MUHAMMED DİYÂEDDİN NURŞÎNÎ (k.s)

MUHAMMED DİYÂEDDİN NURŞÎNÎ (k.s)

Babası Müceddid Velî

Muhammed Diyâeddin Nurşînî hazretleri 7 Cemâziyelâhir 1272 (14 Ocak 1856) tarihinde Bitlis’in Hizan ilçesi Ispahart kasabası Usba köyünde dünyaya geldi. Bitlis, Muş, Siirt o zaman doğunun en iyi medreselerinin bulunduğu bölgeydi. O, küçük yaşlardan itibaren bu ilim merkezlerinde yetişti. İslâmî ilimlerde söz sahibi oldu ve medreselerden “molla” pâyesi alarak mezun oldu.

Muhammed Diyâeddin’in babası Abdurrahman Tâhî (k.s) “Seyda” lakabıyla anılan büyük bir âlimdi. O, medrese ve tekkeyi birleştiren, ilim ve ameli bir arada yürüten büyük âlimlerdendi; bu yüzden kendisine “Seyda-i Tâhî” deniliyordu. Bu sebeple Muhammed Diyâeddin hazretleri âlimlerin, âriflerin, velîlerin arasında büyüdü ve yetişti.

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin babası Abdurrahman Tâhî hazretleri, 1304 (1886) yılında vefat ettiği zaman devrin müceddidi bir velî idi.

Müceddid, dini yeniden canlandıran, Kur’an ve Sünnet’in ölçülerini insanların kalplerinde ihya eden yüzyılın başındaki kâmil insan demekti. Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v) müceddid hakkında şöyle buyurmuştu:

“Şüphesiz Allah Teâlâ, bu ümmet için her yüzyılın başında onlara dinlerini yenileyecek kimseler gönderir.”224

Millî Mücadele Yıllarında İrşad

Muhammed Diyâeddin hazretleri, mürşidi Şeyh Fethullah’ın (k.s) vefatından on yıl kadar önce insanları irşat etmeye başlamıştı.

Mürşidinin vefatıyla hız kazanan irşad yılları, aslında Anadolu insanının en zorlu yıllarına tekabül ediyordu.225

1914’te başlayan ve dört yıl, üç ay, on bir gün süren 325.000 Türk’ün şehid olduğu Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ve İstanbul’da “Avrupa ve Batı Cephesi”, Sarıkamış ve Erzurum’da “Doğu Anadolu Cephesi”, Mısır ve Süveyş Kanalı tarafında “Kanal Cephesi”, Balkanlar ve Galiçya cepheleri, Arabistan ve Rusya cepheleriyle bütün yurdu sarmıştı. O yıllar “Millî Mücadele yılları”ydı.226

Siyânüs’te Yaşananlar227

Muhammed Diyâeddin hazretleri Rus ve Ermeni zulmünün yaşandığı 1333’lü (1915) yıllarda Hizan’da ikamet etmekteydi.228

Ama gerektiğinde medresede, tekkede, dergâhta, halkın arasında ve Bitlisliler’le hep bir aradaydı; onların yanındaydı, hatta cephedeydi. Bu mücadeleler sırasında dervişleri ve sûfîleriyle birlikte o da savaştı. Kardeşi Muhammed Said ile Muhammed Eşref gibi ileri gelen müridleri ve pek çok sûfîsi de şehid oldu. Katıldığı bir çarpışma sırasında Hazret’in sağ koluna top mermisi isabet etti. Bitlis Askerî Hastanesi’nin hekimleri kolunun kesilmesi gerektiğini, aksi halde rahatsızlığın bütün vücuda yayılabileceğini söylediler. Bu yüzden onun sağ kolunu kesmek zorunda kaldılar.

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin yeğeni Molla Abdurrahman’ın oğlu Şeyh Ma‘sûm şunları anlatıyor:

“Rus ve Ermeniler’e karşı bir grup askerle birlikte cephedeydim. Karlı bir kış günüydü. Akşama bir saat vardı. Amcam Muhammed Said ile birlikte gelen askerleri karşıladım. Amcama,

‘Nereye gideceksiniz?’ diye sordum. Amcam,

‘Düşman askerleri bu gece müslümanların bulunduğu köye saldıracaklarmış. Orayı müdafaa etmek için gidiyoruz’ dedi.

Ancak gidecekleri köyde düşman askerleri çoktu ve kuvvetliydi. Böylesi bir durumda amcamın geri duramayacağını bildiğim için yalvardım:

‘Sizler burada benim yerime kalın. Ben oranın müdafaası için gideyim’ dedim. Fakat bu isteğim hiç kabul görmedi. Amcamlar acele ettiler ve hemen yola koyuldular. Akşam üzeri köye yetiştiler. Kadın ve çocukları tahliye ettiler. Gerçekten gece yarısına doğru düşman askerleri de köye geldi. Sokak savaşı başladı. Pek çok insanımız şehid oldu. Amcam da düşman askerleriyle kıyasıya çarpıştı. Ancak düşman kurşunları onu da şehid etti. Hayatta kalan bazı arkadaşları onu cepheden kurtarmıştı. Ama sabahın erken saatlerinde şehadet şerbetini içti.

Cenazenin bulunduğu yere gittim. Amcam Muhammed Diyâeddin hazretlerine haber gönderdim. Durumu kendisine anlattım. Artık güneş iyice yükselmişti. Amcamın, bazı atlılarla birlikte geldiğini gördüm. Yanıma kadar yaklaştı ve,

‘Muhammed Said şehid mi oldu?’ diye sordu.

‘Evet’ dedim.

‘Önden mi vuruldu, arkadan mı?’ dedi.

‘Önden vuruldu’ diye cevapladım.

Amcam Molla Muhammed Diyâeddin hazretleri sevindi. Cenazenin yanına gitti. Kurşunun önden isabet ettiğini görünce şöyle dedi:

‘Allah’a hamolsun, demek ki kardeşim düşman askerlerinden kaçmamış, Seydazâdeler bir şehid daha verdikleri için Allah’a şükürler olsun!’”

Muhammed Diyâeddin hazretleri bu mücadele yıllarında gösterdiği olağan üstü gayretleriyle sadece Bitlisliler’in değil Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da dikkatini çekti. Mustafa Kemal Paşa, kendisine bir mektup göndererek gösterdiği üstün gayretlerinden dolayı tebrik ve takdirlerini de sundu. Şöyle diyordu Gazi Mustafa Kemal Paşa mektubunda:

“Nurşinli meşâyih-i izâmdan Şeyh Diyâeddin Efendi hazretlerine!

Birinci Dünya Savaşı süresince, zât-ı fazilânelerinizin, Osmanlı ordusu adına yerine getirmiş olduğunuz üstün hizmetlerinizden ve hilâfet ve saltanat merkezine göstermiş olduğunuz bağlılığınızdan dolayı takdirlerimi sunuyorum. Bu yüzden zât-ı âlinize pek ziyade hürmetim vardır.

Bugün hilâfet makamının, Osmanlı saltanatının ve mukaddes vatanımızın, düşmanlarımız tarafından nasıl rencide edilmekte olduğunu ve doğu vilâyetlerimizin Ermeniler’e nasıl hediye edilmeye çalışıldığını, bu konuda (düşman devletlerinin) ne kadar ısrarcı oldukları tarafınızdan pekâlâ müşahede edilmektedir.

Millete istinat etmeyen İstanbul hükümeti, düşman saldırıları karşısında çok âciz kalmaktadır. Milleti ve memleketi müdafaa etmekte zayıf kalmıştır. Bu sebeple, milletimizin mevcudiyetini, varlık ve birliğini, bütün cihana göstermek ve hukukumuzun bazı kişisel kararlarla imha edilmesine izin vermeyeceğimizi anlatmak maksadıyla, sadece beni övmeye yarayan resmî makam ve sıfatlarımdan tecerrüt ettim. Millet içinde ve milletle birlikte çalışmaktan başka çare görmedim. Bu sebeple askerlikten istifa ettim.

Her tarafta meydana gelen elim hadiseler sebebiyle, millî ve vatanî cemiyetlerin üyelerinden oluşan insanlarımız, Erzurum’da düzenlenen bir kongre ile ‘Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’ni meydana getirdiler ve millî birliği temsil heyeti oluşturuldu. Bu hususa dair beyannâme ve düzenlemeleri zât-ı âlinize takdim ediyorum.

Zât-ı fazilâneleri, cemiyetimizin en muhterem âzası olduğunu düşündüğümüz ve mukaddes maksadımızın tahsil edilebilmesi için, hamiyet ve gayretlerinizin o civarda şekillendirilmesine ve muzır düşman teşkilâtının izalesine harcanmış olacağından hiç şüphem yoktur.

Birkaç güne kadar, Batı Anadolu ve Rumeli vilâyetlerinden gelecek olan üyelerimizle Sivas Kongresi’ni düzenleyeceğiz. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla ve Peygamber-i Zîşanımız’ın feyiz ve şefaatiyle bütün milletimizin bir noktada birleşeceğini ve hukukunu müdafaaya kadir olacağını bütün dünyaya göstereceğiz.

Pek yakında ise Meclis-i Meb‘usan’ımızı açtırmak ve millete dayanan kuvvetli bir hükümeti iktidara geçirerek vatanın selâmetini temin etmek müyesser olacaktır.

Bu vesileyle muhabbet ve hürmetlerimin kabulünü rica ve o bölgedeki bütün vatandaşlarıma selâmlarımı ithaf ederim, efendi hazretleri.”229

Sâbık 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal

Büyük Cihad

Muhammed Diyâeddin hazretleri toplumun mânevî dinamiklerindendi. İnsanlara yol gösteren, örnek olan, halkı her zaman ve zeminde ayakta tutan mânevî bir rehberdi. O, hem zâhir hem bâtın düşmanları ile çarpışan bir mücahiddi. Cihadın her çeşidinde öndeydi.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir savaş dönüşünde, “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz” buyurmuştu. Sahâbe-i kirâm,

“Ey Allah’ın Resûlü! Büyük cihad ne demektir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) onlara,

“Büyük cihad, Allah’a güzel kulluk yapmak için nefsinizle vereceğiniz mücadeledir” buyurdu.230

Muhammed Diyâeddin hazretleri, kardeşi Muhammed Said göğsünden vurularak şehid olunca şöyle demişti:

“Allah’a hamdolsun, demek ki kardeşim düşman askerlerinden kaçmamış, Seydazâdeler bir şehid daha verdikleri için Allah’a şükürler olsun!”

Hazret’in Sohbet Meclisleri

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin halk arasında bilinen adı “Hazret” idi. Nurşin’in Siyânüs köyünden yükselen irşad, her tarafı kuşatmaktaydı. Belki görünüş itibariyle küçücük bir köydü, ama Bitlis, Muş, Van yoluyla kuzeye; Baykan, Şirvan, Siirt yoluyla güneyden Şam’a uzanan merkezî bir konumdaydı.

İşte Hazret de Nurşin’in Siyânüs köyünde bir mescid ve medrese kurmuştu. Orada kimler yoktu ki…

Baykan’ın Bilvânis köyünden Seyyid Muhammed hazretleri.

Suriye sınırında bulunan Hazne köyünden Ahmed Haznevî hazretleri.

Hizan’dan Muhammed Selimî hazretleri.

Karaköy’den Mevlânâ Mahmud hazretleri.

Molla Mezin adıyla bölgede meşhur olan Muhammed Emin hazretleri.

Verkânis köyünden mürşidi Fethullah Verkânisî hazretlerinin oğlu Alâeddin Verkânisî hazretleri.

Zokaydlı Mahmud hazretleri.

Nesle köyünden Şehâbeddin Neslevî hazretleri.

Seyda-i Tâhî hazretlerinin sohbetlerini derleyen halifesi Molla İbrahim Çokreşî hazretlerinin oğlu Abdurrahman Çokreşî hazretleri.

Esbatın köyünden Hacı Abdülkerim hazretleri.

Hurt köyünden Mevlânâ Yusuf hazretleri.

Boğ köyünden Molla Hâlid hazretleri.

Eberli İbrahim b. Şeyh hazretleri.

Ve daha niceleri.

Bedîüzzaman Said Nursi hazretleri (r.a) Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, Nurşin medreselerini, dergâhını, mescidlerini ve başındaki büyüklerini senâ ederek şu tesbitte bulunuyor.231

“Eğer dilersen Nurşin köyündeki Seyda’nın meclisine git, bak!… Orada fakir kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbiseleri içinde nice meleklerin kudsî bir sohbet meclisi kurduklarını göreceksin. Sonra yine Paris’e git, bak!… Oradakilerin en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan elbisesi giymişler ve ifritler adam sûretinde görüntü vermektedir!…”

İşte Bilvânisli Seyyid Muhammed hazretleri zaman zaman oğlu Abdülhakim’i de yanında getirir, onun da Siyânüs Dergâhı ve Medresesi’nden istifade etmesini sağlardı. Abdülhakim de o sohbet meclisinin mâneviyatından teneffüs ederdi. Abdülhakim’in henüz üçüncü gelişiydi. Hazret Muhammed Diyâeddin hazretlerinin dikkatini çekti. Hazret,

“Bu çocuk kimdir?” diye sordu. Sûfîler,

“Bilvânisli Seyyid Muhammed’in oğludur. Adı Abdülhakim’dir” dediler. Hazret,

“Bu çocuk, gelecekte büyük bir zat olacaktır” buyurdu.

Gerçekten emareler de bunu gösteriyordu.

Bir kış günü Abdülhakim, Siyânüs Mescidi’nden çıkınca Hazret Muhammed Diyâeddin hazretlerinin peşi sıra gitmiş ve şöyle demişti:

“Ey Allahım! Bu kulunun bastığı yere ben de basıyorum. Onun huyunu bana nasip eyle!”

Hazret de onu böyle görünce yanına çağırmış ve kendisine bol bol dua etmişti.

Hazret Muhammed Diyâeddin hazretleri Suriye’nin Hazne köyünden Siyânüs’e gelen ve Hazret’i kendisine mürşid-i kâmil kabul eden Hazneli Ahmed’i ise daha farklı yönlerden geleceğe hazırlıyordu. Hazret bir defasında Ahmed Haznevî hazretlerine şu tavsiyede bulunuyordu:

“Molla Ahmed! İnsanoğlu zerre kadar nefsânî özellikler taşısa, yine de Allah’a vâsıl olmuş sayılmaz.”

Muhammed Diyâeddin hazretleri çok sohbet ederdi. Âdeta sohbet âşığıydı. Yanında sohbet edecek büyükler olmasa bile, çocuklara sohbet ederdi. Hanımı Medine validemiz bu duruma bir türlü anlam verememiş ve şöyle sormuştu:

“Efendim! Bu çocuklar sohbetten ne anlasınlar, henüz beş altı yaşlarındalar!” Hazret,

“Medine ben de biliyorum, bu yaştaki çocuklar açıkça bir şey anlamaz. Ama Allah’ın rahmeti mutlaka iner. Onlar günahsızdır. Sâdât-ı kirâmın himmeti ve bereketi hissedilir. Zaten sohbetteki gaye de budur; Allah’ın rahmetinden, sâdât-ı kirâmın himmet ve bereketinden istifade etmektir. Ben de bunu istiyorum. Yoksa boş yere konuşmak değildir” buyurdu.

Bu anlattıklarımız sadece onun meclisinde yaşanan birkaç güzel örnek… Hiç şüphesiz hepsi bu kadar değil. Ancak pek azı yazıya geçirilmiş. İşte onlardan bir kısmı…

Özlü Sözlerinden Örnekler

Kavak ağacının yeryüzünde yükseldiği gibi nefsini yenmiş kişiler de mânevî âlemde yücelirler. Yolumuzun büyükleri olan sâdât-ı kirâmın ahlâkı çok yücedir, kıymetlidir. Kim onların yanına gider ve sohbetlerine katılırsa, ahlâkı her ne kadar aşağılarda olsa bile yükselir. Büyüklerimiz, “Dünyaya bağlanan insanlardan aslandan kaçtığınız gibi kaçın” buyururlardı. Hayatta hırsızlık yapmayan ve hırsızlık yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyen bir tüccar, şayet birkaç günlük de olsa hırsızlarla bir araya gelse, onlardan olumsuz şeyler öğrenir. Sonra günün birinde o da hırsızlık yapmak isteyebilir.

Âlimler ağacın köklerine benzer. Ağacın kökleri çürümeye başlarsa meyveleri ve yaprakları da bozulmaya başlar. Dalları çürük olur. Ama ne zaman ağacın kökleri sağlam olursa, o zaman meyveler de sıhhatli olur, yaprakları güzel olur.

Hayatından Kesitler

Hazret zâhir ve bâtın ilmin birleştirilerek öğrenilmesini isterdi. Müridleri ve talebeleriyle Doğu Cephesi’nde savaşırken, içinde yer aldıkları bölüğün yer değiştirmesi gerekti. Gittikleri yerde müridleri, önce mutfak çadırını kurmaya başladı. Hazret onların yanına geldi ve,

“İlim öğrenen talebelerin seslerini işitemiyorum, bu çadırlar ne olacak?” diye sordu. Sûfîler,

“Efendimiz, bu çadırlar mutfak olarak kullanılacak” dedi.

Bunun üzerine Hazret, düşman ile savaşmanın gerçek hedefinin Allah’ın dinini yüceltmek olduğunu vurgulayan bir sohbet yaptı. Önce medrese olarak kullanılacak çadırın, ardından da mutfak çadırının hazırlanmasını söyledi. Bu davranışıyla ilme ve âlimlere ne kadar çok önem verdiği ortaya çıkıyordu. Hazret’in isteği yerine getirildi. Önce ilim meclisi oluşturuldu. Sonra da mutfak kuruldu ve Hazret savaşa, düşmanla mücadeleye yeniden başladı.

Hazret bir gün çok rahatsızlanmıştı. Mescide namaz kıldırmaya bile çıkamadı. Evinde istirahate çekildi. Bir akşam namazından sonra, sûfîlere haber gönderdi. Onları evine davet etti. Sûfîler çok sevindi. Herhalde Hazret, bize sohbet edecek diye düşündüler. Sûfîler ve mollalar evde toplandı. Zaten uzun bir süredir Hazret’i de görememişlerdi. Merakla bekleştiler. Ancak Hazret onlara hiçbir şey anlatmadı. Gelenler, neredeyse bir saat oturdular. Hazret onlara,

“Artık gidebilirsiniz” dedi.

Evden dışarı çıkanlar çok üzülmüşlerdi:

“Oysa ne kadar umutlanmıştık, hiç olmazsa sohbet eder diyorduk” diye aralarında konuşmaya ve, “Nasıl geldiysek işte o şekilde geriye dönüyoruz” diye hayıflanmaya başlamışlardı.

Onlar evden çıkarlarken Hazret’in hanımı Medine validemiz de konuşmalara tanık oldu ve çocuklarına şöyle dedi:

“Eyvahlar olsun! Ben sâliklerin yol aldığını düşünür, mânevî tasarrufun ne demek olduğunu bildiklerini zannederdim. Oysa onlar sadece zâhirde yapılan sohbeti sohbet olarak kabul ediyorlar. Ama onlar, Nakşibendî büyüklerinin terbiye usullerini hâlâ öğrenememişler.”

Hazret, Bitlis yakınlarındaki Ziyaret köyünde makam olarak bulunan Veysel Karanî hazretlerinin türbesini ziyarete gitmişti. Çevresindekilere,

“Dönemin alay beyi olan zatın mezarı nerede, biliyor musunuz?” diye sordu.232 Yanındakiler,

“Bilmiyoruz efendim” dediler.

“Nasıl bilmezsiniz? O bu bölgenin hâkimiydi. Aşiret reisi idi. Kapısında el pençe divan duran nice hizmetçileri ve adamları vardı, çok meşhurdu.” Etrafındaki insanlar,

“Efendim duymadık, mazur görün” dediler.

Hiç şüphesiz burada Hazret’in, insanlara anlatmak istediği bir konu vardı ki onu da şöyle açıkladı:

“Peki sizler, Veysel Karanî’yi tanıyor musunuz?”

“Nasıl tanımayız efendim onu!’ dediler. Hazret,

“Doğrusu sizlere şaşıyorum. Veysel Karanî deve çobanıydı. Sizler, bir çobanı tanıyorsunuz, ama devrin hâkimi olan alay beyinin adını bilmiyorsunuz. Hem Veysel Karanî vefat edeli binlerce yıl olmadı mı? Oysa alay beyi on-on beş yıl önce ölmüştü.”

İnsanlar Hazret’e verecek bir cevap bulamadı. Hazret onlara şöyle dedi:

“Veysel Karanî her ne kadar deve çobanı da olsa, Allah dostu bir veliydi. Tâbiînin büyüklerindendi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) onu övmüştü. O Allah’ın dostuydu. Allah’ın dostluğunu kazanan insanlar unutulmaz. Bakın, bugün bile onun makamı olan bu yere yüzlerce insan akın akın geliyor. Kıyamete kadar bu ziyaretler devam eder. İnsanlar günahlarına tövbe etmek ve Allah’ın rızâsını kazanmak için bu ziyaretgâha gelirler. Onu vesile kabul ederler. Çünkü o, Allah’ın sevgisini kazanmış bir kişidir. İsmi onun için unutulmamıştır. Aksine onun adı hep yücelmiştir. İşte velîler böyledir. Ama alay beyi olan zat unutulup gitmiştir. Zira insanlar, dünya dostu olan kişileri çabucak unutur. Hiç hatırlayamazlar. Çünkü onların özellikleri gelip geçicidir.”

Hazret, son yıllarını Siyânüs köyünde geçirdi. Vefatından bir yıl kadar önceydi. Bir gün sûfîlere, artık ikamet yerini Nurşin’e taşıyacağını söyledi. Sûfîleri buna çok üzüldü. “Nasıl bu fikrinden döndürebiliriz, köyümüzde kalmasını nasıl sağlayabiliriz?” diye düşünmeye başladılar.

“Bizleri bırakıp gitmeyin efendim” diye çok yalvardılar, ama olmadı. Hazret bir kere karar vermişti.

Bu defa Hazret’in hanımı Medine validemizi aracı yaptılar.

“Siz bari engel olun, Hazret bizleri bırakıp gitmesin, biz onun yokluğuna dayanamayız” dediler.

Hazret’in hanımı da onlara söz vermiş bulundu.

“Olur, o gelince ben kendisinden istirham ederim” dedi.

Hazret evine geldiğinde Medine validemiz,

“Efendim! Ben Hazret’i çok merhametli bilirdim” diye söze başladı. Hazret,

“Medine ne oldu? Seni bu konuda şüpheye düşüren nedir?” diye sordu. Medine validemiz konuyu Hazret’e açtı:

“Bak, Siyânüslüler senin bırakıp gitmene razı olmuyor, çok üzülüyorlar. Onları bu halde bırakıp nasıl gideceksin? Sana bu kadar kişiyi, özellikle Bilvânisli seyyidleri aracı olarak gönderdiler. Bunlara yazıktır. Siyânüslüler senin yokluğuna dayanamaz helâk olurlar” diye ikna etmeye çalıştı. Hazret,

“Hayır, Medine! Onlar davalarında samimi değiller. Söyle bakalım, kaç kişi üzüntüsünden helâk oldu? Allah’a yemin ederim ki onlar yalan söylüyorlar, hile yapıyorlar. Hiç de o kadar üzülecek değillerdir. Şunu iyi bil, burada bir tane bile Seyda-i Tâhî’nin müridi kalmış olsa, onları asla terketmem” dedi.

Son Günler

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin halifesi Şeyh Alâeddin (k.s) mürşidinin dünyadaki son günlerini şöyle anlatıyor:

“İrşad gezegenin kutbu, âşıkların sultanı, Allah’a vâsıl olanların kılavuzu, yok olmaya yüz tutmuş şer‘î ilimlerin ihya edicisi, Nakşibendî yolunu sağlam temellere dayandıran Hazret Muhammed Diyâeddin, Allah’ın lutfu ile kemal mertebelerini tamamladıkça ve dünyanın cezbedici görüntülerinden tamamen gönlü uzaklaşınca, artık Allah’ın huzuruna gitme özlemini dile getirmeye başladı. Zaman zaman buna işaretler verdi, sohbetler etti, bazı davranışlarda bulundu.

Vefatından bir yıl önceydi…

Hınıs yolculuğu sırasında şöyle dedi:

‘Hınıs’a gidelim. Seyda-i Tâhî hazretlerinin gerek yazın gerekse kışın kaldığı gezdiği yerleri görelim, belki böyle bir fırsat bir daha elimize geçmez.’

Gerçekten Hazret, bu yolculuğu sırasında Seyda-i Tâhî hazretlerinin hatme, teveccüh ve sohbet yaptığı her yerde bir süre kaldı. Özlem ve hasret giderdi. Uğradığı yerlerde hep Seyda-i Tâhî’ye duyduğu sevgiden bahsetti. Hepimiz, onun ne kadar yanık bir yürekle hadiseleri anlattığına tanık olduk.

Vefatından iki ay önce Garsan köyündeki yeğeni Şeyh Ma‘sûm’a haber gönderdi:

‘Gel de sen ve ben birlikte günahlarımıza tövbe edelim’ dedi.

Şeyh Ma‘sûm yanına gelince âdeta vedalaşır gibi ona sarıldı, kendisine din ve dünya ile ilgili pek çok tavsiyede bulundu. Bu tavsiyelerinde artık onu bir daha göremeyebileceğini ima etti. Nitekim de öyle oldu. Şeyh Ma‘sûm bir dahaki sefere Nurşin’e geldiğinde Hazret vefat etmişti.

Bilindiği gibi sevgili Peygamberimiz (s.a.v) vefat edeceği yıl, sık sık dinî konulardan bahsetmiş, pek çok sahâbîyi ikaz etmiş, insanlara ziyadesiyle tavsiyelerde bulunmuştu. Âdeta ashabıyla vedalaşmıştı.

Son zamanlardaki bir sohbetinde şöyle buyurdu:

‘Olanca gücünüzü ve bütün gayretlerinizi Nakşibendî sâdâtının mânevî nisbetine sahip olmak için harcayın. Bu mânevî irtibat her türlü mücevherden daha değerlidir. O, sizin beldenizden ve sizin elinizden alınmadan kıymetini bilin. Eğer onu bir gün kaybederseniz, bir daha Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri gibi bir zat bulunmaz ki, onu alıp tekrar getirsin ve size versin. Onun için kıymetini bilmelisiniz.’

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) son yılında yaptığı gibi Kur’an’ı, diğer günlere nazaran çok daha fazla okurdu. Çoğu zamanını hadis kitaplarını okumaya, büyük velîlerin hayatlarını incelemeye vermişti. Bu okuduklarından da bizlere sık sık sohbet ediyor, okuduklarını yanındakilere anlatıyordu. Âdeta onların sıfatları ile sıfatlanmış gibiydi ve sanki bu dünyada değildi.

Ağır hastalığına ve şiddetli ağrılarına rağmen Hazret, bilincini hiç kaybetmemişti. Sık sık bütün aile fertlerine ve diğer sûfîlerine dosdoğru yol İslâm’dan ayrılmamaları gerektiğine dair sohbetler etti. Sâdât-ı kirâmın öğrettiği âdâba uymalarını ve bütün bunları yaparken de niyetlerini sadece Allah rızâsı için düzeltmeleri gerektiğini tavsiye etti.

Hazret, ölümün giderek yaklaştığı o saatlerde Allah Teâlâ ile baş başa kalmayı tercih ediyordu. Her ne kadar sûfîler yanına girmek istese de bunu reddetmiyor, ama onlara şöyle diyordu:

‘Buyursunlar gelsinler, fakat beni çok konuşmaya zorlamasınlar.’

Hazret, son demlerini yaşadığı zamanlarda nurlu nazarlarını hep gelenler üzerinde dolaştırır, onları tek tek süzerdi. Nitekim bazı müridleri gözlerini onun gözleri hizasına getirince gözlerini kapatmalarını ve rabıta yapmalarını isterdi. Bir defasında bana,

‘Şu anda biri sağ diğeri sol göğsümde yükselmekte olan iki nurânî sütun görüyorum’ dedikten sonra bir müddet sustu. Şehadet parmağını yukarı doğru kaldırdı ve,

‘O, Allah’a doğru yükseldi’ buyurdu.

Dünya hayatındaki son günün seher vaktiydi. Odasındaydık. Sabah namazı vakti henüz olmamıştı. O güne kadar okumayı alışkanlık haline getirdiği “Seyyidü’l-istiğfar”233 duasını okuyup okumadığını kendisine sordum:

‘Tam olarak hatırlamıyorum’ dedi. O zaman,

‘Peki ben sesli olarak okuyayım mı?’ diye sordum.

‘Evet’ dedi.

Okudum, o da tekrar etti. Bir ara misvak kullanmak istedi. Kısa bir müddet misvak kullandı, ama daha fazla devam edemedi, gücü yetmedi. İki kez ben misvakı elime aldım, dişlerini misvakladım.234 Artık her sözünün sonunu ‘lâ ilâhe illallah’ diyerek tamamlıyordu.

Hazret’in o sırada bilinci yerindeydi, ama takati yoktu. Yanına gelenlere oturmaları için başıyla yer gösteriyor, gelenleri ise tanıyordu.

Vuslat vakti yaklaştıkça Hazret’in yüzündeki nur sanki daha da artıyordu. Hatta son anlarında yanakları al al olmuştu. Çehresinde âdeta tatlı bir tebessümle ölümü karşılıyordu. Ayrıca pek çoğumuz onun sağlığının düzeldiğini düşünmeye başlamıştık.

Son nefesini vereceği sırada yüzünde ve alnında ayın on dördü gibi bir nur parlıyordu. Bu nuru orada bulunan her sûfî görmüştü. Vefat edeceği sabah erken saatlerde odanın içine dünyada eşi ve benzerini daha önce hiç hissetmediğimiz bir koku yayılmıştı. Bu koku giderek arttı. Hatta dışarıdan onu hissedenler oldu. Öyle ki Hazret’in son anlarda verdiği her nefesi, yıkanırken her âzası, toprağa konulan bütün bedeni bu güzel kokudan pay almış ve o güzel kokuyu etrafa yaymıştı.

Muhammed Diyâeddin hazretleri 27 Receb 1341 (15 Mart 1923) Cuma günü sabah namazından sonra altmış yedi yaşında vefat etti. Cenazesini Molla Abdullah Ba‘lekî ile Molla Abdülkerim Tertûbî ve bazı sûfîleri yıkadı. Vasiyeti üzerine Nurşin’de medfun bulunan babası Seyda-i Tâhî hazretlerinin mezarının yanına defnedildi.235

Allah Teâlâ rahmet eylesin…

Eserleri

A) Mektûbât

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin irtibat halinde bulunduğu kişilere yazdığı mektuplar, halifesi Şeyh Alâeddin Verkânisî hazretleri tarafından kaleme alınmıştır.

İhtimal, Alâeddin Verkânisî hazretleri, Hazret’in mürşidi olan Şeyh Fethullah Verkânisî hazretlerinin de oğlu olması sebebiyle bu yolda elde ettiği çok kıymetli maddî ve mânevî ilimlerdeki konumundan dolayı, Hazret’in diğer halifeleri arasında çok daha önemli bir yeri vardı.

Hazret’in halifesi ve yolumuzun ondan sonraki imamı Ahmed Haznevî hazretleri de Şeyh Alâeddin hazretlerine236 yazdığı bir mektubunda şöyle diyor:

“Üstâd-ı Âzam’ın (Seyda-i Tâhî hazretleri), Hazret’in (Muhammed Diyâeddin hazretleri) bütün mektuplarını bu miskine yazması kendisinden rica olunur. Bunu yapmakla büyük bir sevaba kavuşacaktır. Zira bahsedilen eserlere çok ihtiyaç vardır. Eğer Üstad’ın mânevî yardımı olmazsa, Hazret’in bu fakire tevdi ettiği irşad yükü gerçekten ağırlaşmış olacak ve onun himmeti olmazsa bu yükün altından kalkamayacaktır.” 237

Bilindiği gibi Şeyh Alâeddin hazretleri, Seyda-i Tâhî hazretlerine ait olan Âdâb-ı Fethullah adlı eserin de yayımlanmasına vesile olmuş büyük bir âlimdir.

Mektûbât-ı Hazret’ten Seçilenler

İnsan Ne Zaman Aziz Olur?

Ey kardeş! Mektubunda, “Virdlere devam ettiğim halde, kendimde mânevî bir terakki (yükselme) hissedemiyorum. Günbegün gerileme görüyorum. Bu yüzden üzülüyorum. O üzüntünün eseri de her işime yansıyor” diye yazmışsın. Ey kardeşim! Hayır olan, Allah’ın seçtiğidir.

Hâfız-ı Şîrâzî’nin dediği gibi:

“Tasavvufta sâlikin karşılaştığı her şey, onun için hayırdır.

Doğru yolda bulunan ey gönül, o yolda bulunan doğru yoldan çıkmış değildir.”

Emre uymaktan başka bir çare yoktur. Müridin gayesi budur. Yoksa mânevî makamları elde etmek değildir. Zira hayır olan emre uymaktır. Eğer mürid bu şekilde davranırsa, kendisinin hiç haberi olmadan terakki eder. Bu yolda ilerler. Şayet böyle düşünmezse, kendisinde bir ilerleme gördüğünü düşünse bile, onda hayır yoktur. Belki tehlike vardır.

Sa‘deddin-i Kâşgarî hazretlerinin halifesi Muhammed Rucî şöyle diyor:

“Bu yola giren kişinin gayesi, sâlih amel işlemektir. Çünkü bu dünya hayatı, Allah için yapılan iyi amellerin karşılığının verileceği bir mükâfat yeri değildir. Büyüklerimizin ve âlimlerimizin tecrübesi de böyledir.”

Öyleyse sen de bu yolun erleri gibi çalış, onlar gibi amel işle. Dünyada yaptığın iyi işlerin karşılığı âhirette çoktur. Sâlike görünen huzur ve keşifler, acele olarak elde edilen küçük şeylerdir, çocukların elindeki çerez misalidir, onlara itibar etme. Şu halde müridin, verilen görevlerini tam olarak yerine getirmesi, ibadetten başka bir gayeyi düşünmemesi gerekiyor. Bütün bu açıklamalar yanında perverde,238 yaşadığın böylesi bir durumun mânevî yükselmenin tâ kendisi olduğunu sana söylemek ister. Zira müridin bu yolda ilerlediğinin bir göstergesi, kendi nefsini noksan bilmesidir. Nitekim,

“Nefsini bilen rabbini de gerçekten tanır” denilmiştir.

Burada nefsi bilmek demek, kendi nefsini noksan görmek, kendisinin kâmil olmadığını bilmek demektir. Böyle olan kişi ise rabbini bilir. Öyleyse sâlikin, nefsinin noksanlığı ne kadar artarsa, o oranda, Allah’a mânevî olarak yaklaşması da artar. Çünkü yüce Allah, yücelik vasfıyla, kul ise eksiklik sıfatıyla bilinir. Bundan daha büyük ne olabilir? Mürşidimiz de şöyle demiştir:

“İbadete çalışıp, Allah’ı talep etmekten başka, hiçbir şeye gıpta etmem.”

Bunun anlamı şudur: Allah’ı talep etmek, O’nun yolundaki bütün güçlüklere katlanmaktır. Bir müridin, sâdât-ı kirâma intisap ettiği için nefsini kötü görmesi ve nefis ezildikçe gönül huzuru hissetmesi her şeyden yüce, daha aziz ve şereflidir. Allah Teâlâ, Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabına salât ve selâm eylesin.239

Ağaçlar Bizimle Konuşur mu?

Hiç şüphesiz bu yolun esası, pâk sâdât-ı kirâmın da söylediği gibi ihlâs, muhabbet ve mürşide teslim olmaktır. Sâlikte bu üç şey varsa, kendisinde keşif, keramet gibi çeşitli haller olmasa bile zararı yoktur. Öyleyse mürid, bu üç hususun elde edilmesi için çalışmalıdır. Eğer müridde bunlar varsa, müslüman olmanın en büyük maksadı olan istikamet de kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şairin dediği gibi:

Her ne noksan ve suç varsa,

Bizim düzensiz duruşumuzdandır.

Yoksa senin hediye ettiğin elbise

Kimsenin boyuna kısa değildir.

Evet, mürid, kendisini mürşide tam olarak teslim etmelidir. Mürşidinin zamanı gelince müridine lâzım geleni yapacağını bilmelidir. Nakşibendî yolunun büyükleri, müridlerine çeşitli amelleri tavsiye ederken pek çok meseleyi göz önüne alırlar. Asıl maksatları ise, Allah’ın rızâsını talep etmektir. Bu gayeden başka bir şeyi düşünmezler. Müridlerden biri şeyhine,

“Ben falanca yere gittim. Oradaki bütün ağaçlar, bitkiler benimle konuştular” dedi. Şeyhi de ona şu cevabı verdi:

“Doğrusu sana şaşıyorum, ben senin terbiyeni üstlenmişken, böylesi bir durum senin üzerinde nasıl meydana geliyor? Bir yanlışın var, günahlarından tövbe etmelisin. Tekrar oraya git, ağaç ve bitkilerden hiçbir kelime işitmiyorsan, dosdoğru yoldasın demektir.”

Virdlerini sana anlattığımız gibi yerine getir. Mürşid rabıtası ile meşgul ol. Sende aşırı istek meydana gelirse, kalp huzurunun olup olmadığına dikkat et. Bu huzura nefsânî duyguların karışmaması için, gönül sâfiyetini koru.

Sana ve bütün sûfîlere selâm ederiz. Allah için yapacakları amellerde pek çok fayda elde edeceklerini, sayılamayacak kadar nimete kavuşacaklarını iyi bilsinler. Hatme yapmaya, mürşid-i kâmilden bahsetmeye, dinî sohbet yapmaya devam etsinler. Allah’ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabı üzerine olsun.240

Yardım

Allah yolundaki kardeşim Molla Muhammed Emin’e…

Allah onu sevdiği ve razı olduğu şekilde sevsin.

Perverde size, ev halkının küçük ve büyüklerine, yanınızda bulunan dostlara, size ve onlara dua edip selâm eder. Sizden de Nurşin’deki merkadi ziyaret ettiğiniz zaman duanızı talep eder. Allah’a karşı takvâlı olmanızı, O’nun emirlerini yerine getirmenizi, tasavvufî âdâba riayet etmenizi, seher vakti ibadetlere kalkmanızı tavsiye eder. Çünkü mevlâya yönelmekten, O’nun razı olduğu işlere çalışmaktan başka hiçbir çıkar yol yoktur.

Yanınızda bulunanlara selâm eder, dualarınızı bekleriz. Hidayete tâbi olanların üzerine selâm olsun.241

B) Halifeleri

Alâeddin Verkânisî.

Karaköylü Mahmud.

Molla Muhammed Emin.

Mahmud Zokaydî.

Muhammed Selimî Hizânî.

Şehâbeddin Neslevî.

Abdurrahman Çokreşî.

Molla Abdülkerim Esbatınî.

Yusuf Hurtî.

Molla Abbas.

Molla Hâlid Boğî.

İbrahim b. Şeyh Eberî.

Abdurrahman b. Şehâbeddin.

Molla Hâlid Goğasî.

Ahmed Haznevî (Şah-ı Hazne) (Allah hepsinin kudsiyetini artırsın).

Ondan sonra yolumuz “Şah-ı Hazne” diye tanınan Ahmed Haznevî hazretleriyle devam etti.

Şimdi onu tanıtacağız.MUHAMMED DİYÂEDDİN NURŞÎNÎ (k.s)

Babası Müceddid Velî

Muhammed Diyâeddin Nurşînî hazretleri 7 Cemâziyelâhir 1272 (14 Ocak 1856) tarihinde Bitlis’in Hizan ilçesi Ispahart kasabası Usba köyünde dünyaya geldi. Bitlis, Muş, Siirt o zaman doğunun en iyi medreselerinin bulunduğu bölgeydi. O, küçük yaşlardan itibaren bu ilim merkezlerinde yetişti. İslâmî ilimlerde söz sahibi oldu ve medreselerden “molla” pâyesi alarak mezun oldu.

Muhammed Diyâeddin’in babası Abdurrahman Tâhî (k.s) “Seyda” lakabıyla anılan büyük bir âlimdi. O, medrese ve tekkeyi birleştiren, ilim ve ameli bir arada yürüten büyük âlimlerdendi; bu yüzden kendisine “Seyda-i Tâhî” deniliyordu. Bu sebeple Muhammed Diyâeddin hazretleri âlimlerin, âriflerin, velîlerin arasında büyüdü ve yetişti.

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin babası Abdurrahman Tâhî hazretleri, 1304 (1886) yılında vefat ettiği zaman devrin müceddidi bir velî idi.

Müceddid, dini yeniden canlandıran, Kur’an ve Sünnet’in ölçülerini insanların kalplerinde ihya eden yüzyılın başındaki kâmil insan demekti. Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v) müceddid hakkında şöyle buyurmuştu:

“Şüphesiz Allah Teâlâ, bu ümmet için her yüzyılın başında onlara dinlerini yenileyecek kimseler gönderir.”224

Millî Mücadele Yıllarında İrşad

Muhammed Diyâeddin hazretleri, mürşidi Şeyh Fethullah’ın (k.s) vefatından on yıl kadar önce insanları irşat etmeye başlamıştı.

Mürşidinin vefatıyla hız kazanan irşad yılları, aslında Anadolu insanının en zorlu yıllarına tekabül ediyordu.225

1914’te başlayan ve dört yıl, üç ay, on bir gün süren 325.000 Türk’ün şehid olduğu Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ve İstanbul’da “Avrupa ve Batı Cephesi”, Sarıkamış ve Erzurum’da “Doğu Anadolu Cephesi”, Mısır ve Süveyş Kanalı tarafında “Kanal Cephesi”, Balkanlar ve Galiçya cepheleri, Arabistan ve Rusya cepheleriyle bütün yurdu sarmıştı. O yıllar “Millî Mücadele yılları”ydı.226

Siyânüs’te Yaşananlar227

Muhammed Diyâeddin hazretleri Rus ve Ermeni zulmünün yaşandığı 1333’lü (1915) yıllarda Hizan’da ikamet etmekteydi.228

Ama gerektiğinde medresede, tekkede, dergâhta, halkın arasında ve Bitlisliler’le hep bir aradaydı; onların yanındaydı, hatta cephedeydi. Bu mücadeleler sırasında dervişleri ve sûfîleriyle birlikte o da savaştı. Kardeşi Muhammed Said ile Muhammed Eşref gibi ileri gelen müridleri ve pek çok sûfîsi de şehid oldu. Katıldığı bir çarpışma sırasında Hazret’in sağ koluna top mermisi isabet etti. Bitlis Askerî Hastanesi’nin hekimleri kolunun kesilmesi gerektiğini, aksi halde rahatsızlığın bütün vücuda yayılabileceğini söylediler. Bu yüzden onun sağ kolunu kesmek zorunda kaldılar.

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin yeğeni Molla Abdurrahman’ın oğlu Şeyh Ma‘sûm şunları anlatıyor:

“Rus ve Ermeniler’e karşı bir grup askerle birlikte cephedeydim. Karlı bir kış günüydü. Akşama bir saat vardı. Amcam Muhammed Said ile birlikte gelen askerleri karşıladım. Amcama,

‘Nereye gideceksiniz?’ diye sordum. Amcam,

‘Düşman askerleri bu gece müslümanların bulunduğu köye saldıracaklarmış. Orayı müdafaa etmek için gidiyoruz’ dedi.

Ancak gidecekleri köyde düşman askerleri çoktu ve kuvvetliydi. Böylesi bir durumda amcamın geri duramayacağını bildiğim için yalvardım:

‘Sizler burada benim yerime kalın. Ben oranın müdafaası için gideyim’ dedim. Fakat bu isteğim hiç kabul görmedi. Amcamlar acele ettiler ve hemen yola koyuldular. Akşam üzeri köye yetiştiler. Kadın ve çocukları tahliye ettiler. Gerçekten gece yarısına doğru düşman askerleri de köye geldi. Sokak savaşı başladı. Pek çok insanımız şehid oldu. Amcam da düşman askerleriyle kıyasıya çarpıştı. Ancak düşman kurşunları onu da şehid etti. Hayatta kalan bazı arkadaşları onu cepheden kurtarmıştı. Ama sabahın erken saatlerinde şehadet şerbetini içti.

Cenazenin bulunduğu yere gittim. Amcam Muhammed Diyâeddin hazretlerine haber gönderdim. Durumu kendisine anlattım. Artık güneş iyice yükselmişti. Amcamın, bazı atlılarla birlikte geldiğini gördüm. Yanıma kadar yaklaştı ve,

‘Muhammed Said şehid mi oldu?’ diye sordu.

‘Evet’ dedim.

‘Önden mi vuruldu, arkadan mı?’ dedi.

‘Önden vuruldu’ diye cevapladım.

Amcam Molla Muhammed Diyâeddin hazretleri sevindi. Cenazenin yanına gitti. Kurşunun önden isabet ettiğini görünce şöyle dedi:

‘Allah’a hamolsun, demek ki kardeşim düşman askerlerinden kaçmamış, Seydazâdeler bir şehid daha verdikleri için Allah’a şükürler olsun!’”

Muhammed Diyâeddin hazretleri bu mücadele yıllarında gösterdiği olağan üstü gayretleriyle sadece Bitlisliler’in değil Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da dikkatini çekti. Mustafa Kemal Paşa, kendisine bir mektup göndererek gösterdiği üstün gayretlerinden dolayı tebrik ve takdirlerini de sundu. Şöyle diyordu Gazi Mustafa Kemal Paşa mektubunda:

“Nurşinli meşâyih-i izâmdan Şeyh Diyâeddin Efendi hazretlerine!

Birinci Dünya Savaşı süresince, zât-ı fazilânelerinizin, Osmanlı ordusu adına yerine getirmiş olduğunuz üstün hizmetlerinizden ve hilâfet ve saltanat merkezine göstermiş olduğunuz bağlılığınızdan dolayı takdirlerimi sunuyorum. Bu yüzden zât-ı âlinize pek ziyade hürmetim vardır.

Bugün hilâfet makamının, Osmanlı saltanatının ve mukaddes vatanımızın, düşmanlarımız tarafından nasıl rencide edilmekte olduğunu ve doğu vilâyetlerimizin Ermeniler’e nasıl hediye edilmeye çalışıldığını, bu konuda (düşman devletlerinin) ne kadar ısrarcı oldukları tarafınızdan pekâlâ müşahede edilmektedir.

Millete istinat etmeyen İstanbul hükümeti, düşman saldırıları karşısında çok âciz kalmaktadır. Milleti ve memleketi müdafaa etmekte zayıf kalmıştır. Bu sebeple, milletimizin mevcudiyetini, varlık ve birliğini, bütün cihana göstermek ve hukukumuzun bazı kişisel kararlarla imha edilmesine izin vermeyeceğimizi anlatmak maksadıyla, sadece beni övmeye yarayan resmî makam ve sıfatlarımdan tecerrüt ettim. Millet içinde ve milletle birlikte çalışmaktan başka çare görmedim. Bu sebeple askerlikten istifa ettim.

Her tarafta meydana gelen elim hadiseler sebebiyle, millî ve vatanî cemiyetlerin üyelerinden oluşan insanlarımız, Erzurum’da düzenlenen bir kongre ile ‘Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’ni meydana getirdiler ve millî birliği temsil heyeti oluşturuldu. Bu hususa dair beyannâme ve düzenlemeleri zât-ı âlinize takdim ediyorum.

Zât-ı fazilâneleri, cemiyetimizin en muhterem âzası olduğunu düşündüğümüz ve mukaddes maksadımızın tahsil edilebilmesi için, hamiyet ve gayretlerinizin o civarda şekillendirilmesine ve muzır düşman teşkilâtının izalesine harcanmış olacağından hiç şüphem yoktur.

Birkaç güne kadar, Batı Anadolu ve Rumeli vilâyetlerinden gelecek olan üyelerimizle Sivas Kongresi’ni düzenleyeceğiz. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla ve Peygamber-i Zîşanımız’ın feyiz ve şefaatiyle bütün milletimizin bir noktada birleşeceğini ve hukukunu müdafaaya kadir olacağını bütün dünyaya göstereceğiz.

Pek yakında ise Meclis-i Meb‘usan’ımızı açtırmak ve millete dayanan kuvvetli bir hükümeti iktidara geçirerek vatanın selâmetini temin etmek müyesser olacaktır.

Bu vesileyle muhabbet ve hürmetlerimin kabulünü rica ve o bölgedeki bütün vatandaşlarıma selâmlarımı ithaf ederim, efendi hazretleri.”229

Sâbık 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal

Büyük Cihad

Muhammed Diyâeddin hazretleri toplumun mânevî dinamiklerindendi. İnsanlara yol gösteren, örnek olan, halkı her zaman ve zeminde ayakta tutan mânevî bir rehberdi. O, hem zâhir hem bâtın düşmanları ile çarpışan bir mücahiddi. Cihadın her çeşidinde öndeydi.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir savaş dönüşünde, “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz” buyurmuştu. Sahâbe-i kirâm,

“Ey Allah’ın Resûlü! Büyük cihad ne demektir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) onlara,

“Büyük cihad, Allah’a güzel kulluk yapmak için nefsinizle vereceğiniz mücadeledir” buyurdu.230

Muhammed Diyâeddin hazretleri, kardeşi Muhammed Said göğsünden vurularak şehid olunca şöyle demişti:

“Allah’a hamdolsun, demek ki kardeşim düşman askerlerinden kaçmamış, Seydazâdeler bir şehid daha verdikleri için Allah’a şükürler olsun!”

Hazret’in Sohbet Meclisleri

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin halk arasında bilinen adı “Hazret” idi. Nurşin’in Siyânüs köyünden yükselen irşad, her tarafı kuşatmaktaydı. Belki görünüş itibariyle küçücük bir köydü, ama Bitlis, Muş, Van yoluyla kuzeye; Baykan, Şirvan, Siirt yoluyla güneyden Şam’a uzanan merkezî bir konumdaydı.

İşte Hazret de Nurşin’in Siyânüs köyünde bir mescid ve medrese kurmuştu. Orada kimler yoktu ki…

Baykan’ın Bilvânis köyünden Seyyid Muhammed hazretleri.

Suriye sınırında bulunan Hazne köyünden Ahmed Haznevî hazretleri.

Hizan’dan Muhammed Selimî hazretleri.

Karaköy’den Mevlânâ Mahmud hazretleri.

Molla Mezin adıyla bölgede meşhur olan Muhammed Emin hazretleri.

Verkânis köyünden mürşidi Fethullah Verkânisî hazretlerinin oğlu Alâeddin Verkânisî hazretleri.

Zokaydlı Mahmud hazretleri.

Nesle köyünden Şehâbeddin Neslevî hazretleri.

Seyda-i Tâhî hazretlerinin sohbetlerini derleyen halifesi Molla İbrahim Çokreşî hazretlerinin oğlu Abdurrahman Çokreşî hazretleri.

Esbatın köyünden Hacı Abdülkerim hazretleri.

Hurt köyünden Mevlânâ Yusuf hazretleri.

Boğ köyünden Molla Hâlid hazretleri.

Eberli İbrahim b. Şeyh hazretleri.

Ve daha niceleri.

Bedîüzzaman Said Nursi hazretleri (r.a) Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, Nurşin medreselerini, dergâhını, mescidlerini ve başındaki büyüklerini senâ ederek şu tesbitte bulunuyor.231

“Eğer dilersen Nurşin köyündeki Seyda’nın meclisine git, bak!… Orada fakir kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbiseleri içinde nice meleklerin kudsî bir sohbet meclisi kurduklarını göreceksin. Sonra yine Paris’e git, bak!… Oradakilerin en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan elbisesi giymişler ve ifritler adam sûretinde görüntü vermektedir!…”

İşte Bilvânisli Seyyid Muhammed hazretleri zaman zaman oğlu Abdülhakim’i de yanında getirir, onun da Siyânüs Dergâhı ve Medresesi’nden istifade etmesini sağlardı. Abdülhakim de o sohbet meclisinin mâneviyatından teneffüs ederdi. Abdülhakim’in henüz üçüncü gelişiydi. Hazret Muhammed Diyâeddin hazretlerinin dikkatini çekti. Hazret,

“Bu çocuk kimdir?” diye sordu. Sûfîler,

“Bilvânisli Seyyid Muhammed’in oğludur. Adı Abdülhakim’dir” dediler. Hazret,

“Bu çocuk, gelecekte büyük bir zat olacaktır” buyurdu.

Gerçekten emareler de bunu gösteriyordu.

Bir kış günü Abdülhakim, Siyânüs Mescidi’nden çıkınca Hazret Muhammed Diyâeddin hazretlerinin peşi sıra gitmiş ve şöyle demişti:

“Ey Allahım! Bu kulunun bastığı yere ben de basıyorum. Onun huyunu bana nasip eyle!”

Hazret de onu böyle görünce yanına çağırmış ve kendisine bol bol dua etmişti.

Hazret Muhammed Diyâeddin hazretleri Suriye’nin Hazne köyünden Siyânüs’e gelen ve Hazret’i kendisine mürşid-i kâmil kabul eden Hazneli Ahmed’i ise daha farklı yönlerden geleceğe hazırlıyordu. Hazret bir defasında Ahmed Haznevî hazretlerine şu tavsiyede bulunuyordu:

“Molla Ahmed! İnsanoğlu zerre kadar nefsânî özellikler taşısa, yine de Allah’a vâsıl olmuş sayılmaz.”

Muhammed Diyâeddin hazretleri çok sohbet ederdi. Âdeta sohbet âşığıydı. Yanında sohbet edecek büyükler olmasa bile, çocuklara sohbet ederdi. Hanımı Medine validemiz bu duruma bir türlü anlam verememiş ve şöyle sormuştu:

“Efendim! Bu çocuklar sohbetten ne anlasınlar, henüz beş altı yaşlarındalar!” Hazret,

“Medine ben de biliyorum, bu yaştaki çocuklar açıkça bir şey anlamaz. Ama Allah’ın rahmeti mutlaka iner. Onlar günahsızdır. Sâdât-ı kirâmın himmeti ve bereketi hissedilir. Zaten sohbetteki gaye de budur; Allah’ın rahmetinden, sâdât-ı kirâmın himmet ve bereketinden istifade etmektir. Ben de bunu istiyorum. Yoksa boş yere konuşmak değildir” buyurdu.

Bu anlattıklarımız sadece onun meclisinde yaşanan birkaç güzel örnek… Hiç şüphesiz hepsi bu kadar değil. Ancak pek azı yazıya geçirilmiş. İşte onlardan bir kısmı…

Özlü Sözlerinden Örnekler

Kavak ağacının yeryüzünde yükseldiği gibi nefsini yenmiş kişiler de mânevî âlemde yücelirler. Yolumuzun büyükleri olan sâdât-ı kirâmın ahlâkı çok yücedir, kıymetlidir. Kim onların yanına gider ve sohbetlerine katılırsa, ahlâkı her ne kadar aşağılarda olsa bile yükselir. Büyüklerimiz, “Dünyaya bağlanan insanlardan aslandan kaçtığınız gibi kaçın” buyururlardı. Hayatta hırsızlık yapmayan ve hırsızlık yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyen bir tüccar, şayet birkaç günlük de olsa hırsızlarla bir araya gelse, onlardan olumsuz şeyler öğrenir. Sonra günün birinde o da hırsızlık yapmak isteyebilir.

Âlimler ağacın köklerine benzer. Ağacın kökleri çürümeye başlarsa meyveleri ve yaprakları da bozulmaya başlar. Dalları çürük olur. Ama ne zaman ağacın kökleri sağlam olursa, o zaman meyveler de sıhhatli olur, yaprakları güzel olur.

Hayatından Kesitler

Hazret zâhir ve bâtın ilmin birleştirilerek öğrenilmesini isterdi. Müridleri ve talebeleriyle Doğu Cephesi’nde savaşırken, içinde yer aldıkları bölüğün yer değiştirmesi gerekti. Gittikleri yerde müridleri, önce mutfak çadırını kurmaya başladı. Hazret onların yanına geldi ve,

“İlim öğrenen talebelerin seslerini işitemiyorum, bu çadırlar ne olacak?” diye sordu. Sûfîler,

“Efendimiz, bu çadırlar mutfak olarak kullanılacak” dedi.

Bunun üzerine Hazret, düşman ile savaşmanın gerçek hedefinin Allah’ın dinini yüceltmek olduğunu vurgulayan bir sohbet yaptı. Önce medrese olarak kullanılacak çadırın, ardından da mutfak çadırının hazırlanmasını söyledi. Bu davranışıyla ilme ve âlimlere ne kadar çok önem verdiği ortaya çıkıyordu. Hazret’in isteği yerine getirildi. Önce ilim meclisi oluşturuldu. Sonra da mutfak kuruldu ve Hazret savaşa, düşmanla mücadeleye yeniden başladı.

Hazret bir gün çok rahatsızlanmıştı. Mescide namaz kıldırmaya bile çıkamadı. Evinde istirahate çekildi. Bir akşam namazından sonra, sûfîlere haber gönderdi. Onları evine davet etti. Sûfîler çok sevindi. Herhalde Hazret, bize sohbet edecek diye düşündüler. Sûfîler ve mollalar evde toplandı. Zaten uzun bir süredir Hazret’i de görememişlerdi. Merakla bekleştiler. Ancak Hazret onlara hiçbir şey anlatmadı. Gelenler, neredeyse bir saat oturdular. Hazret onlara,

“Artık gidebilirsiniz” dedi.

Evden dışarı çıkanlar çok üzülmüşlerdi:

“Oysa ne kadar umutlanmıştık, hiç olmazsa sohbet eder diyorduk” diye aralarında konuşmaya ve, “Nasıl geldiysek işte o şekilde geriye dönüyoruz” diye hayıflanmaya başlamışlardı.

Onlar evden çıkarlarken Hazret’in hanımı Medine validemiz de konuşmalara tanık oldu ve çocuklarına şöyle dedi:

“Eyvahlar olsun! Ben sâliklerin yol aldığını düşünür, mânevî tasarrufun ne demek olduğunu bildiklerini zannederdim. Oysa onlar sadece zâhirde yapılan sohbeti sohbet olarak kabul ediyorlar. Ama onlar, Nakşibendî büyüklerinin terbiye usullerini hâlâ öğrenememişler.”

Hazret, Bitlis yakınlarındaki Ziyaret köyünde makam olarak bulunan Veysel Karanî hazretlerinin türbesini ziyarete gitmişti. Çevresindekilere,

“Dönemin alay beyi olan zatın mezarı nerede, biliyor musunuz?” diye sordu.232 Yanındakiler,

“Bilmiyoruz efendim” dediler.

“Nasıl bilmezsiniz? O bu bölgenin hâkimiydi. Aşiret reisi idi. Kapısında el pençe divan duran nice hizmetçileri ve adamları vardı, çok meşhurdu.” Etrafındaki insanlar,

“Efendim duymadık, mazur görün” dediler.

Hiç şüphesiz burada Hazret’in, insanlara anlatmak istediği bir konu vardı ki onu da şöyle açıkladı:

“Peki sizler, Veysel Karanî’yi tanıyor musunuz?”

“Nasıl tanımayız efendim onu!’ dediler. Hazret,

“Doğrusu sizlere şaşıyorum. Veysel Karanî deve çobanıydı. Sizler, bir çobanı tanıyorsunuz, ama devrin hâkimi olan alay beyinin adını bilmiyorsunuz. Hem Veysel Karanî vefat edeli binlerce yıl olmadı mı? Oysa alay beyi on-on beş yıl önce ölmüştü.”

İnsanlar Hazret’e verecek bir cevap bulamadı. Hazret onlara şöyle dedi:

“Veysel Karanî her ne kadar deve çobanı da olsa, Allah dostu bir veliydi. Tâbiînin büyüklerindendi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) onu övmüştü. O Allah’ın dostuydu. Allah’ın dostluğunu kazanan insanlar unutulmaz. Bakın, bugün bile onun makamı olan bu yere yüzlerce insan akın akın geliyor. Kıyamete kadar bu ziyaretler devam eder. İnsanlar günahlarına tövbe etmek ve Allah’ın rızâsını kazanmak için bu ziyaretgâha gelirler. Onu vesile kabul ederler. Çünkü o, Allah’ın sevgisini kazanmış bir kişidir. İsmi onun için unutulmamıştır. Aksine onun adı hep yücelmiştir. İşte velîler böyledir. Ama alay beyi olan zat unutulup gitmiştir. Zira insanlar, dünya dostu olan kişileri çabucak unutur. Hiç hatırlayamazlar. Çünkü onların özellikleri gelip geçicidir.”

Hazret, son yıllarını Siyânüs köyünde geçirdi. Vefatından bir yıl kadar önceydi. Bir gün sûfîlere, artık ikamet yerini Nurşin’e taşıyacağını söyledi. Sûfîleri buna çok üzüldü. “Nasıl bu fikrinden döndürebiliriz, köyümüzde kalmasını nasıl sağlayabiliriz?” diye düşünmeye başladılar.

“Bizleri bırakıp gitmeyin efendim” diye çok yalvardılar, ama olmadı. Hazret bir kere karar vermişti.

Bu defa Hazret’in hanımı Medine validemizi aracı yaptılar.

“Siz bari engel olun, Hazret bizleri bırakıp gitmesin, biz onun yokluğuna dayanamayız” dediler.

Hazret’in hanımı da onlara söz vermiş bulundu.

“Olur, o gelince ben kendisinden istirham ederim” dedi.

Hazret evine geldiğinde Medine validemiz,

“Efendim! Ben Hazret’i çok merhametli bilirdim” diye söze başladı. Hazret,

“Medine ne oldu? Seni bu konuda şüpheye düşüren nedir?” diye sordu. Medine validemiz konuyu Hazret’e açtı:

“Bak, Siyânüslüler senin bırakıp gitmene razı olmuyor, çok üzülüyorlar. Onları bu halde bırakıp nasıl gideceksin? Sana bu kadar kişiyi, özellikle Bilvânisli seyyidleri aracı olarak gönderdiler. Bunlara yazıktır. Siyânüslüler senin yokluğuna dayanamaz helâk olurlar” diye ikna etmeye çalıştı. Hazret,

“Hayır, Medine! Onlar davalarında samimi değiller. Söyle bakalım, kaç kişi üzüntüsünden helâk oldu? Allah’a yemin ederim ki onlar yalan söylüyorlar, hile yapıyorlar. Hiç de o kadar üzülecek değillerdir. Şunu iyi bil, burada bir tane bile Seyda-i Tâhî’nin müridi kalmış olsa, onları asla terketmem” dedi.

Son Günler

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin halifesi Şeyh Alâeddin (k.s) mürşidinin dünyadaki son günlerini şöyle anlatıyor:

“İrşad gezegenin kutbu, âşıkların sultanı, Allah’a vâsıl olanların kılavuzu, yok olmaya yüz tutmuş şer‘î ilimlerin ihya edicisi, Nakşibendî yolunu sağlam temellere dayandıran Hazret Muhammed Diyâeddin, Allah’ın lutfu ile kemal mertebelerini tamamladıkça ve dünyanın cezbedici görüntülerinden tamamen gönlü uzaklaşınca, artık Allah’ın huzuruna gitme özlemini dile getirmeye başladı. Zaman zaman buna işaretler verdi, sohbetler etti, bazı davranışlarda bulundu.

Vefatından bir yıl önceydi…

Hınıs yolculuğu sırasında şöyle dedi:

‘Hınıs’a gidelim. Seyda-i Tâhî hazretlerinin gerek yazın gerekse kışın kaldığı gezdiği yerleri görelim, belki böyle bir fırsat bir daha elimize geçmez.’

Gerçekten Hazret, bu yolculuğu sırasında Seyda-i Tâhî hazretlerinin hatme, teveccüh ve sohbet yaptığı her yerde bir süre kaldı. Özlem ve hasret giderdi. Uğradığı yerlerde hep Seyda-i Tâhî’ye duyduğu sevgiden bahsetti. Hepimiz, onun ne kadar yanık bir yürekle hadiseleri anlattığına tanık olduk.

Vefatından iki ay önce Garsan köyündeki yeğeni Şeyh Ma‘sûm’a haber gönderdi:

‘Gel de sen ve ben birlikte günahlarımıza tövbe edelim’ dedi.

Şeyh Ma‘sûm yanına gelince âdeta vedalaşır gibi ona sarıldı, kendisine din ve dünya ile ilgili pek çok tavsiyede bulundu. Bu tavsiyelerinde artık onu bir daha göremeyebileceğini ima etti. Nitekim de öyle oldu. Şeyh Ma‘sûm bir dahaki sefere Nurşin’e geldiğinde Hazret vefat etmişti.

Bilindiği gibi sevgili Peygamberimiz (s.a.v) vefat edeceği yıl, sık sık dinî konulardan bahsetmiş, pek çok sahâbîyi ikaz etmiş, insanlara ziyadesiyle tavsiyelerde bulunmuştu. Âdeta ashabıyla vedalaşmıştı.

Son zamanlardaki bir sohbetinde şöyle buyurdu:

‘Olanca gücünüzü ve bütün gayretlerinizi Nakşibendî sâdâtının mânevî nisbetine sahip olmak için harcayın. Bu mânevî irtibat her türlü mücevherden daha değerlidir. O, sizin beldenizden ve sizin elinizden alınmadan kıymetini bilin. Eğer onu bir gün kaybederseniz, bir daha Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri gibi bir zat bulunmaz ki, onu alıp tekrar getirsin ve size versin. Onun için kıymetini bilmelisiniz.’

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) son yılında yaptığı gibi Kur’an’ı, diğer günlere nazaran çok daha fazla okurdu. Çoğu zamanını hadis kitaplarını okumaya, büyük velîlerin hayatlarını incelemeye vermişti. Bu okuduklarından da bizlere sık sık sohbet ediyor, okuduklarını yanındakilere anlatıyordu. Âdeta onların sıfatları ile sıfatlanmış gibiydi ve sanki bu dünyada değildi.

Ağır hastalığına ve şiddetli ağrılarına rağmen Hazret, bilincini hiç kaybetmemişti. Sık sık bütün aile fertlerine ve diğer sûfîlerine dosdoğru yol İslâm’dan ayrılmamaları gerektiğine dair sohbetler etti. Sâdât-ı kirâmın öğrettiği âdâba uymalarını ve bütün bunları yaparken de niyetlerini sadece Allah rızâsı için düzeltmeleri gerektiğini tavsiye etti.

Hazret, ölümün giderek yaklaştığı o saatlerde Allah Teâlâ ile baş başa kalmayı tercih ediyordu. Her ne kadar sûfîler yanına girmek istese de bunu reddetmiyor, ama onlara şöyle diyordu:

‘Buyursunlar gelsinler, fakat beni çok konuşmaya zorlamasınlar.’

Hazret, son demlerini yaşadığı zamanlarda nurlu nazarlarını hep gelenler üzerinde dolaştırır, onları tek tek süzerdi. Nitekim bazı müridleri gözlerini onun gözleri hizasına getirince gözlerini kapatmalarını ve rabıta yapmalarını isterdi. Bir defasında bana,

‘Şu anda biri sağ diğeri sol göğsümde yükselmekte olan iki nurânî sütun görüyorum’ dedikten sonra bir müddet sustu. Şehadet parmağını yukarı doğru kaldırdı ve,

‘O, Allah’a doğru yükseldi’ buyurdu.

Dünya hayatındaki son günün seher vaktiydi. Odasındaydık. Sabah namazı vakti henüz olmamıştı. O güne kadar okumayı alışkanlık haline getirdiği “Seyyidü’l-istiğfar”233 duasını okuyup okumadığını kendisine sordum:

‘Tam olarak hatırlamıyorum’ dedi. O zaman,

‘Peki ben sesli olarak okuyayım mı?’ diye sordum.

‘Evet’ dedi.

Okudum, o da tekrar etti. Bir ara misvak kullanmak istedi. Kısa bir müddet misvak kullandı, ama daha fazla devam edemedi, gücü yetmedi. İki kez ben misvakı elime aldım, dişlerini misvakladım.234 Artık her sözünün sonunu ‘lâ ilâhe illallah’ diyerek tamamlıyordu.

Hazret’in o sırada bilinci yerindeydi, ama takati yoktu. Yanına gelenlere oturmaları için başıyla yer gösteriyor, gelenleri ise tanıyordu.

Vuslat vakti yaklaştıkça Hazret’in yüzündeki nur sanki daha da artıyordu. Hatta son anlarında yanakları al al olmuştu. Çehresinde âdeta tatlı bir tebessümle ölümü karşılıyordu. Ayrıca pek çoğumuz onun sağlığının düzeldiğini düşünmeye başlamıştık.

Son nefesini vereceği sırada yüzünde ve alnında ayın on dördü gibi bir nur parlıyordu. Bu nuru orada bulunan her sûfî görmüştü. Vefat edeceği sabah erken saatlerde odanın içine dünyada eşi ve benzerini daha önce hiç hissetmediğimiz bir koku yayılmıştı. Bu koku giderek arttı. Hatta dışarıdan onu hissedenler oldu. Öyle ki Hazret’in son anlarda verdiği her nefesi, yıkanırken her âzası, toprağa konulan bütün bedeni bu güzel kokudan pay almış ve o güzel kokuyu etrafa yaymıştı.

Muhammed Diyâeddin hazretleri 27 Receb 1341 (15 Mart 1923) Cuma günü sabah namazından sonra altmış yedi yaşında vefat etti. Cenazesini Molla Abdullah Ba‘lekî ile Molla Abdülkerim Tertûbî ve bazı sûfîleri yıkadı. Vasiyeti üzerine Nurşin’de medfun bulunan babası Seyda-i Tâhî hazretlerinin mezarının yanına defnedildi.235

Allah Teâlâ rahmet eylesin…

Eserleri

A) Mektûbât

Muhammed Diyâeddin hazretlerinin irtibat halinde bulunduğu kişilere yazdığı mektuplar, halifesi Şeyh Alâeddin Verkânisî hazretleri tarafından kaleme alınmıştır.

İhtimal, Alâeddin Verkânisî hazretleri, Hazret’in mürşidi olan Şeyh Fethullah Verkânisî hazretlerinin de oğlu olması sebebiyle bu yolda elde ettiği çok kıymetli maddî ve mânevî ilimlerdeki konumundan dolayı, Hazret’in diğer halifeleri arasında çok daha önemli bir yeri vardı.

Hazret’in halifesi ve yolumuzun ondan sonraki imamı Ahmed Haznevî hazretleri de Şeyh Alâeddin hazretlerine236 yazdığı bir mektubunda şöyle diyor:

“Üstâd-ı Âzam’ın (Seyda-i Tâhî hazretleri), Hazret’in (Muhammed Diyâeddin hazretleri) bütün mektuplarını bu miskine yazması kendisinden rica olunur. Bunu yapmakla büyük bir sevaba kavuşacaktır. Zira bahsedilen eserlere çok ihtiyaç vardır. Eğer Üstad’ın mânevî yardımı olmazsa, Hazret’in bu fakire tevdi ettiği irşad yükü gerçekten ağırlaşmış olacak ve onun himmeti olmazsa bu yükün altından kalkamayacaktır.” 237

Bilindiği gibi Şeyh Alâeddin hazretleri, Seyda-i Tâhî hazretlerine ait olan Âdâb-ı Fethullah adlı eserin de yayımlanmasına vesile olmuş büyük bir âlimdir.

Mektûbât-ı Hazret’ten Seçilenler

İnsan Ne Zaman Aziz Olur?

Ey kardeş! Mektubunda, “Virdlere devam ettiğim halde, kendimde mânevî bir terakki (yükselme) hissedemiyorum. Günbegün gerileme görüyorum. Bu yüzden üzülüyorum. O üzüntünün eseri de her işime yansıyor” diye yazmışsın. Ey kardeşim! Hayır olan, Allah’ın seçtiğidir.

Hâfız-ı Şîrâzî’nin dediği gibi:

“Tasavvufta sâlikin karşılaştığı her şey, onun için hayırdır.

Doğru yolda bulunan ey gönül, o yolda bulunan doğru yoldan çıkmış değildir.”

Emre uymaktan başka bir çare yoktur. Müridin gayesi budur. Yoksa mânevî makamları elde etmek değildir. Zira hayır olan emre uymaktır. Eğer mürid bu şekilde davranırsa, kendisinin hiç haberi olmadan terakki eder. Bu yolda ilerler. Şayet böyle düşünmezse, kendisinde bir ilerleme gördüğünü düşünse bile, onda hayır yoktur. Belki tehlike vardır.

Sa‘deddin-i Kâşgarî hazretlerinin halifesi Muhammed Rucî şöyle diyor:

“Bu yola giren kişinin gayesi, sâlih amel işlemektir. Çünkü bu dünya hayatı, Allah için yapılan iyi amellerin karşılığının verileceği bir mükâfat yeri değildir. Büyüklerimizin ve âlimlerimizin tecrübesi de böyledir.”

Öyleyse sen de bu yolun erleri gibi çalış, onlar gibi amel işle. Dünyada yaptığın iyi işlerin karşılığı âhirette çoktur. Sâlike görünen huzur ve keşifler, acele olarak elde edilen küçük şeylerdir, çocukların elindeki çerez misalidir, onlara itibar etme. Şu halde müridin, verilen görevlerini tam olarak yerine getirmesi, ibadetten başka bir gayeyi düşünmemesi gerekiyor. Bütün bu açıklamalar yanında perverde,238 yaşadığın böylesi bir durumun mânevî yükselmenin tâ kendisi olduğunu sana söylemek ister. Zira müridin bu yolda ilerlediğinin bir göstergesi, kendi nefsini noksan bilmesidir. Nitekim,

“Nefsini bilen rabbini de gerçekten tanır” denilmiştir.

Burada nefsi bilmek demek, kendi nefsini noksan görmek, kendisinin kâmil olmadığını bilmek demektir. Böyle olan kişi ise rabbini bilir. Öyleyse sâlikin, nefsinin noksanlığı ne kadar artarsa, o oranda, Allah’a mânevî olarak yaklaşması da artar. Çünkü yüce Allah, yücelik vasfıyla, kul ise eksiklik sıfatıyla bilinir. Bundan daha büyük ne olabilir? Mürşidimiz de şöyle demiştir:

“İbadete çalışıp, Allah’ı talep etmekten başka, hiçbir şeye gıpta etmem.”

Bunun anlamı şudur: Allah’ı talep etmek, O’nun yolundaki bütün güçlüklere katlanmaktır. Bir müridin, sâdât-ı kirâma intisap ettiği için nefsini kötü görmesi ve nefis ezildikçe gönül huzuru hissetmesi her şeyden yüce, daha aziz ve şereflidir. Allah Teâlâ, Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabına salât ve selâm eylesin.239

Ağaçlar Bizimle Konuşur mu?

Hiç şüphesiz bu yolun esası, pâk sâdât-ı kirâmın da söylediği gibi ihlâs, muhabbet ve mürşide teslim olmaktır. Sâlikte bu üç şey varsa, kendisinde keşif, keramet gibi çeşitli haller olmasa bile zararı yoktur. Öyleyse mürid, bu üç hususun elde edilmesi için çalışmalıdır. Eğer müridde bunlar varsa, müslüman olmanın en büyük maksadı olan istikamet de kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şairin dediği gibi:

Her ne noksan ve suç varsa,

Bizim düzensiz duruşumuzdandır.

Yoksa senin hediye ettiğin elbise

Kimsenin boyuna kısa değildir.

Evet, mürid, kendisini mürşide tam olarak teslim etmelidir. Mürşidinin zamanı gelince müridine lâzım geleni yapacağını bilmelidir. Nakşibendî yolunun büyükleri, müridlerine çeşitli amelleri tavsiye ederken pek çok meseleyi göz önüne alırlar. Asıl maksatları ise, Allah’ın rızâsını talep etmektir. Bu gayeden başka bir şeyi düşünmezler. Müridlerden biri şeyhine,

“Ben falanca yere gittim. Oradaki bütün ağaçlar, bitkiler benimle konuştular” dedi. Şeyhi de ona şu cevabı verdi:

“Doğrusu sana şaşıyorum, ben senin terbiyeni üstlenmişken, böylesi bir durum senin üzerinde nasıl meydana geliyor? Bir yanlışın var, günahlarından tövbe etmelisin. Tekrar oraya git, ağaç ve bitkilerden hiçbir kelime işitmiyorsan, dosdoğru yoldasın demektir.”

Virdlerini sana anlattığımız gibi yerine getir. Mürşid rabıtası ile meşgul ol. Sende aşırı istek meydana gelirse, kalp huzurunun olup olmadığına dikkat et. Bu huzura nefsânî duyguların karışmaması için, gönül sâfiyetini koru.

Sana ve bütün sûfîlere selâm ederiz. Allah için yapacakları amellerde pek çok fayda elde edeceklerini, sayılamayacak kadar nimete kavuşacaklarını iyi bilsinler. Hatme yapmaya, mürşid-i kâmilden bahsetmeye, dinî sohbet yapmaya devam etsinler. Allah’ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabı üzerine olsun.240

Yardım

Allah yolundaki kardeşim Molla Muhammed Emin’e…

Allah onu sevdiği ve razı olduğu şekilde sevsin.

Perverde size, ev halkının küçük ve büyüklerine, yanınızda bulunan dostlara, size ve onlara dua edip selâm eder. Sizden de Nurşin’deki merkadi ziyaret ettiğiniz zaman duanızı talep eder. Allah’a karşı takvâlı olmanızı, O’nun emirlerini yerine getirmenizi, tasavvufî âdâba riayet etmenizi, seher vakti ibadetlere kalkmanızı tavsiye eder. Çünkü mevlâya yönelmekten, O’nun razı olduğu işlere çalışmaktan başka hiçbir çıkar yol yoktur.

Yanınızda bulunanlara selâm eder, dualarınızı bekleriz. Hidayete tâbi olanların üzerine selâm olsun.241

B) Halifeleri

Alâeddin Verkânisî.

Karaköylü Mahmud.

Molla Muhammed Emin.

Mahmud Zokaydî.

Muhammed Selimî Hizânî.

Şehâbeddin Neslevî.

Abdurrahman Çokreşî.

Molla Abdülkerim Esbatınî.

Yusuf Hurtî.

Molla Abbas.

Molla Hâlid Boğî.

İbrahim b. Şeyh Eberî.

Abdurrahman b. Şehâbeddin.

Molla Hâlid Goğasî.

Ahmed Haznevî (Şah-ı Hazne) (Allah hepsinin kudsiyetini artırsın).

Ondan sonra yolumuz “Şah-ı Hazne” diye tanınan Ahmed Haznevî hazretleriyle devam etti.

Şimdi onu tanıtacağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s