaret edip elini öptük. İkindi vaktiydi. Bizimle sohbet etti. Bana,

“Nerelisin?” dedi.

“Semerkandlı’yım” dedim.

O konuştukça gönlüm huzurla doldu. İçimde dert ettiğim neler varsa hepsini bana anlattı. Âdeta içimi okudu. O anlattıkça hafifledim, rahatladım. Kederlerimden, iç sıkıntılarımdan kurtuldum. Bu ne güzel insan böyle dedim. Kalbim ona meftun oldu. Bana Herat’a niçin gideceğimizi sordu. Cevap verdim. Ardından,

“Maksadın ilim elde etmek ise, burada da olur. Yeter ki sen iste!”dedi.

Onu ilk gördüğüm andan itibaren, gönlümdeki ıstıraplarımı hep hafifletti. Ona inandım, güvendim, tam bağlandım. Herat’a gitme isteğim kırıldı. Tam,

“Olur, efendim” diyecektim ki, ne diyeceğimi anlamıştı herhalde, bana,

“Az bekle” dedi.

Oturdu. Eline kalem aldı. Bir şeyler yazdı. Yazma işini bitirince, bana döndü:

“Şimdi gerçek niyetini söyle. Herat’a neden gidiyorsun? Zâhirî ilimleri öğrenmek için mi, yoksa bâtınî ilimlerde söz sahibi olmak için mi?”

O, bu sözleri söylerken kendisinden çekindim. Konuşmadım. Benim yerime arkadaşım konuştu. Şöyle dedi:

“Efendim! Aslında onun asıl niyeti bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında yetişmek. Ama önce zâhirî ilimleri öğrenmek istiyor.”

Muhammed Zâhid hazretleri bunun üzerine,

“Öyleyse iyi. Hatta çok güzel olur” dedi.

Sonra elimden tuttu. Yemyeşil bahçenin içine doğru ilerlemeye başladık. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Hâlâ elimi tutuyordu, bırakmamıştı. Onun elini tuttukça içimde mânevî bir güç hissediyordum. Bu güç arttı, arttı, arttı… Nihayet dayanılmaz oldu. Kendimden geçmişim.

Uyandığım zaman Muhammed Zâhid hazretleri baş ucumdaydı. Bana,

“Herhalde yazdıklarımı okuyabilirsin” dedi.

Bana bir mektup verdi. Ama önce kendisi okudu. Ardından uzattı ve,

“Bu sözleri iyi anla” dedi.

Mektupta şöyle yazıyordu:

“Bu yol, ebedî mutluluk yoludur. Bu da Allah sevgisine bağlıdır. Allah sevgisi ise, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) sünnetine tâbi olmakla elde edilir. Bunu elde etmek, onun yolunu bilmekle olur.

İşte bunun için dinî bilgilerini hayatlarına uygulayan mürşid-i kâmillerle sohbet etmek gerekir. Ancak o zaman kişide ilâhî mârifetler zuhura gelir.

Dini kötüye kullanan ilim sahiplerinden uzak durmalısın. Çünkü onlar dini, dünyevî maksatlar için aracı olarak görürler. Helâl ve harama dikkat etmeyen sözde sûfîlerden de uzaklaşmalısın. Çözümü güç dinî konularda, Ehl-i sünnet inancına uygun olmayan kişilerin görüşlerine itibar etmemelisin. Allah’ın selâmı üzerine olsun.”

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri daha sonra oturduğu yerden kalktı. Fâtiha sûresini okudu. Ben Herat’a gitmek için tam yola çıkmak üzereydim ki, beni tekrar yanına çağırdı. Bir mektup daha verdi. Bu mektup Şeyh Gîlân’a yazılmıştı. Şeyh Gîlân, büyük mürşid-i kâmil Sa‘deddin-i Kâşgarî hazretlerinin oğluydu.

Mektubu aldım ve yola çıktım.

Yolcu

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri şöyle diyor:

Yolculuk boyunca başıma gelmedik iş kalmadı. Onlardan biri şuydu. İki üç mola yerinden sonra, atım yorgun düştü. Takati kesildi. Buhara’ya varıncaya kadar altı at değiştirdim. Buhara’ya vardığımda ise, şiddetli bir göz ağrısı baş gösterdi. Sabrettim. Ne olursa olsun dayanacaktım. Zordu ama katlandım, geçti. Ancak bu defa da sıtmaya tutuldum. O zaman kendi kendime düşündüm: “Bu halde yola çıkarsam dayanamam, herhalde ölürüm.”

Yolculuğa çıkma ümidim kayboldu. “Ama buraya kadar gelmişken Taşkent’e gideyim. Şeyh İlyas Aşkî hazretlerinin dergâhına varayım. Orada hizmete başlayayım” diye düşündüm. Taşkent’e geri döndüm. Orada acil olarak kullanmasam da olur diye düşündüğüm yedek elbiselerimi ve bazı kitaplarımla atımı da dostlardan birinin yanına emanet olarak bıraktım. Dergâha yürüyerek gitmek üzere hazırlanmıştım ki, Şeyh İlyas Aşkî’nin hizmetçilerinden biri yanıma geldi. Ona,

“Şeyhi ziyarete gidiyorum, sen de gelir misin?” dedim. Bana,

“Atın nerede?” diye sordu.

“Bir arkadaşıma emanet bıraktım” dedim.

“Git, ondan al. Benim eve bırak, ondan sonra gidelim” dedi.

Bunun üzerine atımı ve eşyalarımı almak üzere yola çıktım. O sırada gönlüme atımın ve eşyalarımın kaybolduğu hissi doğdu veya sanki biri bana öyle dedi. Ama bir tuhaf oldum. Kendi kendime düşüncelere daldım…

Kendi kendime, “Bütün bu olanlar ne anlama geliyor?” dedim. Muhammed Zâhid hazretleri bana bir görev vermişti. Tam yola çıkmak üzereyken beni yanına çağırıp bir mektup vermişti. Şeyh Gîlân’a verilmek üzere. Ben Herat’a gitmek için yola çıktım. Oradan da Buhara’ya gidecektim. Yolda çok hastalandım, tam altı at değiştirdim, göz ağrısı çektim, sıtmaya tutuldum, dermanım kalmadı, yolculuk ümidim söndü. Üstelik eşyalarımı, atımı ve kitaplarımı da kaybetmiştim. Bütün bu olanların bir hikmeti olmalı, boş bir tesadüf değil ya!” dedim.

“Muhammed Zâhid hazretleri bana görev verip itimat etmişti. Ben de ona biat etmiştim. Şimdi bana neler oluyordu, bir başka mürşide tâbi olmak için dergâh arıyordum. Sanki bir Allah dostundan yeterince istifade ettim de, diğerlerine gitmek kalmıştı. Hem Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri bana, şimdi gerçek niyetini söyle, Herat’a neden gidiyorsun? Zâhirî ilimleri öğrenmek için mi, yoksa bâtınî ilimlerde söz sahibi olmak için mi?” diye sormuştu.

İşte o an nefsimin beni yanılttığını anladım. Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri, yazdığı mektupta bana, “Bu yol, ebedî mutluluktur. Bu da Allah sevgisine bağlıdır. Allah sevgisi ise, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) sünnetine tâbi olmakla elde edilir. Bunu elde etmek, onun yolunu bilmekle olur… ” dediğini ve bunları iyi anla diye tavsiye ettiğini hatırladım.

Bu kez başıma gelen olaylara sevindim. Çünkü kendimi hesaba çekmeme neden olmuştu. Onun için bütün bu olanları Allah’ın lutfu olarak kabul ettim. Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretlerinin himmeti olarak bildim. Bir işaret olarak anladım ve şöyle düşündüm:

“Mürşidim Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri bana çok itimat etti. Ben ise onun sevgisine lâyık olamadım. Bir başka şeyhe gitmeyi mârifet bildim. Oysa ben onu Allah için sevmedim mi? Dergâhına giderken, Peygamber Efendimiz’e tâbi olayım diye günahlarımdan hicret etmedim mi? Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri bana, ‘Maksadın gerçekten ilim elde etmekse, burada da olur. Yeter ki sen iste!’ demişti ve bu ne anlama geliyordu?”

Bir süre düşündüm. Sonra Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretlerinin yanına geriye dönmeye karar verdim. Böylelikle nefsimi de cezalandırmak istedim. Ona şunu kabul ettirmek istedim. Benim bir tane mürşidim var; o da Muhammed Zâhid hazretleri… O bana, “Artık tamam oldu” deyinceye kadar yanında kalacağım. Yola koyulmak üzereydim ki yanıma biri geldi:

“Atını kaybeden yolcu sen misin?” dedi.

“Evet” dedim.

“Üzülme, atın bulunmuş” dedi.

Çok sevindim. “Hemen atımı ve eşyalarımı emanet olarak bıraktığım kişinin yanına gideyim” dedim içimden. Ama bu kişi de kimdi böyle? Döndüm baktım. Etrafımda kimsecikler yoktu. Arkadaşımın evine vardım. Bana,

“Arkadaşım! Beni mazur gör. Senin atını şuraya bağlamıştım. Bir anda kayboldu. Nasıl olduğunu anlayamadım. Çok aradım, ama bulamadım. Az önce nasıl olduysa onu çarşıda başı boş kalmış bir vaziyette gördüm. İnan ki hiçbir eşyana dokunulmamış. Artık güvenle atını benden teslim al” dedi.

Kendisine teşekkür ettim. Emanetlerimi geriye aldım. Gerçekten olanlar beni çok şaşırtmıştı. Artık yorum yapmaktan kaçındım. Yoluma koyuldum. Ama bir şeye inanmıştım:

“Ben başı boş değilim, sahibim var. O beni terbiye diyor. Bu ise Allah’ın bir lutfu. Allah bana hayır vermek istiyor, mürşidimi bana rehber ediyor.”

Semerkand’a ulaştım. Mürşidim Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretlerinin dergâhına vardım. Beni görünce tebessüm etti:

“Hoş geldin” dedi. Bu tebessüm aslında her şeyi anlatıyordu. O günden sonra gönlümü mürşidimin sevgisinden hiç ayırmadım. Zamanla bunun faydasını da gördüm. Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri müridlere yaptığı sohbetleri sırasında bana da,

“Evlâdım! Benim sana anlattıklarım arasında ailen ve hocalarından öğrendiklerine ters düşen bilgiler var mı?” diye sorular sorardı. Ben,

“Hayır efendim” diye cevap verirdim. Bunu üzerine,

“Öyleyse sözlerimi dinlemeye devam etmelisin” diye tavsiyede bulunurdu.

Vefatı

Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri 936 (1530) yılında Semerkand’da vefat etti. Geride bu yolu devam ettiren nice güzel dervişler bıraktı. Onlardan iki tanesi mürşid-i kâmil idi.

1. Mevlânâ Hâcegî Kaspânî hazretleri.

2. Mevlânâ Derviş Muhammed Semerkandî hazretleri.

Günümüze kadar intikal eden sâdât-ı kirâmın yolu Mevlânâ Derviş Muhammed Semerkandî hazretleri ile devam etti. Mevlânâ Hâcegî Kaspânî hazretleri de dört halife yetiştirdi:

1. Şeyh Dost Sahhâf hazretleri.

2. Şeyh Hıred hazretleri.

3. Mevlânâ Lutfullah İrcâketî hazretleri.

4. Muhammed İslâm Cûybârî hazretleri.

Muhammed İslâm Cûybârî hazretleri de geride üç halife bıraktı:

1. Şeyh Gîlân hazretleri.

2. İmâm-ı Rabbânî hazretleri.

3. Yunus Emre hazretleri.

Şimdi sıra sâdât-ı kirâmın nurlu yolunun yeni rehberi, zamanın sultanı, evliyanın gavsı ve Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu Mevlânâ Derviş Muhammed Semerkandî hazretlerine geldi.

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s