MUHAMMED MA‘SÛM (k.s)

MUHAMMED MA‘SÛM (k.s)

İlâhî İkram

Muhammed Ma‘sûm hazretleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğluydu. Bu yolun sapasağlam bir kolu ve takvâ sahibi imamıydı. Şeriat ve hakikat ilimlerinin sertacıydı. Ona hem Hz. Ömer (r.a) neslinden olduğu için hem de hak ve bâtılı birbirinden ayırt ettiği için “Fârûkî” deniliyordu.

Muhammed Ma‘sûm hazretleri Allah’ın özel dosluğu için seçilmiş kuluydu. Onun elini tutan ise kurtulurdu. Bu yüzden kendisine “Urvetü’l-Vüskâ” denildi. Bu, insanları Allah yoluna davet eden güvenilir imam demekti. Zira o, nesli ve özellikleri ile bu sıfata lâyıktı ki, babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle demişti:

“Muhammed Ma‘sûm’un dünyaya gelişi benim için çok anlamlıdır. Onun doğumuyla mürşidim Muhammed Bâkî-Billâh hazretlerini buldum. O, Muhammedî velâyete yetenekli olarak doğdu. O, Allah’ın sevdiği kişilerdendi.”

Muhammed Ma‘sûm hazretleri doğumuyla velâyet nurunu üzerinde taşımaya başladı. Anne sütüyle beslendiği ilk günler bir ramazan ayı idi. Ne yaptılarsa anne sütünü almadı. Sanki o da oruç tutmuştu. Üç yaşına geldiğinde akranları arasında iken de şöyle diyordu:

“Yer benim, gök benim, şu benim, bu benim, şu duvar benim, her şey Hak’tır.”

Tüm bunlar, Allah’ın varlığı ve birliğini (vahdâniyyet/tevhid) ispatlayan sözlerdi. Bu sözleri hayatıyla da doğruladı.

Üç ay içinde Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Zâhirî ilimlerde ilerledi. Tasavvufun inceliklerine vâkıf oldu. Bu yolun en önemli özelliği olan irfan ilmini babasından tam olarak aldı. O her haliyle mükemmel ve kâmil bir velî gibiydi. Henüz çocuk yaşlarında bile şöyle diyordu babasına:

“Babacığım! Ben kendimi, kâinat zerreleri arasında dolaşan bir nur olarak görüyorum. Sanki evren, bu nur sayesinde güneş gibi parlıyor.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri de ona şöyle demişti:

“Evlâdım! Ümit ederim ki sen, zamanın büyük mürşidi olacaksın, bu sözümü unutma! Oğlum, senin yaratılışında Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) nurlu izleri var. Sende görülen bu özellikler, aslında onun eseridir.”

Muhammed Ma‘sûm hazretleri kısa sürede tasavvufî konularda yol aldı. Kurumuş toprakların suyu içtiği gibi, o da dinî ilimlerden kana kana içti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde devrin ummanı oldu. Henüz on altı yaşlarındaydı. Bir gün babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri mânevî âlemde gördüklerini şöyle anlattı:

“Dün sabah namazından sonra bir müddet murakabede158 bekledim. Ben de bulunan irşad yetkisinin alınıp, başka bir irşad yetkisinin verildiğini gördüm. O sırada bu görevin bir başkasına verilip verilmediğini düşündüm. Oğlum Muhammed Ma‘sûm’un böyle bir göreve getirilmiş olmasını çok isterdim. Aradan çok geçmedi. Kısa bir süre sonra oğlum Muhammed Ma‘sûm’a irşad yetkisinin verildiğini mânevî âlemde gördüm. Allah’a hamdolsun. Bu durumu, Allah Teâlâ’nın bir ihsanı ve ikramı olarak düşündüm.”159

Muhammed Ma‘sûm hazretleri babasının âhirete irtihalinden sonra insanları irşad etmeye başladı. Ünü her tarafa yayıldı. Onu duyanlar dergâhına yöneldi. Ruhlar âdeta onun mübarek korusuna girmek için yarıştı. Kâbe’nin etrafında dönen hacılar gibi, onun gönül dünyası etrafında dönüp dolaştılar. Ondan aldıkları mânevî güzellikleri hak bildiler. Hakk’ın emirlerini arzuladılar. Allah’ın kuldan istediği her işe, “Lebbeyk yâ rabbi! Emret, buyur Allahım!” diyerek sarıldılar.

Muhammed Ma‘sûm hazretleri böylece azgın nefisleri ıslah etmeye başladı. Hacıların Arafat’ta vakfeye durup Allah’a yöneldikleri, göz yaşı dökerek bağışlanma istedikleri, hac görevlerinin kabul edildiğine dair bir işaret almadıkça, “Ey rabbimiz! Buradan ayrılmayız” dedikleri gibi, Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin müridleri de onun dergâhından ayrılmadılar. Allah’ı zikrettiler. Mürşidlerinin varlığını nimet bildiler. Ondan yoksun olmaktan korktular.

Âdeta hacıların giydiği ihram gibi nurdan elbiseler giydiler. Dünyaya ait ne varsa gönüllerinden attılar. Benlikten arındılar. Allah’tan başka yönelecek hiçbir yerimiz yok dediler. Maksudumuz sensin, maksadımız sensin ey Rabbimiz dediler.

Hacıların Mina’da şeytan taşladığı gibi, Allah’a giden yolda kendilerine engel olacak ne varsa hepsini attılar. Nefis ve şeytanı taşa tuttular. Hırs, ihtiras, şan, şöhret ile dünyevî makam ve rütbe sevgisini gönüllerinden uzaklaştırdılar. Mürşidlerinin dergâhında hissettikleri ilâhî feyizlere yöneldiler. Gönül kâbesini tavaf ettiler.

Özel Buluşma

Muhammed Ma‘sûm hazretleri bir gün hac ibadeti sırasında yaşadıklarını, bazı müridlerine şöyle anlattı:

“Harem-i şerif’e gittim. Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmeye başladım. O anda çok kalabalık bir topluluk gördüm. Nur yüzlü insanlardı. Yanlarına yaklaştım. Kâbe’yi öpüp kokluyorlardı. Sanki ayakları yerde, başları gökyüzüne uzanıyordu. O anda mânevî âlemden bir ses duydum:

‘Onlar meleklerdir’ diye…

Artık Kâbe-i Muazzama bana sarılıyor, beni öpüyor gibiydi. Allah’ın lutuf ve ikramlarını hissettim. Ötelerin ötesi bana açıldı. Bu mânevî güzellik arttıkça arttı, bütün alanı kapladı, bütün eşyayı kuşattı. O zaman anladım ki bu mânevî güzelliğin sebebi, Beytullah’ın (Allah’ın evi) hakikatini idrak etmekte gizlenmişti. Çünkü o esnada ruhanî varlıkları gördüm. Onlar, Allah’ın huzurunda bekleşiyorlardı. Tıpkı bir sultanın huzurunda emir bekleyen hizmetçiler gibi…

Ben de öylece bekledim. Hac ibadetimi Arafat vakfesiyle tamamladım. Bana bir melek yazı getirdi. Yazıda şöyle deniliyordu:

‘Bu hac ibadeti âlemlerin rabbi tarafından kabul edildi.’

Daha sonra Medine-i Münevvere’ye geldim. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v) nurlu kabrinin yanında durdum. Âlemlerin efendisi pâk hücresinden çıktı. Bana yöneldi. Ellerine sarıldım…

İşte onunla özel bir buluşmamız oldu…

O zaman, yeryüzünden arş-ı a‘lâya kadar her şeyin iç yüzü bana göründü. Anladım ki bütün varlıklar, Muhammed Mustafa Efendimiz’e (s.a.v) muhtaçtır. O, sevilmiş olmak için ne gerekiyorsa onunla desteklenmiş ve sevilmişti. Bu yüzden her insan onu sevebiliyordu.

O vakit, Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) özel sohbet ettim. Bana bazı özel konular anlattı. Onları açıklayacak olsam, boynumu kesersiniz!… O an öyle şeyler duydum ki onları anlatamam.

Hemen yanıbaşında Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a) efendilerimizin kabirlerini ziyaret ederken de aynı şeyleri yaşadım. Üzerimde iki tane giysi vardı. Her biri bu mübarek zatlar tarafından hediye edilmişti. Çok mahzun oldum. Buradan ayrılmak istemedim, ağladım, üzüldüm. İşte tam onların yanından ayrılacağım esnada bana bir elbise daha verildi. Yemyeşil bir giysiydi bu… Bana,

‘Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) sana hediyesidir’ dediler.

Bu elbise, padişahların elbisesinden çok daha güzeldi. Başıma bir de taç giydirdiler. En güzel mücevherlerle süslüydü. Dünyada onun eşi ve benzeri olamaz.

Allah Teâlâ’ya hamdolsun. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm eylesin.

Cennetü’l-bakî Mezarlığı’nı ziyaret ettiğimde pek çok sahâbî, Ehl-i beyt ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) pâk zevceleri tarafından da mânevî yardımlar gördüm.

Tüm bunların sonucunda, onlarla benim aramda bir mânevî bağ oluştu. Daha sonra pek çok zuhurat meydana geldi. Bütün âlemi, yerden arş-ı a‘lâya kadar, nurumla aydınlanmış olarak gördüm.”

Himmetine Erenler, Kerametini Görenler

Himmet Yâ Hz. Kayyûm

Halifelerinden oğlu Muhammed Sıddık Fârûkî hazretleri anlattı:

“Bir yolculuk sırasında yol alırken dengem bozuldu. Attan düştüm. Ayağım atın üzengisine takıldı kaldı. At hırçınlaştı. Başını alıp hızla koşmaya başladı. Neredeyse ölecektim. O anda, ‘Himmet yâ Hz. Kayyûm!’ diye mürşidimden himmet istedim. Bir de ne göreyim! Mürşidim Muhammed Ma‘sûm hazretleri tam karşıma geldi. Atı durdurdu ve bana bakmaya başladı. Elimden tuttu, beni atıma bindirdi.”

“Yine bir defasında denize düşmüştüm. Yüzme bilmiyordum. O zaman da, ‘Himmet yâ Hz. Kayyûm!’ dedim. Mürşidimden himmet istedim. Mürşidim Muhammed Ma‘sûm hazretleri elimden tuttu ve kurtulmama vesile oldu.”

Biz Üzerimize Düşeni Yaptık

Muhammed Ma‘sûm hazretleri dervişleriyle birlikte dergâhta sohbet ediyordu. Bir ara eli kolu, koltuk altına kadar ıslandı. Oysa orada hiç su yoktu. Müridler bu duruma çok şaşırdı. Bazıları bunun sebebini sordu. Muhammed Ma‘sûm hazretleri şöyle dedi:

“Kardeşlerinizden biri deniz yolculuğu yapıyordu. Tüccardı. Gemi neredeyse batacaktı. Himmetimizi istedi; biz de üzerimize düşeni yaptık. Onun kurtulmasına vesile olduk.”

Aradan çok zaman geçmedi. Bir gün o zat, Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin dergâhına geldi. Bu olay kendisine anlatıldı. O da olanları aynen doğruladı. Olayın gerçekleştiği tarihi sordular, söyledi. Müridler, söylenen tarihin Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin, “Biz de üzerimize düşeni yaptık” diye sohbet ettiği gün ile aynı olduğunu anladılar.

Ateşte Açan Gül

Serhend’de Mecûsîler de vardı. Bir Mecûsî büyücülük yapıyor, etrafına pek çok kişiyi topluyordu. Mecûsî, hem ateşe tapıyordu. Ateşin içine giriyor, insanlara ateşin yakmadığını gösteriyordu. Kendisini izleyenleri çok etkiliyordu. Kimilerini de ateşin üzerinde yürütüyor, seyredenlerin inançlarını altüst ediyordu. Bu durum, halk arasında çok yayıldı. Söylentiler çoğaldı. İnsanların gönül dünyası ve inanç esasları karıştı. Derken, müminler arasında büyük bir fitne baş gösterdi.

Bunun üzerine Muhammed Ma‘sûm hazretleri dervişlerine büyük bir ateş yakmalarını söyledi. Daha sonra şöyle dedi:

“Ben bu ateşin içine gireceğim. Allah’ı zikredeceğim. Mecûsî’ye de söyleyin gelsin. İşin gerçeğini Allah gösterecektir.”

Belirlenen günde halk toplandı. Muhammed Ma‘sûm hazretleri ateşin içine girdi. Ateş onu yakmadı. Tıpkı Hz. İbrahim aleyhisselâma serin geldiği gibi…

Ateş yeri güllerle, yeşilliklerle örülü bir gülistan oluverdi. Mecûsî ise tapmakta olduğu ateşin bir müslümanı da yakmadığını görünce dehşete düştü. Böylece insanlar üzerindeki tesiri kırıldı. Yenik düştü ve çekip gitti.

Mesele Kavukta Değil

Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin müridi Abdurrahman Tirmizî anlattı:

“Bazı sûfîlerle birlikte, mürşidimizi ziyaret etmeye gittik. Yanına vardığımızda Muhammed Ma‘sûm hazretleri, bütün arkadaşlara daha önce kullandığı bir elbisesinin parçalarını gösterdi ve,

‘Bunlar yanınızda bulunsun, bereket getirir inşallah’ dedi. Ama bana vermedi.

‘Bana neden vermedi, bu faziletten beni niye yoksun bıraktı?’ diye çok üzüldüm, memleketime üzüntüyle döndüm.

Bir müddet sonra Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin şehrimize geleceğini öğrendim. Çok sevindim. Gerçekten ertesi gün, insanlar onu karşılamak üzere yola koyuldu. Ben de aralarına katıldım. O, beyaz bir ata binmiş olarak şehrimize geldi. Âdeta güneş gibi doğmuştu. Nur yüzlüydü. Ona bakanın içi de dışı da nur oluyordu. İnsan huzur buluyordu. Yanına yaklaştım. Bana tebessüm etti. Elindeki kavuğu bana uzattı ve,

‘Ey Abdurrahman! Üzülme, al şu kavuğumu, sana hatıram olsun. Gönlün Allah’ın bereketiyle dolsun’ dedi.

Kavuğu onun elinden aldım. Bir müddet sonra o ve beraberindekiler şehrimizden ayrıldı.”

Tüm bu anlatılanlar, Muhammed Ma‘sûm hazretlerinin üstün güzelliklerinden sadece bir nebze…

Onun üstünlüğünü ve ne kadar yüce bir velî olduğunu hayatı süresince yaptığı hizmetleri gözler önüne sermiştir. Onun hakkında ne kadar anlatılsa azdır. Bütün sözler tükenir ama onun yaptığı hizmetler bitmez.

Vefatı

Muhammed Ma‘sûm hazretleri 9 Rebîülevvel 1079 (17 Ağustos 1668) tarihinde Serhend’de vefat etti. 900.000 kişi kendisine intisap etmişti. Bunun yanı sıra ardında bıraktığı nice halifeleri, mürşid velîleri vardı. Onlar insanlara yol gösterdiler. İşte onlardan bir kısmı:

1. Mevlânâ Şeyh Muhammed Hanîf Kâbilî.

2. Mevlânâ Şeyh Muhammed Sıddık Beşâverî.

3. Mevlânâ Şeyh Habîbullah Buhârî.

4. Mevlânâ Şeyh Muhammed Murad Buhârî.

5. Mevlânâ Şeyh Âdem Sindî.

6. Mevlânâ Şeyh Ergun Hatâî.

7. Mevlânâ Şeyh Muhammed Emin Bedahşî.

8. Mevlânâ Şeyh Muhammed Sâdık.

9. Mevlânâ Şeyh Muhammed Bâkır.

10. Mevlânâ Şeyh Necmeddin Sultanforî.

11. Mevlânâ Şeyh Mîr Muhsin Siyalkûtî.

12. Mevlânâ Şeyh Bedreddin.

13. Mevlânâ Şeyh Atâullah Sûretî.

14. Mevlânâ Şeyh Gîlân Semerkandî.

15. Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Karaasümmânî.

16. Mevlânâ Şeyh Ali Yemenî.

17. Mevlânâ Şeyh Hamid.

18. Mevlânâ Şeyh Ömer Şâfiî Yemenî.

19. Mevlânâ Şeyh Zeynelâbidîn Medenî.

20. Mevlânâ Şeyh Yusuf Mültânî.

21. Mevlânâ Şeyh Kannevcî.

22. Mevlânâ Şeyh İshak Türkistânî.

23. Mevlânâ Şeyh Ebû Türâb.

24. Mevlânâ Şeyh Abdullah Mağribî Sûfî.

25. Mevlânâ Şeyh Mustafa Bengalî.

26. Mevlânâ Şeyh Abdullah Gûlâbî.

Muhammed Ma‘sûm hazretleri nesli Hz. Ömer Efendimiz’e (r.a) uzanan bir aileden geliyordu. Dolayısıyla bütün aile fertleri ile bu yolun temsilcileriydi. Onlarda tasavvuf yolu, nesiller boyu devam eden bir kültürdü. Her doğan bu kültürle dünyaya gelir ve İslâm’ı en güzel şekilde yaşardı. Bütün aile fertleri, oğulları, torunları ve yakın akrabası bu yolu devam ettirdi. İşte halifelik/mürşidlik mertebesine yükselmiş oğulları…

1. Mevlânâ Şeyh Muhammed Sıbgatullah Fârûkî.

2. Mevlânâ Şeyh Şerâfeddin Hüccetullah Muhammed Fârûkî.

3. Mevlânâ Şeyh Ubeydullah Muhammed Fârûkî.

4. Mevlânâ Şeyh Muhammed Şeref Fârûkî.

5. Mevlânâ Şeyh Muhammed Sıddık Fârûkî.

6. Mevlânâ Şeyh Muhammed Seyfeddin Fârûkî.

İşte Muhammed Ma‘sûm hazretleri Allah tarafından seçilmiş bir velî, gönlü hikmetlere örülü bir Allah dostuydu. Allah, onunla nice insanlara hidayet nasip eyledi.

Sâdât-ı kirâmın nurlu yolu bu mübarek zatın geride bıraktığı kâmil mürşidlerle devam etti. Bizim bağlı olduğumuz kol ise Mevlânâ Şeyh Muhammed Seyfeddin Fârûkî hazretleri ile günümüze kadar geldi.

Şimdi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s