ŞAH-I NAKŞİBEND (k.s)

ŞAH-I NAKŞİBEND (k.s)Nur-ı MuhammedîŞah-ı Nakşibend (k.s) sonu olmayan ârifler okyanusuydu. Mânevî âlemlerin köpük köpük coştuğu engin deryasıydı. Denizler, ırmaklar, nehirler, çağlayanların feyizler yağdıran bahr-i ummanıydı.

Onunla yeryüzündeki karalar rahmete ulaştı. Mâneviyat âleminin güzelliklerine kavuştu. Kararmış gönüller, gece karanlığına onun parlayan yıldızıyla ulaştı. Onun başına taç edilen velîliğin yüceliğiyle buluştu.

O, âlemlerin sultanı Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) neslindendi. Seyyiddi. Kâmil mürşiddi. Âlimdi. Gavs-ı âzamdı. Üveysî idi. Muhammedî idi. Öylesine Muhammedî idi ki, kendi adı Muhammed, babasının adı Muhammed, dedesinin adı da Muhammed’di.

O, kâinatın efendisi Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) gülüydü, kokusuydu, nefesiydi, âşığıydı, göz bebeğiydi, torunuydu, biriciğiydi. Nurlu soyu, Hz. Hüseyin aracılığıyla Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma validemize (r.anhüm), oradan da Muhammed Mustafa Efendimiz’e (s.a.v) uzanıyordu. O, doğumuyla insanların başına konan inci gibiydi. Neydi o günler!…

Allah’ın rahmet deryasının coştuğu gönüller!…

Yemin olsun güneşe, onu yaratana, şekillendirene, yeri donatan ve döşeyene…

Şah-ı Nakşibend (k.s) elini tuttuğu insanı Allah’a ulaştırdı. Huzuruna gelen kişiyi, ilâhî feyizlerle doldurdu. Her nerede bir gayret ve hizmet varsa onu Muhammedî sırlarla doldurdu. Her nerede bir kötülük ve cehalet varsa onu da mâneviyat nurları ile söndürdü. Onunla kalpler dirildi, ruhlar kuvvetlendi, gönüller can buldu can!…

O öyle büyük bir velî idi ki, doğu ve batıdaki nice insanların kalbi onunla sevince boğuldu. Gönüller canlandı, gözler bu sevinci gördü, yüzler nurla doldu. Gülenler Allah sevgisiyle, ağlayanlar Muhammed aleyhisselâma kavuşma hasretiyle göz yaşı döktü. Onun irşadıyla kalpler, imanın ne demek olduğunu anladı. Kisralar, krallar bile onun büyüklüğü karşısında diz çöktüler ve, “Sen velîlerin şahısın” dediler.

Allah’a yemin olsun ki, ondan yardım istemek için dergâhına gelmeyen kalmadı. Onun nurlu yüzüne bakıp da etkilenmeyen olmadı. Çöldeki vahşî hayvanlar bile onu bildi, tanıdı ve selâmladı. O zamanın gavsıydı. Kalplere nakış nakış imanın tadını gösterendi. Onun gücü, kuvveti Allah vergisiydi. Allah onu velî seçmişti. O doğarken evliya nurları taşımaktaydı.

Şah-ı Nakşibend (k.s) Muharrem 717’de (Mart 1317) Kasrıârifân’da doğdu. Burası Buhara’ya yaklaşık olarak 6 km. uzaklıkta bir köydü. Kasrıârifân, “velîler sarayı” anlamına geliyordu.

Semmâsî Dergâhı’ndan Tüm Dünyaya

Şah-ı Nakşibend (k.s) âriflerin, velîlerin imamıydı. Resûllerin bulunduğu yolun dostuydu. Daha doğarken üzerinde velî olduğunun işaretleri vardı. Etrafında hidayet ve keramet nurları meydana gelmişti.

Hâce Muhammed Semmâsî hazretleri, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin doğumundan önce sık sık Kasrıârifân’a gelir ve halka sohbet ederdi. Bu köye yaptığı ziyaretler sonucunda âriflerin, velîlerin şanına yaraşır (ârifane) sohbet meclisleri oluştu. Bu yüzden Şah-ı Nakşibend hazretlerinin doğduğu köy, onun doğumundan önce Kasrıârifân diye tanındı.

İşte bu ziyaretlerin yapıldığı günlerden biriydi. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin babası o günleri şöyle anlattı:

“Oğlum Bahâeddin’in doğumundan üç gün sonraydı. Hâce Baba Semmâsî hazretleri, aralarında Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin de bulunduğu bir grup dervişiyle Kasrıârifân’a teşrif etti. Ona sonsuz bir sevgi ve muhabbet duyuyordum. Köyümüzde onun sevenleri çoktu. Aklıma, yeni dünyaya gelen çocuğumu alıp Hâce Baba Semmâsî hazretlerinin yanına gitmek geldi. Büyük bir hürmetle onun yanına gittim. Hâce Baba Semmâsî hazretleri, ‘Bu benim de evlâdım…Onu mânevî evlâtlığa kabul ettim. Kaç zamandır buralara geldiğimde size, bu köyden güzel bir koku aldığımı söylüyordum. Yeni doğan bu çocuğun gelişiyle, o güzel koku daha da arttı. Bu çocuğun, insanları irşad edecek bir rehber olmasını Allah’tan ümit ediyorum’ dedi.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri de ilk günlerini şöyle anlattı:

“Henüz on sekiz yaşlarındaydım. Babam beni evlendirmeyi arzu ediyordu. Bu sebeple konuyu, Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerine sormak için yanına gönderdi. Böylece, Hâce Semmâsî hazretleriyle buluşma şerefine nail oldum.

Akşam namazı vaktine kadar onun sohbetinde bulundum. Sohbetinin bereketiyle, kendimi tam bir huzur ve sükûnet içinde hissediyordum. Gecenin ilerleyen vakitleriydi. Kalktım abdest aldım. Mescide gittim. Burası Hâce Semmâsî hazretlerinin sohbet ettiği yerdi. İki rek‘at namaz kıldım. Secdeye kapandım ve,

‘Ey rabbim, bana belâya tahammül etme kuvveti ver! Bana muhabbet mihnetine katlanmayı ihsan eyle!’ diye rabbime çok yalvardım.

Ertesi gün sabah namazından hemen sonraydı. Hâce Semmâsî hazretleri bana şöyle dedi:

‘Evlâdım! Dua ederken, ‘Ey rabbim! Senin rızâna uygun olanı bu zayıf kuluna bahşeyle’ diye de ilâve etmelisin. Çünkü Allah Teâlâ’nın kulu için razı olduğu şey, o kula asla belâ olmaz. Allah Teâlâ, sevdiği bir kuluna belâ gönderse bile o sevgili kuluna, bu belâya tahammül etme güç ve kudreti ihsan eder. Ancak kul, kendi iradesiyle belâ isterse bu doğru olmaz. Mürid böyle bir istekte bulunarak, edep kurallarının dışına çıkmamalıdır.’

Daha sonra sofra kuruldu. Hâce Semmâsî hazretleri, sofradan bir tandır ekmeği alıp bana verdi. Önce bu tandır ekmeğini kabul etmekten çekindim. Bu defa Hâce Semmâsî hazretleri, ‘Bunu kabul et, daha sonra onun sana çok faydası olacak’ dedi.

Tandır ekmeğini aldım. Torbama koydum. Ardından Hâce Semmâsî hazretleriyle birlikte Kasrıârifân’a doğru yola çıktık. Bineğinin arkasından yürürken hep samimi niyetler taşımaya, nefsimin aldatmacalarına kanmamaya gayret ediyor, niyetimi Allah için tutmaya çalışıyordum.

Ancak bazan zihnim karışıyor ve gaflete düşüyordum. Bu yüzden kalbimde vesveseler oluşuyordu. Ne zaman gaflete düşsem, Hâce Semmâsî hazretleri bana yöneliyor ve, ‘Evlâdım! Zihnini ve kalbini muhafaza etmelisin’ diyordu. Ben onun bu güzel davranışlarını gördükçe kendisine duyduğum muhabbetim daha da artıyordu.

Nihayet Hâce Semmâsî hazretlerini sevenlerin bulunduğu bir köye ulaştık. Müridlerden birinin evine vardık. Bu zat, Hâce Semmâsî hazretlerini çok büyük bir sevinç ve hürmetle karşıladı. Ancak üzerindeki sıkıntı hali gözlerden ve gönüllerden ayrı düşmedi. Hâce Semmâsî hazretleri ona şöyle dedi:

‘Üzerinde bir sıkıntı hali görüyorum, nedir sebebi?’ Mürid şöyle dedi:

‘Efendim! Size ikram etmek üzere yanımda sadece yoğurt var. Ne yazık ki ekmeğimiz yok.’

Bunun üzerine Hâce Semmâsî hazretleri bana döndü ve, ‘Haydi yanındaki o tandır ekmeğini getir. İşte işe yaradı’ dedi.

Yolculuk boyunca Hâce Semmâsî hazretlerinde görmüş olduğum bu ve benzeri nice güzel haller, benim kendisine olan muhabbet ve inancımı artırdı. Bu yolculuğun ardından evlendim ve Kasrıârifân’da yaşamaya devam ettim. Kasrıârifân’da iken mâneviyat âleminde çok olaylara şahit oldum. Hâce Muhammed Semmâsî hazretlerinin mürşidi Hâce Azîzân Ali Râmîtenî hazretlerinin tacı bana verildi.”119

Hizmet ve Himmet

Şah-ı Nakşibend hazretleri gönlündeki himmet kuşunu gerçekten çok yükseklere uçurdu. Bir mürşidin yanındaki hizmetini tamamlayınca, başka bir mürşidin yanına gitti. Yanında mânevî terbiye gördüğü her mürşid onu farklı mânevî derecelere ulaştırıyordu. Ve o, kendisini Hakk’a ulaştıracak her mürşide gönülden bağlanıyordu. İşte onlardan biri de Derviş Halil Atâ hazretleriydi (k.s).

İhtimal bu durum, mânevî tasarrufatın yüceliğinden kaynaklanıyordu. Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlattı:

“Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin hizmetinde iken, bir gün rüyamda büyük Türk şeyhlerinden Hakîm Atâ hazretlerinin, bana bir dervişi tavsiye ettiğini gördüm. Uyandığımda, bu dervişin yüzü hâlâ hatırımdaydı. Sâliha bir büyük validem vardı. Kendisine rüyamı anlattım; bana şöyle yorumladı:

‘Evlâdım, senin Türk şeyhlerinden alacak bir nasibin var!’

Artık ben sürekli olarak, rüyamda görmüş olduğum o dervişi bulmak arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Bir gün Buhara’da bir dervişle karşılaştım. Bu kişi rüyamdaki zata çok benziyordu. İsminin Halil olduğunu öğrendim. Ancak ilk gördüğüm anda kendisiyle konuşmak nasip olmadı.

Onu aklımdan hiç çıkaramadım. Zihnim hep onunla meşguldü. Evime döndüm. Akşam üzeri dostlarım, Derviş Halil’in beni görmek istediğini söylediler. Bunun üzerine onu görmek için yanına gittim. Bir mürşidin huzuruna varılırken, yapılması gereken edep halini asla ihmal etmedim. Edeple huzuruna vardım. O sırada Derviş Halil hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara kendisine, daha önceden görmüş olduğum rüyamı anlatmak istedim. Ama Derviş Halil hazretleri bana,

‘Senin hatırında olan şey, bize mâlûm olmuştur, açıklamana gerek yok’ dedi.

Derviş Halil hazretlerinin bu sözleri bana çok tesir etti. Gönlüme onun muhabbeti düştü. Sevgisi yüreğimi doldurdu.

Bir müddet sonra Derviş Halil Atâ hazretleri Mâverâünnehir sultanı oldu. Kendisine ‘Sultan Halil’ denmeye başlandı. Saltanatı döneminde, ben yine ona hizmet ettim. Yanından ayrılmadım. Bu hizmetlerim sırasında, kendisinden meydana gelen çok yüce hallere tanık oldum. Bu güzellikleri gördükçe ona sevgim arttı. O ise bana, çok şefkat gösterdi. Hizmet edeplerini öğretti.

Bu süre içersinde Derviş Halil hazretleri, beni farklı metotlarla terbiye ediyordu. Kendisinden edep ve seyrü sülûk konusunda çok fayda gördüm. Onun terbiye usulü sayesinde, tasavvuf bilgilerim arttı. Saltanatı süresince kendisine altı sene hizmet ettim.

Cemaat huzurunda ve divanında hizmete devam ediyor, onunla baş başa kaldığımda ise özel sohbetleriyle şerefleniyordum. Derviş Halil, seçkin ashabıyla özel meclislerde çoğu kez, ‘Allah Teâlâ’nın rızâsı için bize hizmet eden, insanların gönlünde de sevilir’ diyordu. Onun bu sözleriyle kimi ve neyi kasdettiğini aslında anlıyordum.

Derviş Halil hazretleri, saltanatı süresince sultanlara şeref ve izzet atfetmenin, aslında, onların görünürdeki büyüklük ve üstünlüklerine olmadığını, bilakis bu sultanlığın, Allah Teâlâ’nın yücelik ve azametinin küçük bir tezahürü olması gerektiğini yaptıklarıyla gösteriyordu.

Ancak bir süre sonra onun yönetimindeki topraklar zevâle uğradı. Hizmetçi ve uşakların tümü savrulmuş topraklar gibi yok oldu. Onların bu halini görünce kalbim, dünyadan ve yönetim işlerinden soğudu. Buhara’ya gittim. Buhara’nın köylerinden Zîvertun’da ikamet etmeye başladım.”

Mânevî uyanış, diriliş, tövbe ve inâbe dönemlerimin başında, yürekten sevdiğim bir arkadaşla halvete girdim. Bir ara onunla konuşurken, şu sözler kulaklarımda çınladı:

“Ancak her şeyi terkedip, gönlünü sadece bizim huzurumuza çevirdiğin zaman, bu yolda ilerlemiş olursun.”

Bu sözler bende farklı bir gönül dünyası meydana getirdi. Halvetten çıktım. Ama gönlümü, rabbime nasıl yönelteceğimi doğrusu bilemiyordum. Yakınlarda bir su kaynağı buldum. Abdest alıp elbiselerimi yıkadım. Mahzun bir edâ ve huşû ile burada iki rek‘at namaz kıldım. Yıllar var ki ben, o namazda meydana gelen muhabbet halimi, yeniden bulmayı arzuladığım halde, hâlâ bulabilmiş değilim. O zamanlar mâna âleminden bana hep şöyle deniliyordu:

“Sen bu yola nasıl gireceksin? Bu yolda nasıl yürüyeceksin?”

Bunun üzerine ben istediğim şeylerin kabul edilmesini şart koştum. Ancak bu isteklerime,

“Bilakis bizim istediğimiz her şeyi, senin yapman gerekir” hitabıyla karşılık verildi. Bunun üzerine ben,

“Benim bütün bunları, yapmaya gücüm yetmez. Ancak benim söyleyip yapabileceğim hususlarda bu yola girebilirim. Aksi takdirde giremem” dedim.

Bu şekilde soru-cevap tarzı olaylar iki kez tekrarlandı. Bundan sonra on beş gün boyunca, nefsimle baş başa kaldım. Halim çok kötüydü. Beni tümüyle ümitsizlik kaplamıştı. Bu ümitsizliğin sonunda beklentilerim hamdolsun gerçekleşti. Benim isteğim sadece şuydu:

“Bu yola giren herkes, Allah Teâlâ’ya ulaşabilecek mi?”

Bana verilen cevap şu oldu:

“Evet, ulaşabilecek.”

Üveysîlik Yolu

Şah-ı Nakşibend hazretleri bir yandan zâhiren bir mürşid-i kâmil terbiyesinde yetişirken, diğer yandan mâneviyat âleminin büyük velîleri tarafından da özel olarak yetiştiriliyordu. Mânevî terbiyesini Hâcegân silsilesinin başı Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretlerinin ruhaniyetinden aldı. Bu yüzden üveysî idi. Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlattı:

Buhara’nın kenar mahallelerini gece vakti dolaşır, bütün mezarları ziyaret ederdim. Yine o gecelerden birindeydi. Ziyaret ederek bereketi umulan, büyük mezarlardan üçünü ziyaret etmek istedim. Mezarlığa gittim. Kabirlerin her birinde kandiller vardı. Kandillere fitil ve yeterli miktarda yağ konulmuştu. Ancak bu kandillerin, sönmeden yanabilmeleri için fitillerinin bir miktar hareket ettirilerek, yağdan çıkartılması gerekiyordu.

Gecenin ilk yarısında Hâce Muhammed b. Vasî hazretlerinin mezarına ulaştım. Sonra Hâce Ahmed Acgaryo’nun mezarını ziyaret ettiğim sırada iki kişi belirdi. Ellerinde kılıçları vardı. Kılıçlarını belime bağladılar. Beni bir bineğe bindirdiler. Bineğin dizginlerini de ellerine aldılar.

Müzdahir Mezarlığı’na gittik. Orada da kandil ve fitillerin aynı şekillerde olduğunu gördüm. Kıbleye yöneldim. Bu arada bende mânevî haller olmaya başladı. Çok farklı bir âlemdeydim. O esnada kıble tarafındaki duvarın yarıldığını, orada haşmetli bir tahtın üstünde azametli bir zatın oturmakta olduğunu gördüm. Ancak bu şahsın önüne bir perde çekilmişti.

Tahtının etrafını bir grup insan kuşatmıştı. Oradaki kalabalığın önde gelenlerini tanımaya çalıştım. Doğrusu bu topluluktaki, o azametli zat ile diğer şahsiyetlerin kim olduklarını epeyce merak etmeye başlamıştım. Tam bunları düşünürken, kalabalığın arasında yer alanlardan biri şöyle dedi:

“Bu azametli zat, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleridir. Etrafını saran kişiler de ondan sonra gelen mürşid-i kâmillerdir.”

Ardından da orada bulunanların isimlerini birer birer saydı:

“Bu, Hâce Ârif-i Rîvgerî.

Bu, Hâce Mahmud İncîrî Fağnevî.

Bu, Hâce Ali Râmîtenî hazretleridir.”

Daha sonra bana, Hâce Muhammed Semmâsî hazretlerini işaret etti ve,

“Bu zat ile hayattayken görüşmüştün. O senin şeyhindir. Sana Azîzân hazretlerinin tacını vermişti. Onu tanıdın mı?” diye sordu.

“Evet, tanıdım” dedim.

Ama o tacı alma olayının üzerinden çok zaman geçmiş, hadiseyi çoktan unutmuştum bile. Bana rehberlik eden zat,

“O taç hâlâ senin evinde. Onun bereketi sayesinde belâlardan korunuyorsun. Aslında bu, o zatın senin üzerinde tecelli eden bir kerametidir” dedi.

O sırada topluluk arasında bulunan bazı kimseler bana, “Kulaklarını aç ve iyice dinle! Bu kişilerin arasına katılmak üzere, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri ile konuşma şerefine ulaşacaksın” diyorlardı.

Ve Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri, bana bu yolda seyrü sülûkün başlangıç, gelişme ve son merhalelerini anlattı. En sonunda şunları söyledi:

“Buraya gelirken, mezarlarda gördüğün kandillerin hangi anlamlara geldiğini sana anlatayım. Senin bu yolda ilerleyebilmen için üstün kabiliyetlerin var. Ancak bu yeteneklerin, sır ve nurların ortaya çıkabilmesi için, meziyetlerinin fitilini tıpkı o kandillerde olduğu gibi ateşlemen gerekiyor. Maksada ulaşmak için, kabiliyetlerin gerektirdiği işleri yerine getirmelisin.

Tasavvuf yolunda her hareketini, Kur’an ve Sünnet’e göre ayarlamalısın. İstikamet üzere olmalı, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamalı, ayrıca azimetlere de yapışmalısın. Bid‘atlardan kaçınarak, her zaman sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) sünnetini takip etmelisin. Onun sîretini iyice öğrenerek, sahâbe-i kirâmın örnek hayatlarını iyice araştırıp yaşamaya çalışmalısın.”

Böylece Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri sözlerini tamamladı. Daha sonra bana yardımcı olan zat şöyle dedi:

“Bu yaşadıklarının hak olduğuna dair birtakım deliller vardır. Şimdi sana onları anlatacağım. Mevlânâ Şemseddin Enbikete’nin yanına git. Onun yanına vardığında,

‘Falanca Türk’ün, Saka aleyhine açtığı davada Türk haklı ama sen, Saka’ya yardım ediyorsun’ de. Eğer Saka suçlu olduğunu kabul etmez, sana karşı koyarsa o zaman da şöyle de:

‘Senin suçlu olduğuna dair iki tane delilim var. Birincisi, ona ‘Ey susamış su satıcısı!’ de. O, bu sözün ne anlama geldiğini bilir. Diğer delil ise şudur: Saka vaktiyle zina etmişti. Çocuğu doğurunca da falan yerdeki asmanın altına gömdü.

Sonra, bu durumu Mevlânâ Şemseddin’e de söyle. Orada bulunduğun ikinci günün sabah vaktinde, yanına üç kuru üzüm tanesi al ve Nesef’e git. Nesef’e giderken, Âyene’den geçen özel yolu kullan. Unutma! Seyyid Emîr Külâl’in hizmetine devam edeceksin. Âyene’ye yaklaştığında yolda bir şeyh ile karşılaşacaksın. Bu şeyh, sana sıcak bir tandır ekmeği verecek. O yaşlı şeyhe hiç itiraz etmeden bu ekmeği al.

Daha sonra bir kafile ile karşılaşacaksın. Bu kafilede ata binmiş birini göreceksin. O kişiyle biraz tasavvufî sohbet et. Senin önünde Allah Teâlâ’ya tövbe edecektir. Nihayet huzura vardığında, yanında bulunan Azîzân hazretlerinin tacını Seyyid Emîr Külâl hazretlerine takdim et.’”

Sonra bu konuşmalar bitti. Başlangıçta birlikte olduğum kişiler beni aldıkları yere -Buhara’ya- götürüp bıraktılar. Ertesi sabah, erkenden harekete koyuldum. Aileme tacın ne halde olduğunu sordum, tacı getirdiler. Azîzân’ın tacını elime alınca, beni bir ağlama tuttu. Ağladım… Ağladım… Ağladım… Daha sonra Enbikete’ye gitmek üzere yola çıktım. Mevlânâ Şemseddin’in mescidine ulaştığımda sabah namazı vaktiydi.

Namazı kıldım. Sonra Mevlânâ Şemseddin’e başımdan geçen olayları anlattım. Olanlar dikkatini çekmişti. Bana daha önce kendisinden bahsedilen Saka da o meclisteydi. Mesele konuşulmaya başladığında Saka, gerçekten de kendisinden hakkını talep eden Türk’ün alacağını inkâr etti. Ben de denildiği üzere Saka’ya,

“Ey Saka! Ey susamış su satıcısı!” dedim.

Saka sustu kaldı. Daha sonra bir kadınla zina ettiğini, çocuğu falan yerdeki asmanın altına defnettiğini söyleyince, Saka bunu da inkâr etti. Bunun üzerine mesciddekiler, olayı aydınlığa kavuşturmak için asmanın bulunduğu yere gittiler. Gerçekten de orada defnedilmiş bir bebek cesedi buldular. Bunun üzerine Saka, yaptıklarından pişman oldu, özürler sıralamaya başladı. O sırada Mevlânâ Şemseddin hazretleri ve bütün cemaat ağlıyordu.

Ertesi gün, güneş doğarken bana söylenildiği gibi Nesef’e doğru yola çıkmak üzere hazırlıklara giriştim. Tavsiye edildiği gibi özel güzergâhı kullanacak, bu arada elime de üç tane kuru üzüm alacaktım. Hazırlıklarımı henüz tamamlamıştım, arkadaşlar Mevlânâ Şemseddin’in beni görmek istediğini söyledi. Yanına vardığımda bana çok büyük lutuflarda bulundu ve şöyle dedi:

“Sende tasavvuf yoluna karşı muazzam bir arzu görüyorum. Bana öyle geliyor ki senin şifan ve terbiyen, bizim yanımızda olsa gerektir, yanımızda kal. Terbiye konusundaki emaneti ehline teslim edelim.”

Mevlânâ Şemseddin’e şöyle cevap verdim:

“Efendim! Ben, başka birinin mânevî evlâdıyım. Ben, beni terbiye edenin yolunda yürümekteyim.”

Mevlânâ hazretleri sükût etti. Kendisinden izin alarak yanından ayrıldım. O gün, belime çok sıkı bir kuşak bağlamıştım. İki kişiye de her iki ucundan tutarak kuşağı, belime iyice bağlamalarını söyleyip yola revan oldum. Zira yol uzun, şartlar ise ağırdı. Nesef yakınlarında, Âyene’ye ulaştığımda gerçekten söylenildiği gibi yaşlı bir zatla karşılaştım. Bana sıcak tandır ekmeği verdi. Ben de ekmeği alıp sakladım. Kuşluk vakti bir kafileyle karşılaştık. Oradakilerle konuşmaya başladım. Bana sorular sormaya başladılar:

“Nereden geliyorsun?”

“Enbîkete’den.”

“Ne zaman yola çıktın?”

“Sabahleyin güneş doğunca.”

“O köy ile bulunduğumuz yer arası, yaklaşık yaya olarak 16 kilometredir. Biz de aynı yerden, gece yarısı çıktık, daha yeni geldik. Sen bizden sonra çıktığın halde, bizden önce nasıl gelebildin?” dediler.

Sükût ettim. Onları orada bıraktım. Yoluma devam ettim. Daha sonra bahsedilen atlı kişiyi gördüm. Selâmlaştık. Atlı,

“Sen de kimsin?” dedi.

“Önünde tövbe etmen gereken biriyim” dedim. Onunla tasavvufî bir sohbet yaptım. Bunun üzerine atlı, atından indi. Yaptıklarından pişmanlık duyarak Allah’a tövbe etti. İhlâslı olduğu her halinden anlaşılıyordu. Yanında taşıdığı şarabın hepsini de yere döktü. Nesef şehrine ulaştım. Seyyid Emîr Külâl hazretleri bu şehirde yaşıyordu. Nesef şehrinde ona hizmet etme şerefine kavuştum. Bir de Azîzân hazretlerinin tacını, Seyyid Emîr Külâl hazretlerine takdim etme şerefine ulaştım. Tacı eline alınca, Seyyid Emîr Külâl hazretleri ağladı.

“Bu, Azîzân hazretlerinin tacı” dedi.
Ardından tacı on kat beze sardı. Bana da şöyle tembihledi:

“Bunu çok iyi korumalısın!”

Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl hazretleri, bana açık zikir usulüne göre nefy ve isbat zikrini telkin etti. Bundan böyle açık zikirde onun metodunu izledim. Çünkü açık zikir benim için bir ruhsat idi. Bu ruhsatı da Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin isteği doğrultusunda yaptım. Ancak daha önce Hâce Muhammed Semmâsî hazretleri ile yaptığım görüşmemde, gizli zikri azimet olarak benimsemiştim. Çünkü o, bana muhabbet mihnetine katlanmamı istemişti.

İşte böylece, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretlerinin de hazır bulunduğu mâna âleminde işittiklerim birer birer gerçekleşmiş oldu. Ben de o gün, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hadis-i şerifleri ve sîreti ile sahâbe-i kirâmın örnek ahlâkını araştırmakla görevlendirildiğim için, ilim sahibi insanlarla oturup kalkmaya özen gösterdim. Hadis ve sîret ilmini okumaya, sahâbe-i kirâmın hayatını incelemeye daha fazla ilgi gösterdim. Öğrendiklerimi ise hemen hayatıma aktardım. Allah Teâlâ’nın yardımıyla, bu güzel niyetlerimin üzerimdeki neticelerini müşahede ettim.

Emanet

Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlattı:

Bir gün içimde karşı konulamaz derecede Seyyid Emîr Külâl hazretlerini görme arzusu oldu. Dayanamadım, dergâha gittim. Seyyid Emîr Külâl hazretleri dervişleriyle birlikte oturuyordu. Mübarek bakışlarıyla beni süzdü. Oradakilere, beni hemen dergâhtan uzaklaştırmalarını emretti.120

O anda nefsim neredeyse baş kaldırıp isyan edecek gibi oldu. Nefsim, dizginleri neredeyse ele almak üzereydi ki, tam o sırada Allah Teâlâ’nın yardımı bana yâr oldu. Kendi kendime şöyle düşündüm:

“Şu an mürşidim, benim bu kapıda ne kadar sadık olduğumu ölçmek istiyor. Bu, nefsimin terbiye edilmesi için gerekiyor. O kovsa da ben, onun dergâhından ayrılamam. Çünkü baş koymam gereken kapı burası.”

Bu niyetle Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin kapısının eşiğine yattım ve,

“Bana her ne olursa olsun yine de kendimi bu eşikten kaldırmayacağım” dedim.

Ama hava son derece soğuktu ve yavaş yavaş kar serpiştiriyordu. Sabah namazı vakti iyice yaklaşmıştı. Seyyid Emîr Külâl hazretleri ise evinden çıkmak üzereydi. Eşikten geçtiğini hatırlıyorum. O an ayağını başıma bastı ve,

“Kim o?” diye seslendi.

Dergâhta bulunan birkaç derviş de oraya gelmişti. Üzerime yağan karları temizlediler. Beni çıkarttılar. Seyyid Emîr Külâl hazretleri bana şöyle dedi:

“Evlâdım! Bu saadet libası, artık sana lâyıktır.”

Daha sonra mübarek elleriyle ayağımdaki dikenleri çıkardı. Yaralarımı temizledi. Bana muhabbet nazarlarını yöneltti.

Yine bir defasında Seyyid Emîr Külâl hazretleri Nesef’te idi. Ben ise Buhara’da… Mürşidimi görmeyi çok istiyordum. Ona kavuşma arzusuyla, Buhara’dan Nesef’e doğru yola çıktım. Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin dergâhına vardım. Seyyid Emîr Külâl hazretleri beni görünce şöyle dedi:

“Evlâdım! Tam zamanında geldin. Biz de fırını hazırlamış, odun toplayacak birini arıyorduk.”

Onun bu isteğine çok sevindim. Hemen odun toplamaya gittim. Bir müddet sonra sırtıma odunları ve dikenli çalı çırpıları yüklemiş olarak geri döndüm. Beni bu halde görünce Seyyid Emîr Külâl hazretleri şu şiiri okudu:

Yüceliklerinin güzel yüzü,
Neşe ve mutlulukla gülüyor.
Sırtımdaki dikenlerin
Acısında bile odunlar,
İpek yumuşaklığında geliyor.

Bu yüce silsilede, Hâce Mahmud İncîrî Fağnevî hazretleri zamanından, Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin yaşadığı döneme kadar gizli ve açık zikir birlikte yapılırdı. Şah-ı Nakşibend hazretleri, mürşidi Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin irşadı zamanında bu konuda özel bir konuma sahipti.

Zira Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin pek çok müridi, açık (cehrî) zikri tercih ettikleri sırada Şah-ı Nakşibend hazretleri, onların arasına katılmıyordu. Allah’ı gizlice zikretmek ona daha sevimli geliyordu. Ama bu durum, Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin sûfîlerine ağır geliyordu. Şah-ı Nakşibend hazretleri ise, diğer dervişlerin davranışlarına iltifat etmiyordu. Onun bu şekilde zikretmesini zâhirdeki mürşidi Seyyid Emîr Külâl hazretleri de onaylamıştı.

Bir gün cami yapımında çalışmak üzere 500 kişilik grup oluştu. İnşaat hizmetinde çalışanlar, bir ara Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin huzurunda toplandılar. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin açık zikre katılmadığını yine dile getirdiler. Seyyid Emîr Külâl hazretleri onlara şöyle dedi:

“Siz, oğlum Bahâeddin hakkında onun bazı davranışlarını hatalı bulmakla yanlış düşünüyorsunuz. Maalesef onu tanıyamamışsınız. O daima rabbânî nazarlara mazhardır. Cenâb-ı Hakk’ın kullarının nazarı, onun nazarına tâbidir. Bu konuda benim herhangi bir etkim veya seçme hakkım yoktur.”

Bu sözler söylendiği esnada Şah-ı Nakşibend hazretleri inşaata kerpiç taşıyordu. Seyyid Emîr Külâl hazretleri onu yanına çağırdı. Kendisine,

“Evlâdım Bahâeddin! Hâce Muhammed Baba Semmâsî bana, ‘Oğlum Bahâeddin’in terbiyesi için şefkat ve gayretlerini esirgeme, bu konuda ihmalkâr davranıp kusur edersen, sana hakkımı helâl etmem!’ demişti.

Ben, Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin vasiyetleri konusunda, gevşeklik gösterecek biri değilim. Sana merhamet kanatlarımı gerdim. İçinde bulunduğun ‘beşeriyyet’ yumurtasından, senin ‘ruhaniyyet’ kuşunu çıkardım. Ancak senin himmet kuşun, çok yükseklerde bulunuyor. Ama sen, himmet sahibi bir başka bir mürşidin kokusunu alabileceğin istediğin yere gitmekte serbestsin. Kendi himmetinin gerektirdiği şeyleri istemekten asla geri kalma’ dedi.”

Hikmetli Sözleri

Bu yolda hak yolcusu bir mürid, var gücüyle gayret sarfetmedikçe, üstün çaba göstermedikçe yani himmetini âli tutmadıkça fayda göremez. Ancak bütün bunları yapınca beni bu kapıdan içeriye aldılar ve o zaman mânevî güzelliklere ulaştım.

Allah Teâlâ’ya ulaşmak için bizden himmet isterken, bu isteğinizde, ayaklarınız başıma ulaşmaz hatta daha da ileri gitmek noktasına varmazsa, size hakkımı helâl etmem.121

Bizim yolumuzda varlığın ve nefis görüntülerinin reddedilmesi, en önemli konudur. İşte Allah’a ulaşmanın ana sermayesi budur. Ben bu usulle nefsimi, varlık âleminin bütün katmanlarıyla teker teker kıyasladım ve şunu gördüm: Varlık âleminde yaratılanların hepsi benden üstün. İşte bu niyetimle, en faziletli kimseler arasına kabul edildim.

Ben varlık âleminin her yaratılışında, büyük hikmetler bulunduğunu anladım. Ama nefsimden, bu anlamda hiçbir zaman destek bulamadım. Bir ara, “Köpeğin ne faydası var?’”diye düşündüm. İşin doğrusu, köpekte bir fayda yoktu. Bunu biliyordum. Ama bu düşüncemin sonucunda, köpeğin var oluşunda hikmetler bulunduğunu, kendi nefsimden ise bana hiçbir faydanın olmadığını anladım.

Biz tasavvuf terbiyesine başladığımızda, bu yola baş koyan 200 kişiydik. Ancak ben onların hepsini geçip Allah Teâlâ’nın yardımına ulaştım. Beni bu arkadaşların arasından öne geçirip Allah’a ulaştıran, sadece Allah’ın yardımı olmuştur.

İslâm’ın hükümlerine boyun eğip teslim olmak, gereği gibi Allah’tan korkmak (takvâ), ruhsat verilen işlere hemen sarılmamak, imkânlar ölçüsünde azimet kabul edilen konuları yerine getirmeye gayret etmek, Allah’ın dostluk mertebelerine ermek için önemli görülen başlıca sebeplerdir. Hiç kuşkusuz pek çok evliya, yüce mertebelere, bu konularda nefsini terbiye ederek ulaşmıştır.

Fakir, içinde nefsiyle mücadele eden, ama yaptığı işlerde nefsine üstünlük sağlayan kişidir.

Bütün şeyhlerin aynası iki yüzlüdür. Bizim aynamız ise altı yüzlüdür. Kırk yıldır aynama bakarım; varlık aynam hiç bozulmamıştır.

Bu yolun üç âdâbı vardır:

1. Allah Teâlâ Hakkındaki Edepler:

Her kul, Allah’a karşı olan edebini korumalıdır. İçiyle ve dışıyla bir olmalıdır. İnsan Allah’a karşı iki yüzlü olmamalı, onun emirlerini tutmalı, yasaklarından ise kaçınmalıdır. Kul, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden başka her şeyi gönlünden uzaklaştırmalıdır.

2. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hakkındaki Edepler:

Âyette, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin”122 buyurulduğu gibi her müslüman, bütün yaptığı işlerde Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) tâbi olmak için gayret etmeli, bunu en önemli görev bilmelidir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah Teâlâ ile kulları arasında bir elçidir. Onun elçilik görevini kabul etmeyen kullar, Allah’ın huzuruna da kabul edilmez. Bu nedenle Muhammed Mustafa’sız (s.a.v) yol alınmaz. Her iş, onunla güzel olur.

3. Mürşidler Hakkındaki Edepler:

Her mürid, mürşidine karşı edepli olmalıdır. Çünkü mürşidler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) vârisleri olan velîlerdir. Onlar, bize son Peygamber’e nasıl tâbi olunması gerektiğini öğretirler. Onlar, Hak yola insanları davet etmekle görevlidirler. Bu yüzden her mürid, yanında olsa da olmasa da mürşidine karşı edebini korumalı, onun himmetine yönelmeli, verdiği görevleri yapmaya çalışmalıdır.

Namaz kılmak, oruç tutmak, nefisle mücadele etmek, kişiyi Allah’a yaklaştıran yollardandır. Ancak bize göre asıl önemli olan, bütün bunları yaparken kendinde bir üstünlük görmemektir. Eğer namaz kılmak, oruç tutmak nefsin üstünlük elde etmesine sebep oluyorsa, evvelâ, nefsin kötü sıfatları yok edilmelidir. Bunun da yolu amellere güvenmemekle, amellere güvenmemek ise nefsin özelliklerini tanımakla olur.

Bir kimse gönlünü Allah’a teslim ettikten sonra, işlerini bir başkasına emanet ederse gizli şirke düşmüş olur. Böyle bir davranış avam kişiler için mazur görülse bile, tasavvuf yolundaki has velîler için özür kabul edilmez.

Yolumuz, ender bulunan yollardandır. Sapasağlamdır. Yolumuzun esası, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sünnetlerine tâbi olmaktır. Sahâbe-i kirâmın izlediği yolu takip etmektir. Beni bu yola, fazilet kapısından aldılar. Bu yolun başında veya sonunda, faziletten başka bir şey görmedim. Bu fazilet yoluna girip güzel işler yapmak, insana gönül huzuru verir, mânevî fetihler kazandırır. Çünkü Peygamberimiz’in sünnetine uymak, en büyük ameldir.

Tevekkül sahibi insan, nefsini vekil olarak görmemelidir. Nefsini vekil tutan, kazandığı sevapları gizli tutamaz. Oysa insan, işlerinde Allah’ı vekil olarak görmeli ve sadece Allah’a güvenmelidir.

İnsanların kusuruna bakarsak, arkadaşsız kalırız. Hiç kimse, hatasız olamaz.

Şah-ı Nakşibend hazretleri, fakir olan dervişlerine kendi elleriyle yiyecek hazırlar, onlara sofra kurardı. Müridleri sofranın başına oturunca da onlara, gönüllerinde mânevî huzuru elde etmelerini tavsiye ederdi. Hatta onlardan biri gaflet halinde bir lokma yiyecek olsa, onu keşif yoluyla uyarırdı. Müridlerin, Allah’tan gafil kalmamasını söyler ve şöyle tavsiyede bulunurdu:

Helâl lokma yiyenler, Allah’ın razı olacağı işler yaparlar. Kalpte mânevî huzuru bulmanın yolu, helâl lokma yemektir. Yiyeceklerine haram karıştırmayan insanlar, namaz kılarken de mânevî huzur elde ederler.

Vefatı

Şah-ı Nakşibend hazretleri üç defa hacca gitti. Son hac ibadetini yaptıktan sonra Merv şehrinde bir süre kaldı. Daha sonra, Buhara’da ikamet etmeye başladı. 3 Rebîülevvel 791’de (2 Mart 1389) Salı günü vefat edinceye kadar, Buhara’nın Kasrıârifân köyünde yaşadı. Şah-ı Nakşibend hazretleri buraya yerleşmeden önce köyün adı “Kasrıhindivân” idi.

Onunla birlikte bu köyün adı gibi pek çok özelliği de değişti. Köyün ününe ün kattı. Orası küçük bir köy olmaktan çıktı. Şah-ı Nakşibend hazretleri sayesinde bu köye, kafileler halinde pek çok insan akın etti. Gelen insanlar, onun sohbet meclislerinden ve ilâhî feyizle dolu olan nazarlarından istifade ettiler.

Onun himmetiyle yeryüzü âdeta nurlandı, yeniden aydınlandı. Kararan kalpler, ondan intikal eden mânevî ilimlerle açıldı, coştu. Nefsin arzu ve istekleri yoruldu, duruldu. Ruhlar onunla sürur buldu, neşelendi, sevinçle doldu. Kasrıârifân’a yerleşen Şah-ı Nakşibend hazretleri, artık her haliyle Allah vergisi nice mânevî sırları ifşa etti. Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine işaret eden kalp ilimlerini, mârifet ihsanlarını insanlara sundu.

Böylece insanların gönüllerine Muhammedî feyizler akmaya başladı. İlâhî feyizlere talip olan insanlar ise onun dergâhına yöneldi. Onun mânevî terbiyesine rağbet gösterdi. Ne var ki, onun elde ettiği ilimlerin hepsini almak mümkün değildi. Çünkü Şah-ı Nakşibend hazretlerinde mânevî ilimlerin hazinesi boldu. Zira o, bir okyanus gibiydi. Dünya gözüyle onun mânevî ufkunun genişliği görülemezdi.

Şah-ı Nakşibend hazretleri ölüm döşeğindeyken müridleri, dervişlerin irşad ve terbiyesini kimin üstleneceğini düşünüyorlardı. Bu sebeple aralarında konuşup birbirlerine soru soruyorlardı. Şah-ı Nakşibend hazretleri onlara şöyle dedi:

“Benim elimde olmayan bir konuyu, niçin böyle bir zamanda söyleyip, dervişlerin kalplerini karıştırıyorsunuz?”

Ali Damad adındaki sûfî, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin özel hizmetlerini görmekteydi. Vefatına yakın Şah-ı Nakşibend hazretleri, bu sûfîyi yanına çağırdı. Ali Damad da o gün, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden sonra kendisinin yerine kimin irşad makamına geçeceğini düşünüyordu. Odaya girdi. Şah-ı Nakşibend hazretleri mübarek başını kaldırdı ve ona,

“Bu konuda beklentileri olan, Hâce Muhammed Pârsâ’ya baksın” buyurdu.

Halifesi Alâeddin Attâr hazretleri ise şöyle diyor:

“Şah-ı Nakşibend hazretleri, ölüm döşeğinde iken yanına vardım. Son nefeslerini vermek üzereydi. Bana, ‘Sofrayı kurup yemek ye’ buyurdu. Onun isteğini yerine getirmek için sofrayı kurup bir iki lokma yedim. Ama lokmalar boğazımda düğümleniyordu. Bir ara gözlerini açtı. Sofranın kaldırılmış olduğunu görünce tekrar, ‘Sofrayı kurup yemek ye’ dedi. Birkaç lokma daha aldım, sofrayı kaldırdım. Bir ara yine sofranın kaldırılmış olduğunu görünce, bir kez daha bana, ‘Sofrayı getir ve yemek ye.. Tatlı ve güzel yemekler yiyip güzel işlerle meşgul olmalısın’ buyurdu. Bunu dört kez tekrarladı. Şah-ı Nakşibend hazretleri, ölüm döşeğinde iken Yâsîn sûresini okumaya başladık. Bu sûrenin daha yarısına bile gelmemiştik ki, nurlar açıkça görülmeye başladı. Bir müddet sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri son nefeslerini verdi.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri diğer velîler gibi, bu yolda pek çok halife yetiştirdi. Onun nice büyük halifeleri, takvâ sahibi müridleri vardır. İsimleri saymakla bitmez. Bizim yolumuz Alâeddin Attâr hazretleri ile devam etti. Şah-ı Nakşibend hazretlerinden sonra bütün yeryüzüne dağılan Nakşibendîlik sırları, mârifet nurları, himmet pınarları onun şahsında toplandı. Bu yolun nice mânevî güzellikleri o zatın üzerinde görüldü. Şimdi sıra bu yolun imamı Alâeddin Attâr hazretlerinde (k.s)…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s