MUHAMMED BÂKÎ-BİLLÂH (k.s)

MUHAMMED BÂKÎ-BİLLÂH (k.s)

Serhend Güneşi’ni Sen Yetiştireceksin

Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin babası Semerkand’da doğup büyümüştü. İsmi Abdüsselâm Kadı Halâcî idi. Annesi Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin neslinden geliyordu. Ne var ki ilâhî irade onları Afganistan’da rızıklandırmıştı. Bu yüzden Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri Kabil’de dünyaya geldi.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri Kabil’de iken devrin büyük âlimi Mevlânâ Sadık Helvâî’den zâhirî dersler almaya başladı. Ancak bu dersler süresince aradığı mânevî huzuru bulamıyordu. Zekiydi, çalışkandı, gelecek vaad eden bir öğrenciydi. Bu yüzden hocası onu Mâverâünnehir’e gittiğinde beraberinde götürmek istedi. Devrin ilim merkezi Mâverâünnehir’deki âlimleri görsün, ilimler deryasına girsin diye…

Mâverâünnehir bölgesinin mânevî ortamı Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerine çok tesir etti. Zaten öteden beri içinde mâna âlemine bir yöneliş vardı. Bu Orta Asya ziyaretinde pek çok âlim ve evliya ile tanıştı. Onlardan dersler aldı. Medrese ve dergâhı bir arada gördü. Ancak bir türlü aradığı hazzı elde edemedi. Dayanamadı ve sonunda Lahor’a geri döndü.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri üstün meziyetleri olan bir zattı. Dönemin Moğol kumandanları tarafından orduya davet edildi. Ama o kabul etmedi. Zira onun özlediği ortam başkaydı. İlâhî iradenin kendisini yönlendirdiği ise âşikârdı. Belki de zamanını bekliyordu.

Bir gün meydana gelenler, ihtimal mânevî doğumun işaretiydi.

Mâna âleminde Şah-ı Nakşibend hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etmeyi Allah Teâlâ ona nasip etti. Zikir telkini aldı. Ardından Ubeydullah Ahrâr hazretleri ile mânevî âlemde görüştü. Kendisine, bir mürşid-i kâmil bulacağını ve bunun yakında gerçekleşeceği söylendi.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri böylece tekrar yollara düştü. Diğer bir ifadeyle ilâhî irade onu yollara düşürdü. Kendisini yetiştirecek bir mürşid-i kâmil aramaya başladı. Önce Keşmir’e, ardından tekrar Mâverâünnehir’e gitti. Semerkand’a geldi. Hâce Muhammed Emkenekî hazretlerinin dergâhında bir müddet daha kaldı. İhtimal önceki gördükleri ve yaşadıkları veya Emkene köyündeki büyük mürşid-i kâmil Hâce Muhammed Emkenekî hazretlerinin nurlu nazarları ve himmet dolu bereketli duaları buna vesile olmuştu kim bilir?

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri bu kez Emkene köyünü daha çok sevdi. Dergâhtan ayrılmak istemedi. Çünkü gönlü aradığı mânevî huzuru bulmuştu. Hâce Muhammed Emkenekî hazretlerine biat etti. Hâce Muhammed Emkenekî hazretleri de onu üç gün halvette tuttu.

Ama ne halvetti!…

Halvet, bir mürşid-i kâmilin, müridini mânevî ortamda özellikle zâhiren ve baş başa yetiştirmesi demekti. Üç gün mürşid-i kâmil ile geçen mâneviyat dolu bir zaman dilimi… Ve ardından Hindistan’a gönderilişi… Hiç kuşkusuz görev büyüktü. Çünkü Buhara’nın bir köyünden Hindistan’ı ve geleceğini görmek yüce bir mertebeydi.

Hâce Muhammed Emkenekî hazretleri, müridi Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerine Nakşibendî büyüklerinin yolunu Hindistan’da devam ettirmesi görevini verdi. O, böylesi yüce bir göreve lâyık olmadığını söylediyse de Hâce Muhammed Emkenekî hazretleri şöyle dedi:

“Hindistan’da bir velî dünyaya geldi. O, devrin mürşid-i kâmili olacak. Mânevî ilimlerde yetişmesine sen vesile olacaksın. Allah’ın velî kulları onu bekliyor. Serhend Güneşi’ni sen yetiştireceksin!…”

Serhend Güneşi, hiç kuşkusuz İmâm-ı Rabbânî hazretleri idi. Vazife gerçekten büyüktü, yüceydi, değerliydi ve Allah içindi…

Delhi Dergâhı’nda Yaşananlar

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri artık icâzet almış bir mürşid-i kâmildi. Lahor’a geri döndüğünde Nakşibendî tarikatını orada yaymaya başladı. Nakşibendî yolunda insanları terbiye etmeye başladı. Lahor’da bir yıl kaldı. Ardından Delhi’ye geçti. Orayı kendisine vatan edindi ve bir dergâh açtı. Bu dergâha çok kişiler geldi. Dervişlerin sayısı gün geçtikçe çoğaldı. Hizmetleri büyüdü. Annesi bu dergâhın her gün yemeğini pişirirdi. Bilirdi ki bu dergâh, pâk neslinden geldiği Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin ve sâdât-ı kirâmın hizmet yeriydi.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri kısa sürede mâneviyat dünyasının parlayan güneşi oldu. Sâdât-ı kirâmın nurlu yolunu Hindistan’da yaydı. Bu kez, Orta Asya’dan, Semerkand’dan, Buhara’dan, Taşkent’ten, Herat’tan dergâhına hizmet etmek üzere dervişler akın akın gelmeye başladılar. İnsanlar onu gördükçe Allah’ı hatırladıklarını söylüyorlardı.

Bir gün Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri yahudilerin çalışmakta olduğu tarlaların yanından geçince bu durum kendisini tamamen gün yüzüne çıkardı. Tarlada çalışanlar uzun uzun Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerine baktılar ve şöyle dediler:

“Bu nasıl insan böyle? Onu görünce Allah Teâlâ aklımıza geliyor.”

İnsanlar onu görünce etkilendiler. Elini tuttukça mânevî âlemleri seyrettiler. Onun insanlara mânevî tesiri o kadar çoktu ki, sadece yüzünü görenler bile cezbeye kapıldı.

Bir cuma günüydü. Hatip minbere çıkmış, cuma hutbesi veriyordu. Bir ara Muhammed Bâkî-Billâh’ın nurlu yüzüne dalıp gidiverdi. Onun saadetli yüzündeki heybet ve nurun etkisiyle minberden yere yuvarlandı. O gün insanlık buna tanık olmuştu.

Sadece bir gün mü? Hayır.

Bir ramazan günüydü. Müridi İmâm-ı Rabbânî hazretleri de üstadına bir akşam vakti, hizmetçilerinden biri ile süzme bal gönderdi. Süzme balı getiren, bu yolda nasıl davranacağını yeni öğrenen bir sûfiydi. Yanıldı. Balı Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin hizmetçilerine değil de doğruca onun evine getirdi. Kapıyı çaldı.

Kapıyı Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri kendisi açtı. Gelenin takdim ettiği kabı aldı:

“Bunu nereden getiriyorsun?” diye sordu. O da,

“Efendim, ben Şeyh Ahmed’in hizmetçisiyim, o gönderdi” dedi. Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri,

“Mademki sen, bizim Şeyh Ahmed’in hizmetçisisin; o zaman sen de bizimle berabersin demektir” dedi.

Görüşme bu kadardı! Ama hizmetçi çok daha fazlasını görmüştü. Mânevî cezbe ve nisbet meydana geldi. Kendinden geçti. Cezbe halinde İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzuruna gitti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri ona şöyle dedi:

“Sana ne oldu böyle?” Hizmetçi anlattı:

“Her yerde, taşlarda, ağaçlarda, yerde, gökte anlatılamayan, vasfedilmeyen, nihayetsiz bir nur gördüm. Nasıl anlatayım? Söze, kelimeye sığmaz.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri,

“Üstadım bu dervişe mânevî nuruyla bakmış, bu zavallıya o güneşten bir şua aksetmiş” buyurdu.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri kendisine intisap eden müridlerine özellikle gizli zikir yapmalarını tavsiye ediyordu. Bu konuda hassasiyet gösterenlere özel himmet ediyordu. Bu yüzden onun samimi dervişleri kalplerinde dünyevî arzular olsa da ilâhî hakikatleri idrak edebilecek düzeyde olabiliyorlardı.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri Allah’ın sırlarından bir sırdı. Onun üzerinde her insanın hisse alabileceği kadar ilâhî nurlar vardı. O, ilmin ve irfanın şerefini özünde toplamıştı. Maddî ve mânevî ilimlerin bayraktarı olmuştu. Onu İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle anlatılıyordu:

“O sâdât-ı kirâmın izlerini devam ettiren, Nakşibendî yolunun büyük velîlerinin nâibi, bir velînin ulaşabileceği mânevî makamların en sonuna ulaşabilen mürşid-i kâmil, halkın yardımına koşan kutub insan, hakikat sırlarını çözen, Allah sevgisinde kemale eren, Muhammedî velâyetin en mükemmel özelliklerini kendisinde toplayan, hidayete susamış insanların dayanağı, mürşidlerin mürşidi, âriflerin rehberi, şeyhimiz, dayanağımız, rehberimiz, mükemmel insan, ârif-i billâh Muhammed Bâkî-Billâh hazretleridir.”

Vefatı

Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri bu âlemden ayrıldığında henüz kırk yaşındaydı. 25 Rebîülâhir 1012 (2 Ekim 1603) tarihinde Delhi’de vefat etti.135

Delhi’de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ayak izini taşıyan bir yer vardı; oraya “Kademgâh” adı veriliyordu. Muhammed Bâkî-Billâh hazretleri vefat ettiğinde oraya gömülmeyi çok arzu ediyordu, “Kademgâh”a defnedildi. Burası sonradan büyük bir mezarlık oldu. Bugün “Nebi Kerim mahallesi” olarak bilinir.

Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerinin vefatıyla bu yol, yine öbek öbek kollara ayrıldı. Bütün cihanı dört bir yandan sardı. İnsanları Allah yoluna davet devam etti. Onun mürşid-i kâmil olarak yetiştirdiği zatlardan sadece üç tanesi şuydu:

1. Şeyh Tâceddin Osmanî Hindî hazretleri.

2. Ârifibillâh Mîr Hüsâmeddin hazretleri.

3. Ahmed-i Fârûkî İmâm-ı Rabbânî hazretleri.

Kendisinden sonra yolumuzun rehberi, İmâm-ı Rabbânî hazretleri oldu. O Serhend Güneşi’ydi…

O gerçekten bir başkaydı.

Gerçi sâdât-ı kirâmın hepsi özel seçilmiş rehberlerdi.

O, Allah’ın dostluğuna seçtiği kutub veliydi.

Üstün özellikleri ile insanları dine bağlayan sapasağlam rehberdi.

Şimsi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s