SEYYİD ABDÜLHAKİM BİLVÂNİSÎ (k.s)

SEYYİD ABDÜLHAKİM BİLVÂNİSÎ (k.s)

Seyyid Abdülhakim, 10 Zilhicce 1322 (15 Şubat 1905) Perşembe günü doğmuştur. Babası Seyyid Muhammed Bilvânisî, Seyyid Abdülhakim’in göbeğini büyük bir fıkıh âlimi olsun diye Bâsûrî adlı fıkıh kitabı üzerinde kesmiştir.265

Seyyid Muhammed (k.s) Bitlis’in Baykan ilçesi Bilvânis köyündendi. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) torunlarından olduğu için kendisine “Seyyid”, Bilvânis köyünde yaşadığı için de “Bilvânisî”, soyu Peygamberimiz’in torunu Hz. Hüseyin Efendimiz’e (r.a) dayandığı için de “Hüseynî” deniliyordu.

Seyyid Muhammed, Hazret Diyâeddin’in halifesi idi, fakat o bunun gizlenmesini isteyerek mürşidinden şu istirhamda bulundu:

“Efendim! Siz hayatta iken mürşid olarak görev yapmak, bana çok ağır geliyor. Beni mazur görmenizi istirham ediyorum. Saadetli ömrünüz devam ettiği süre içinde bu fakir, sizin dizinizin dibinde kalmak istiyor, ne olur mâneviyat âleminde bana verilen bu nimeti gizleyin. Siz yaşadıkça benim halife olduğumu kimse bilmesin.”

Hazret bu istirhamı kabul etti.

Seyyid Muhammed Bilvânisî hazretleri, mürşidi Muhammed Diyâeddin hazretlerinden önce vefat etti. Mürşidi hayatta olduğu süre içinde kimse onun kâmil bir mürşid olduğunu anlayamadı. Vefat ettiği gün mürşidi, müridlerine şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki, bu memlekette Seyyid Muhammed Bilvânisî gibi kâmil bir velî görmedim. Sizler onu sakın zamanımızın bazı âlimleri ile karıştırmayın. Siz hiç kendisine mürşid olma hakkı verildiği halde, üstadı hayatta olduğu süre içinde bunun saklanmasını isteyen tevazu sahibi birini gördünüz mü? Kendisi, bizim halifemiz olduğu halde bu mânevî derecesinin gizli kalmasını istemişti.”

Seyyid Muhammed Nurşin’de kurulan bu sohbet meclislerine gidip gelirken oğlu Abdülhakim’i de yanında getirir, onun da Nurşin Dergâhı ve Medresesi’nden istifade etmesini sağlardı. Abdülhakim de o sohbet meclisinin mâneviyatından doyasıya teneffüs ederdi.

Seyyid Muhammed Bilvânisî hazretlerinin, oğlu Abdülhakim’i Nurşin’e henüz üçüncü getirişiydi. Muhammed Diyâeddin, halifesi Seyyid Muhammed Bilvânisî hazretlerinin yanındaki çocuğun kim olduğunu sordu. Sûfîler,

“Bilvânisli Seyyid Ma‘ruf’un torunu, Seyyid Muhammed’in oğludur; adı Abdülhakim’dir” dediler. Hazret,

“Bu çocuk, gelecekte büyük bir zat olacaktır” buyurdu.

Üç nesil bir aradaydı. Dede Seyyid Ma‘rûf, baba Seyyid Muhammed ve torun Seyyid Abdülhakim…266

Seyyid Muhammed Bilvânisî hazretleri Siyânüs’te vefat edince Abdülhakim’in yetişmesini dedesi Seyyid Ma‘rûf hazretleri üstlendi. Seyyid Abdülhakim ay yüzlüydü, nurânî bir çehresi vardı. İlmiyle, ahlâkıyla tertemiz bir soydan geldiği her halinden belli oluyordu. Henüz vefat etmeden önce Kur’ân-ı Kerîm’i babasından öğrenmişti.

Çocuk denecek yaşlarda üç yıl Siyânüs’teki medresede temel İslâmî dersler almıştı. Fethullah Verkânisî hazretlerinin köyü Verkânis’te iki yıl okumuş, bu arada Seyda-i Tâhî hazretlerinin halifesi Şeyh Abdülkahhâr hazretlerinin de dikkatini çekmiş ve duasını almıştı. Nurşin’de ise tam yedi yıl İslâmî ilimleri tahsil etti. Arbo’da üç yıl okudu.

Babası Seyyid Muhammed Bilvânisî ile ilk mürşidi Muhammed Diyâeddin hazretleri başta olmak üzere Şeyh Muhammed Arbovî, Molla Zâhir ve Hazret’in halifelerinden Molla Muhammed Emin (Molla Mezin), Mevlânâ Mahmud Zokaydî, Mevlânâ Muhammed Selimî Hizânî hazretleri gibi pek çok âlim ve velîden zâhir ve bâtın ilimlerini öğrendi.

Hazret’in Emaneti

Hazret âhirete irtihal edince (1923) Seyyid Abdülhakim hazretleri, İslâmî ilimlerde kendi içinde bir boşluk hissetmeye başladı. Her ne kadar yıllarca ilim tahsil etmişse de zâhir ve bâtın ilmini en kâmil seviyeye getirmek için bir üstat aradı. Hazret’in halifesi Mevlânâ Muhammed Selimî Hizânî hazretlerine intisap etmek istedi.

Vefatından sonra Hazret gibi kâmil bir zatı bulmak zordu. Seyyid Abdülhakim hazretleri Allah Teâlâ’ya yöneldi. Kendisine bir rahmet kapısını açması için dua etti. İstihare yaptı. Gördüğü rüyasını ise şöyle anlattı:

“Mürşidim Muhammed Diyâeddin hazretlerini rüyamda gördüm. Yanında Ahmed Haznevî hazretleri vardı. Ona, Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim’in babasının bizde çok emeği vardır. Ona gözün gibi bakmalısın” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri bu rüyadan, Şah-ı Hazne’ye bağlanması gerektiği sonucunu çıkardı. Doğruca Suriye ile Türkiye arasında sınırda yer alan Kamışlı’nın Hazne köyüne gitti. Ahmed Haznevî hazretlerinin dergâhına ulaştı ve kendisine mürid olmak istediğini söyledi. Şah-ı Hazne,

“Abdülhakim, sen zaten bu yolda değil misin?” diye sordu. Seyyid Abdülhakim,

“Evet, daha önce bu yola girmiştim” dedi.

“Mürşidin kimdi?”

“Hazret (k.s).”

Şah-ı Hazne tebessüm etti:

“Hepimiz Hazret’in yolundayız, senin yeniden intisap etmene gerek yok” buyurdu.

Bu sözlere tanık olan Şah-ı Hazne’nin halifesi Molla İbrahim Çokreşî hazretleri, Seyyid Abdülhakim’e,

“İnsanoğlu sahip olmadığı bir mülkün üzerinde söz sahibi olabilir mi? Şah-ı Hazne’nin elini öpmek ve ziyaret etmek yeterli değildir, onu kendine mürşid kabul etmeli ve ona biat etmelisin. Nakşibendî yolunun usulü budur” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri, Çokreşî hazretlerinin bu sözünden, Şah-ı Hazne’nin tasavvufî terbiyesine henüz kendisinin kabul edilmediği sonucunu çıkardı ve çok üzüldü:

“Biz bu yolun nezaketini, âdâbını bilemedik” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri, ertesi gün yine Şah-ı Hazne’nin yanına gitti. Bu kez daha net bir ifadeyle,

“Kurban, ben size mürid olmak istiyorum” dedi.

Şah-ı Hazne,

“Abdülhakim, sen zaten bu yolda değil misin? Hepimiz Hazret’in yolundayız” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri,

“Evet, daha önce ben bu yola girmiştim, ama o zamanlar henüz talebe idim ve bu yolun gereklerini tam olarak yerine getiremedim, şimdi daha fazla yönelmek istiyorum” dedi.

Ahmed Haznevî hazretleri, kendisinden istihare yapmasını istedi.

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri Şah-ı Hazne’nin dergâhında ilk gece gördüğü rüyasını, Ahmed Haznevî hazretlerinin halifesi Molla İbrahim Çokreşî hazretlerine şöyle anlatıyor:

“Bu gece bir rüya gördüm. Kalabalık bir topluluk vardı. Namaz vakti gelmişti. Şah-ı Hazne imam oldu ve bize namaz kıldırdı.”

Molla İbrahim Çokreşî hazretleri,

“Sana müjdeler olsun, Şah-ı Hazne artık seni müridliğine kabul etmiş demektir” dedi.

Birlikte Şah-ı Hazne’nin yanına gittiler. Seyyid Abdülhakim gördüğü rüyayı ona anlattı. Şah-ı Hazne,

“Hazret sana izin vermiştir” dedi.

Böylece Seyyid Abdülhakim hazretleri, Şah-ı Hazne’nin elini tuttu ve ona biat etti. O günden itibaren Seyyid Abdülhakim hazretleri, Şah-ı Hazne’nin yanında zâhir ve bâtın ilmine devam etti.

Hazne Günleri

Onlar da Gelecek!…

Seyyid Abdülhakim hazretleri şöyle anlatıyor:

“Ne zaman Hazne’ye gideceğimi söylesem ailem üzülür ve ağlamaya başlardı. Çünkü o zaman Suriye sınırını geçmek çok tehlikeliydi. Üstelik sınırı geçenlerden pek azı Türkiye’ye dönebiliyordu. Gidiş gelişimiz de uzun zaman alıyordu. Her şeye rağmen biz Hazne’ye gitmekten, Şah-ı Hazne’yi görmekten geri kalmazdık. Zira, ‘Eğer biz bu yoldan dönersek şeytan imanımızı çalar, bu bir iman davasıdır, imanımızı kurtarmak için gerekirse canımızı feda ederiz’ diye inanıyorduk.

Bu yolculuklarımızda Allah’ın takdiriyle, mürşidimizi ziyaret etmek amacıyla gelenlere hiçbir şey olmadı. Çünkü Şah-ı Hazne her defasında bize, ‘Sakın kaçakçılık yapmayın’ diye tavsiye ediyordu. Kaçakçılık yapmak için gelenlerin başına her türlü belâ ve musibet geliyor, çoğu zaman da öldürülme tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliyorlardı.

Tabii ki Hazne’ye gidip gelirken vasıtamız yoktu. Hep yürüyerek yol alırdık. Gündüz eşkıyadan saklanır, geceleri yürürdük. Keçi derisinden aşınan çarıklarımız yola dayanmazdı. Hazne’ye vardığımızda ayaklarımız kan revan içinde kalırdı. Saatlerce ayaklarımıza batan dikenleri çıkarmak için uğraşırdık. Bir defasında gece vakti ırmağı yüzerek geçiyorduk. Meğer en derin yerinden geçmişiz. Az kalsın boğuluyorduk.

Bir gün sınırı geçmeye çalışırken mayınlı bölgeye rastlamışız, farkedemedik. Mayınlar patlayınca sınırdaki askerlerin kurşun yağmuruna tutulduk. Canımızı kurtarmak için kendimizi yere zor attık. O gün sabaha kadar siperde yattık. Gün doğmak üzereyken Hazne’ye doğru yola çıkmıştık. Hazne’ye vardığımızda Şah-ı Hazne’yi caminin önünde bulduk. Bir sandalyenin üzerinde oturuyordu. Bana hep Şeyh Abdülhakim diye hitap ederdi. O gün,

‘Şeyh Abdülhakim! Sadece iki kişi mi geldiniz?’ diye sordu. Ben,

‘Kurban, bir grup olarak çıkmıştık’ dedim. Başımdan geçenleri bir bir anlattım. Bir müddet dinledi ve,

‘İnşallah onlar da geleceklerdir’ dedi.

Hakikaten bir müddet sonra bütün arkadaşlar Hazne’ye dergâha ulaştı.”267

Mümin Olabilmek

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor:

“Biz Şah-ı Hazne’nin yanında uzun süre kalırdık. O bize hiç iltifat etmezdi. Ama ben hiç durmadım, hep dergâhın hizmetlerine devam ettim. Günler geçtikçe hizmete ve dergâha sevgim, mürşidime muhabbetim artıyordu. Hizmet benim için her şeydi. Artık Şah-ı Hazne’nin evinin iç ve dış temizliklerini bile yapmaya başladım. Onu bitirince derhal dervişlerin, sûfîlerin yemek tabaklarını yıkamaya gidiyordum. Durmak nedir bilmiyordum. Tekkenin diğer temizlik işlerini herkes uykuda iken ve titizlikle yapmaya özen gösteriyordum. Hizmetim süresince de etrafımdakilere, ‘Bu dervişlerin hepsi âdeta birer velî, ben ise günaha batmışım’ düşüncesiyle bakıyordum. Kendimi hiç de Şah-ı Hazne’nin dergâhına lâyık görmüyordum. Ama o, bana merhamet etti, dergâhında ve gönlünde yer verdi.

Artık bu duygular öyle bir hale gelmişti ki, ‘Nereye gidersem gideyim, mülk Allah’ındır, Allah’tan başka hidayete erdirici yoktur, Şah-ı Hazne’den (k.s) başka beni terbiye edecek kâmil bir mürşid bulamam’ diye inanmaya başladım. Bir müddet sonra gönlüm huzurla dopdolu olmaya başladı. Çünkü hizmet ettikçe rahatlıyordum. Böyle düşündükçe de hizmet yapmaya sevgim ve ilgim artıyordu.

Ama bir gün gönlümü nefsânî düşünceler kapladı. İçim daraldı. Giderek sıkıştı ve bunaldım. Bu kez kendi kendime karar verdim:

‘Ben bu değerli insanların arasına lâyık biri değilim. Buradan gitmeliyim’ dedim.

O gün Şah-ı Hazne yatsı namazını camide kıldırmış, evine gitmek üzereydi. Ben de peşinden gittim. Ama bir şey diyemedim. Beni görünce durdu.

‘Bir şey mi söyleyeceksin?’ diye sordu.

‘Evet efendim’ dedim.

‘Söyle’ dedi.

‘Kurban! Ben buradan gitmek istiyorum’ dedim.

‘Nereye gideceksin?’

‘Bilmiyorum. Ben kendimi bu kapıya lâyık görmüyorum. Buradaki dervişler sanki birer velî.’

Bunun üzerine Şah-ı Hazne,

‘Nefsi inkâr ve zelil etmeden gerçek mümin olunmaz’ dedi.”


Sûfîler Hizmet Var

Seyyid Abdülhakim hazretleri şöyle anlatıyor:

“Yine bir gün Şah-ı Hazne’nin yanında hizmet ediyordum. Dergâhtaki görevlilerden biri,

‘Sûfîler! Çalı çırpı toplanacak, hizmet var’ dedi. Ben de,

‘İnşallah ben de sûfîlerden sayılırım. Gidip denileni yapayım’ dedim. Bu niyetle tarladan pamuk çırpısı toplamaya gittim. Ertesi gün yine bir görevli,

‘Hocalar! Bugün çalı çırpı toplanacak, hizmet var’ dedi.

Ben,

‘İnşallah biz de hocalardan sayılırız’ diyerek tarlaya gittim. Bir başka gün başka bir görevli geldi ve,

‘Talebeler bugün çalı çırpı toplasın, hizmet var’ dedi. Ben yine,

‘İnşallah biz de öğrenci sayılırız’ dedim ve talebelerle çalı çırpı toplamaya gittim. Bir sonraki gün,

‘Köylüler, bugün çalı çırpı toplanacak, hizmet var’ dedi. Ben,
‘İnşallah biz de bu köyden sayılırız’ dedim. Onlarla tarlaya gittim.

Bu şekilde her gün çalıştım. Ellerim yara oldu. Çok acı çekmeye başladım. Akşamı zor ettim. Yatsı namazından sonra herkes yatmak üzere, dergâhın yatakhanesine gittim. Ben de bir battaniye buldum. Ancak yatakhanede adım atacak yer yoktu. Kendime güç belâ bir yer buldum. Sûfîler sıra sıra dizilmişler; kimi uykuya dalmış, kimileri virdini çekmekte, kimileri de bu yola ilk defa girmek için tövbe etmiş ve sekiz şartın âdâbını yapmaktaydı. Boş bir yer buldum. Bir sûfînin ayak ucuna uzanıp yattım.

Tam uyumak üzereyken bir sûfî yanıma geldi. Battaniyemin boşta olduğunu düşünmüş olmalıydı. Çekiştirmeye başladı. Ben de uyuyormuş gibi davrandım. Hafifçe sol tarafıma döndüm. Battaniyemi üzerimden düşürdüm ve,

‘Bu kişi Şah Hazne’nin sûfîsidir. O battaniye içinde yatsın. Sevaptır’ diye düşündüm. O gece böylece sabahladım.”

İrşad Günlerine Doğru

Biz Kim Çobanlık Kim?

1938 yılının Kasım ayı idi…

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri bir rüya gördü. İlk mürşidi Muhammed Diyâeddin Nurşînî hazretleri rüyasında ona şöyle dedi:

“Abdülhakim! Şah-ı Hazne’ye söyle, artık seni fazla yormasın. Sen halifeliği hakkıyla kazandın, artık sana hakkını versin.”

Seyyid Abdülhakim hazretleri rüyasını mürşidi Şah-ı Hazne’ye anlattı. Şah-ı Hazne şöyle dedi:

“Şeyh Abdülhakim! Ben de bu durumun farkındayım, ama ramazan ayının feyiz ve bereketinden daha fazla istifade etmelisin diye düşünüyordum. Fakat mademki büyüklerimiz böyle istiyor, senin terbiyen tamamdır, artık halife olmak senin de hakkındır” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri böylece 1938 yılında halife oldu, insanları terbiye etme görevini üstlendi. O zaman otuz altı yaşındaydı. Onun irşada başlamasından on bir yıl sonra da mürşidi Ahmed Haznevî hazretleri vefat etti. Seyyid Abdülhakim hazretleri, mürşidi vefat ettiğinde Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Tarûnî köyünde idi.268

Seyyid Abdülhakim hazretleri nihayet yirmi altı yıl İslâmî ilimleri tedris ettikten sonra irşada başlamış oldu. Talebeleri ve halifeleri ile yaptığı sohbet esnasında kendisine,

“Siz İslâmî ilimlerde nereye kadar okudunuz?” diye sorulunca şu cevabı vermişti:

“İslâmî ilimlere ait temel eserlerin hepsini okudum ve ezbere bilirim.”

Mürşidinin vefatından sonra müridlerinin sayısı daha fazla arttı. Hatta onun irşadı altında yetişmek isteyen pek çok âlim, şeyh ve bu yola girmiş (mensup) olan dervişler de vardı.

İşte o günlerde Seyyid Abdülhakim hazretlerine bir mektup geldi. Bu mektupta bir şeyh efendi şöyle diyordu:

“Yan yana otlayan iki sürünün birinden diğerine bir koyun geçmiş olsa çoban, gelen koyunu sahibine iade etmelidir. O halde bizden size gelerek mürid olanları tekrar bize geri vermeniz gerekmez mi?”

Seyyid Abdülhakim hazretleri, sözde mürşid olarak insanları kullanan bu kişiye şu anlamlı cevabı verdi:

“Biz, cedd-i pâkimiz hürmetine insanlara hizmet etmeyi gaye edindik. Bütün maksadımız hizmettir. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) bize kalan tek miras vardır; o da ilimdir. Bu ilme sahip çıkan kişi vâristir ve irşad etmeye yetkilidir. Biz, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) intikal eden ilmin, gerçek vârislere ulaşmasını yüce Allah’tan temenni ediyoruz. Biz, gerçek vâris olanlara her zaman dua ediyoruz. Bizim, insanlar üzerinde nüfuz kullanmak gibi niyetimiz yoktur. Allah her şeyi bilir. Biz kim, çobanlık kim? Biz Hazret’in ve Şah-ı Hazne’nin hizmetçisiyiz. Hizmetçi düzgün çalışmazsa, efendisi hiç onu kabul eder mi? Biz, Hazret ve Şah-ı Hazne’nin yolunda olduğumuz için insanlar, bu yola intisap ediyorlar. Biz kim, çobanlık kim?”269

Ateş Yutan Öğrenci

Seyyid Abdülhakim hazretleri Bilvânis’teki medresede talebe okutuyordu. Talebeleri çeşitli bölgelerden gelir, medresede görevlendirilen hocalardan ders alırlardı. Talebelerden biri de Gavs-ı Bilvânisî hazretlerine intisap etmediği halde dergâhta üç dört yıl kaldı. Gavs hazretleri tasavvufî konularda onu hiç zorlamazdı. Hatta teveccüh ve hatmeye bile almıştı. Ancak o talebe, Gavs-ı Bilvânisî hazretlerini mürşid kabul etmese de sözlerine çok değer verirdi.

Bir gün sûfîlerden biri Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin yanına geldi:

“Kurban! Şah-ı Hazne’nin nazarı dağları yıkar. Bu talebeye bir lutuf nazarında bulunsanız da intisap etse” dedi.

O sırada Gavs-ı Bilvânisî hazretleri, elinde bir el feneri tutuyordu. Feneri önce bize tuttu, sonra Kasrik tepelerine doğru çevirdi. O yöne doğru uzun süre baktı ve hiçbir şey söylemeden camiye girdi. Namazdan sonra dervişlere sohbet etti. Sûfîler çok cezbelendi. Bu arada cemaatin arasına yeni katılanlar vardı. Hepsi tövbe aldı. Bahsettiğimiz talebe de çok cezbelendi, ama Gavs hazretlerine intisap etmedi, küçük tövbe aldı.270

Ertesi gün Gavs-ı Bilvânisî hazretlerine ilim tahsil edeceğini beyan ederek başka medreseye gitmek istediğini söyledi. Gavs hazretleri,

“Bu gece misafirimiz ol” dedi. Talebe o gün köyde kaldı, gitmedi.

Sabahleyin Gavs-ı Bilvânisî hazretleri talebeye,

“Bu geceyi nasıl geçirdin?” diye sordu.

Talebe bir rüya gördüğünü ve izin verirse anlatmak istediğini söyledi. Talebe, rüyasında bir mantık kitabı okuduğunu söyledi. Gavs hazretleri de ona çeşitli beldelere ilim öğrenmek için gitmesine izin verdi. Bundan sonraki gelişmeleri söz konusu mürid şöyle anlattı:

“O günden itibaren çeşitli beldelerde ilim okudum. Ama hemen hemen her gece Gavs-ı Bilvânisî hazretlerini rüyamda gördüm. Bana, ‘Benim elimden kurtuluşun yok’ diyordu. Ben de kendi kendime, ‘Yâ rabbi, ben bir talebeyim, bu zat benden ne istiyor?’ diye düşünüyordum. Bitlis’in başka medreselerinde okumak için orayı da terkettim. Vaktiyle Bedîüzzaman hazretlerinin ilim okuduğu medreseye geldim. Orada aynı rüyayı tekrar gördüm. Bunun üzerine bir gece yarısı,

‘Artık ben Bilvânis köyüne geri döneceğim, gidip Gavs hazretlerine intisap edeceğim’ dedim. Sabahleyin kalktığımda çok sevinçliydim. Bilvânis’e gitmek için hareket ettim. Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin yanına vardım. Elini öptüm. Derdimi anlattım. ‘Ne buyurursunuz?’ diye sordum. Bana, ‘Git seni medresedeki falanca hoca okutsun, sen de gül onlar da neşelensinler’ dedi.”

Bu öğrenci çok ağırbaşlıydı. Sûfîlerin gülüp eğlenmesine, aralarında kaside ve ilâhi söylemesine hiç katılmazdı. Diğer talebeler ise derslerden sonra kendi aralarında eğlenirler, güler, oynarlar, kaside söyler, keyif ederlerdi. O, Bilvânis’teki medreseye geri döndüğü günlerden birindeydi. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de aralarında olduğu halde bir grup öğrenci, derslerini bitirmiş, ilâhiler söylüyorlardı. O talebe elinde bir meşaleyle içeri girdi.

“Hocam bu gece benim gecem, siz kaset çalmalarına izin veriniz” dedi. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de izin verdi. O sırada gelen talebe elindeki meşaleyi bir yandan ağzına tutup içine çekiyor, diğer yandan da göğsüne bastırıyordu. Oysa üzerinde hemen tutuşacak türden ince bir gömlek vardı. Bütün talebeler cezbelendi. Ağlayanlar ve bağrışanların sesleri birbirine karıştı. Öğrenci şöyle diyordu:

“Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin mürşid-i kâmil olmadığını kim iddia ediyorsa yanıma gelsin, o zamanın gavsıdır, cezbelenenlerin sultanıdır.”

Sarhoş Evlât

Antika alım satımı yapan biri vardı. İçkiye düşkündü. İçki bulamadığı zaman ispirto veya kolonya bile kullanırdı. Dinî bilgisi hiç yoktu, anneden babadan görmemişti, çevresinde hiç dindar insanlardan dostlar edinmemişti. Kur’an okuyan küçük çocukları görünce kızar bağırır ve,

“Bu devirde bu çocuklardan ne istiyorlar, körpecik beyinlerini gericilikle dolduruyorlar” diye dine, Kur’an’a karşı çıkardı.

Eli sürekli titrerdi. Belki bu, alkolik olması yüzündendi. Arkadaşları nasıl yaptılarsa onu güç belâ ikna etmişler, İstanbul’da bir hocaya götürmüşlerdi. Hoca efendi de ona şu tavsiyede bulundu:

“Evlâdım! Senin hastalığının dermanı Gavs-ı Bilvânisî hazretlerindedir. Sen onun yanına gitmelisin. Senin tedavin onun vereceği ilâçtadır.”

Adamcağız yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Hoca, kendisinden daha hoca olan birini kendisine tavsiye ediyordu. Önce hiç gitmek istemedi. Bahaneler buldu. Unutmaya çalıştı. Ticaret sebebiyle Artvin’e gittiği bir gün, çeşitli nedenlerle yolu Bitlis’e düştü. “Gelmişken Kasrik’e gideyim diye niyetlendi. Kasrik köyüne Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin dergâhına ulaştı:

“Efendi hazretleri! Ben içki müptelâsı olan biriyim, bende her türlü kötülük vardır. Her şeye rağmen beni evlâtlığa kabul eder misin?” dedi.

Gavs-ı Bilvânisî hazretleri kendisine tebessüm etti:

“Evlâdım! Gel, sen de bizim sarhoş evlâdımız ol” dedi.

Böylece Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin elini tuttu. Günahlarına tövbe etti. Henüz dergâhta iken ellerinin titremesi de geçti. İçkiyi bıraktı. Dinin emir ve hükümlerini yaşamaya başladı.

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretlerinin silsiledeki sıfatları şöyledir:

Cezbe sahiplerinin sultanı. Hakk’a ulaşanların nuru, âlemdeki velîlerin kutbu, Muhammed Mustafa’nın yolununun vârisi ve tebliğ edeni. Silsilesi peygamberlerin sultanı Efendimiz’e (s.a.v) kadar ulaşan Nakşibendî yolunun pîri. İlâhî feyiz ve rahmet deryasının sâkîsi. Dinin ilim ve ibadeterini ayakta tutan. Önceki büyüklerin ve onlara tâbi olanların yolunu ihya edici. Himmet kaynağı. Sadıklar için saadet sebebi. Kâmil, mükellim şeyh.

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri hayatı boyunca kendi hanesinde helâl yoldan rızık temin etti. Abdestsiz, yemek pişmesine izin vermedi. Kendi tarlasından ürün elde etti. Evinde ne zaman yemek yese, Şah-ı Hazne’nin tekkesinden getirdiği ekmekten bir parça kesip yemeğinin içine attı. Bu ekmeği de Şah-ı Hazne’den hilâfet aldığı zaman yanında getirmişti. Bu konudaki titizliğinin sebebi kendisine sorulunca şöyle dedi:

“Bizim yemeklerimizde kusur olabilir. Ama Şah-ı Hazne’nin ekmeğinden, evimde yapılan yemeklerin içine atarsam, Allah Teâlâ Şah-ı Hazne’nin hatırına bizim yiyeceklerimizi de mânevî kirlerden arındırır.”

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, gün geçtikçe azalan bu ekmek bitmesin diye, zaman zaman sadece ekmekten nefes alıp içine çekmeye başlamıştı. Yakınlarının anlattığına göre vefat ettiğinde, o ekmeğin küçük bir parçası hâlâ yeleğinin cebinde duruyordu.

Tasavvuf Âdâbı Hakkında Güzel Sözleri
İslâm dini âdaptan ibarettir. Her işte âdaplı olmak lâzımdır. Alışkanlık doğru değildir. İbadette alışkanlık yapmamak gerekir. Çünkü ibadet alışkanlık halini alırsa, âdet hükmünde olur. İbadeti, alışkanlıktan ayırt etmek gerekir.

Bir müridin tasavvufta yol alamamasının tek sebebi, bu yolun âdâbına dikkat etmemesidir. Tasavvufun âdâbına bid‘at girerse, sâdât-ı kirâmın himmet ve tasarrufatı azalır.

Ailenize söyleyin, yemek yaparken abdestli bulunsun.

Gece namazına ve ibadetine önem verin. Zira sâdât-ı kirâmın büyük bir çoğunluğu gece yaptığı ibadetlerle Allah’a vâsıl olmuşlardır. Çünkü geceleyin kalpte havatır olmaz. Kalp huzur içinde bulunur.

Hizmet için gittiğiniz yerlerde hediye kabul etmeyin. Yoksa sevabınızı peşin almış sayılırsınız. Allah yolunda halka hizmette âhiret sevabından başka ücret talep etmeyin. Unutmayın ki hizmet ederken sizin samimiyetinize göre sâdât-ı kirâm sûretlerinize girer ve sizleri mânevî olarak destekler. Hizmetin kendinizden kaynaklandığını düşünmeyin. Eğer hizmeti kendinizden bilirseniz zamanla kabul görmezsiniz.

Falanca kişi önceden şöyleydi böyleydi demeyin. Onun halinin değişmesine ben vesile oldum demeyin. His ve hayale kapılmadan Şah-ı Hazne’den bahsedin. Halkın övmesine ve sövmesine aldırmayın. Hakk’ın esasını gözetin.

Mürid, kendi mürşidini zamanının en mükemmeli olduğuna inanmalıdır. Ama başka mürşidleri de hafife almamalıdır. Yoksa mânevî olarak zarar görür.

Müridlerimiz, başka mürşidlerin müridleri yanında iken sadece yolumuzun büyüklerinden bahsetmesin. Onların mürşidlerinden de bahsetsin. Bu durum, insanların sâdât-ı kirâma karşı sevgisini artırır.

Sorular ve Cevaplar

Gavs-ı Bilvânisî hazretlerine sorulan sorular ve cevaplardan seçilenlerden bir demet…

Soru: Nakşibendîlik ne demektir?

Nakşibendîlik, Kur’an ve Sünnet’e uygun yaşamak, bid‘atı terketmek, kalbi günahlardan arındırmak, metanetli bir şekilde Allah’ı zikreder duruma gelmek ve samimiyetle Allah Teâlâ’ya yönelmektir.

Soru: Kalbi günahlardan arındırmak nasıl olur?

Nisan yağmurlarını düşünün. Ne yapıyor? Toprağı canlandırıyor, toprak içindeki tohumları canlandırıyor, filizleri ortaya çıkarıyor, bitkileri yeşertiyor. İşte Şah-ı Hazne de bu şekilde insanların kalbini tedavi eder, ruhlarını canlandırır.

İnsan kalbinin iki özelliği vardır: Biri halk âlemi, diğeri ise emir âlemiyle ilgilidir.

Tüm âlem Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına mazhar olmuştur; O’nu yansıtır. İnsanın kalbi de buna benzer. Yüce Allah’ın sıfatlarını yansıtan küçük âlemdir. Bu yüzden kalp, Allah’ın nazargâhıdır. Ruhlar âlemini içine alır. Kâinatın yaratılışında arş ne ise, bedendeki kalp de odur. Arş, mâna âlemiyle madde âlemi arasında bir köprüdür. Emir âleminden gelen ilâhî tecelliler önce arşa iner. Sonra madde âlemine yansır.

İşte beden dünyasına gelen tecelliler de önce kalpte yer bulur. Sonra ruh, mânevî zevk alır ve gelen tecellileri bedenin bütün organlarına ulaştırır. O zaman saçımızın bir teline varıncaya kadar bütün organlarımız bu mânevî hissi elde eder.

Meselâ harama bakan gözü düşünün; mânevî kiri önce kalbe gider, diğer organlarla kazanılan günahların mânevî kirleri de böyledir. Onun için kalbin günahlardan arındırılması gerekir. Bu da zikirle olur. Kalp zikretmezse, günahların kirini atamaz hale gelir. O zaman ilâhî feyizleri de anlamaz. Bu yüzden büyüklerimiz, kalbin Allah’tan gafil kalmaması için çok gayret etmişlerdir. Kalbin temizliğine önem vermişlerdir.

İnsan kalbinde yürek, mânevî kalbin de yeridir. Vücudumuzda bulunan diğer tecelli yerleri de ona bağlıdır. Bu ilâhî tecelli yerlerine letâif denir. İnsan vücudundaki letâif sayısı altıdır. Bunlar kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ ve nefistir. Kalbin yeri sol memenin dört parmak altıdır; Allah’ın muhabbeti ve ilâhî cezbenin merkezidir.

Ruhun yeri sağ memenin dört parmak altıdır; Allah sevgisinin merkezidir. Sırrın yeri sol memenin iki parmak üstüdür; Allah’ı bir bilmenin mânevî tanıma mahallidir.

Hafânın yeri sağ memenin iki parmak üstüdür; Bütün eşya Allah’ın tecellisinde buradan gayb âlemine açılır.

Ahfânın yeri göğüs kafesinin iki parmak aşağısıdır; Burası suyun içinde sütün kaybolması gibi, kulun Allah’tan başka hiçbir şeyi görmemesini sağlayacak olan mânevî bir merkezdir.

Nefsin yeri de alnın ortasında iki kaş arasıdır.

Tüm bunlar bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında ilâhî tecellilere açılır. O zaman Allah Teâlâ, insanî ruha çeşitli tecelliler ihsan eder. Ruh terbiye edilince kalp de terbiye edilmiş olur ve Allah’a ulaşır. Kul da günahı terkeder. İşte bu seyrü sülûk ile gerçekleşir. O zaman kul, kendisine emanet edilen tertemiz ruhu imanla Allah’a teslim eder ve kurtulur.

Soru: Kalbimize ilâhî tecellileri çekmek için ne yapmalıyız?

Bazı mürşidler, müridlerinin mânevî yeteneklerine göre çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir. Her mürid, mürşidinden öğrendiği temel usulleri yerine getirmelidir. Kalbi ona göre terbiye etmelidir. Sevgi, kalbin bir işe meyletmesidir. Eğer Allah sevgisi kalpte varsa, kalp Allah’a itaat etmek ister. Seven sevgilisini hiç unutur mu? Başkasına meyleder mi? Bir insana cin çarparsa ne olur? Ama sevgi çarparsa aşk olur. Bu da hikmettir. Kalbin ilâhî tecellilere açılması için âdap kitaplarını okuyun. Şah-ı Hazne bize şu âdapları tavsiye etmişti:

Dinî ve dünyevî işler dışında halkın övmesi ve yermesine itibar etmemelisiniz.

Belâ ve musibetlere tahammül etmenin yollarını aramalısınız. Sabretmesini öğrenmelisiniz. Asıl sabır yokluk anında belli olur.

Beş vakit namazı terketmemelisiniz. Namazlarınızı cemaatle kılmalısınız. İnsan cemaatle namaz kılmak yerine tek başına namaz kılmayı tercih ediyorsa, bunun sebebi nefis letâifinin terbiye edilmeyişindendir.

Çok konuşmamalısınız. Çok konuşmak gıybet meydana getirebilir. Gıybet, başkasının arkasından konuşmak demektir. Bir insanın gıybet yaptığının bir özelliği de kıldığı namazlardan sonra tesbihat yapmayı terketmesidir.

Helâl lokma yemek letâiflerin çalışmasını sağlar. Kalbin nefse mağlup olduğu işlerin başında tuvalet âdâbına uymamak, düzgün abdest almamak, guslü usulünce yapmamak ve necâsetten korunmamak gelir.

Halkın eziyetlerine tahammül etmelisiniz. Tahammül etmek büyüklüktür. Allah Teâlâ Peygamberimiz’e (s.a.v) bile şöyle buyuruyor:

“Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret.”271

Mal, mülk, aile ve evlât sevgisinde dengeli davranmalısınız. Bunların varlığı da yokluğu da imtihan vesilesidir.

Cömert olmalısınız. Fakir ve miskinlere şefkatle davranmalısınız.

Aileniz ve çocuklarınız başta olmak üzere bütün insanlarla iyi geçinmelisiniz.

İnsanların eksikleriyle meşgul olmak yerine evvelâ kendi kusurlarınızla meşgul olmalısınız. Onun için şöyle denilmiştir:

Sen kendi varlığından gafil olmadıkça

Hiçbir zaman muradına ulaşamazsın

Zâhir denizinden sahile çıkmadıkça

Ehl-i aşk nezdinde kâmil olamazsın

Sabah ve akşam kalp derslerinizi yani virdinizi yerine getirmelisiniz. Bu derslere devam ettikçe kalplerde, Allah’ın izni ve Şah-ı Hazne’nin himmetiyle ilâhî bir pencere açılır.

İnsanların en hayırlısı, kullar hakkında kötülük düşünmeden sabahlayan ve akşama kavuşandır. İnsanın en iyi dostu, Allah’a kullukta kendisine yardımcı olandır, kusurlarını ve kötülüklerini hatırlatandır.

Soru: İnsanın Kur’an, hadis ve fıkıh ilmini bilmesi yeterli değil midir? Bir mürşid-i kâmile bağlanmak şart mıdır?

Bir eczacı düşünün; her türlü ilâcın nasıl yapılacağını ve bu ilâçların hangi hastalıklara iyi geleceğini bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara bile bilgi verir. Doktorlar da onun verdiği bilgilere dayanarak hastalarına ilâçlardan tavsiye ederler. Ama eczacı çoğu defa hastalığı teşhis edemez. Hastalığın teşhis edilmesi ise ayrı bir uzmanlık alanıdır. Reçete olmaksızın eczacı ilâç veremez. Verdiği takdirde hasta zarar görürse eczacı suçlu olur. Yine her doktor kendi filmini çekemez. İki omzu arasında bir rahatsızlığı olsa tedavi edemez. Bir başkasına muhtaç olur.

Âlimleri de böyle düşünmek gerekir. Kalbin mânevî hastalıklarında ehil olan âlimler mürşid-i kâmillerdir. İnsanlara sohbet etmek ayrı bir iştir, insanlar üzerinde sohbeti icra etmek ve gereğini yerine getirmek, kalpleri tedavi etmek farklı bir iştir. Kitaplardan ilim öğrenmek şarttır. O ilmi bütün bedene kabul ettirmek de şarttır. Kur’an ve hadis âlimi olmak kadar, bunları yapan kâmil insan olmak da önemlidir. Devrimizde çok vaaz eden vardır; hidayete eren ise azdır. Mürşid-i kâmiller insanların Allah’a yönelmesine yani hidayetine vesile olurlar. Ama irşad ehli zatlar zamanımızda çok azdır.

Soru: Mürşid-i kâmil, müridine nasıl himmet eder?

Ben Hazne’de iken kalbime vesvese gelmiş, artık Şah-ı Hazne’nin dergâhına lâyık değilim diye düşünmeye başlamıştım. Mürşidimden uzaklaşmak, dergâhtan ayrılıp gitmek istiyordum. Şah-ı Hazne camiye giderken yanına yaklaştım ve derdimi söyledim. Şah-ı Hazne bana şöyle dedi:

“Mürşidin himmeti, müridin çalışmasına göre meydana gelir.” Bu defa,

“Peki mürid nasıl çalışır?” diye sordum. Bana şöyle dedi:

“Mürid, yüce Allah’ın emirlerini yerine getirir ve yasaklarından kaçınırsa çalışmış olur.”

Soru: İhlâs Ne Demektir?

İhlâs, Rabbü’l-âlemin’in emir ve hükümlerini sadece Allah rızâsı için yapmak, bunun için bütün gücünü sarfetmek ve bunlara sebat göstermenin özüdür. İnsan kıymet verdiği ve düşündüğü şey kadardır. Hayatını şöhret ve şehvete adayan kişinin sonu hiç kuşkusuz hüsrandır.

Soru: Hatme Yapmanın Faydası Nedir?

Hatme yapmanın faydası sayılamayacak kadar çoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize, ümmetime faydası en çok olan bir zikir usulü tavsiye etmeni istiyorum demiş olsaydı, ben insanların hatme yapmalarını tavsiye ederdim. Çünkü hatme yaparken Peygamber Efendimiz (s.a.v) zikir meclisine teşrif eder. Hatme duası okunurken adı zikredilen sâdât-ı kirâm da ruhaniyetleri başta olmak üzere o halkaya gelirler. Hatmeye katılan müridlerin bütün arzu ve isteklerini kayıt altına alırlar. Hatme duasının okunması bittikten sonra ise Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ruhaniyeti ile birlikte sâdât-ı kirâm da zikir meclisinden ayrılır. Daha sonra hatmeye katılanların istekleri Rabbü’l-âlemin’e arzedilir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), Allah Teâlâ’ya götürdüğü istekler ise hiç reddedilmez.

Vefatı

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri son günlerine doğru şiddetli baş ağrısı çekmeye başladı. Sürekli halsizlik hissediyor, başının döndüğünü söylüyordu. Hatta çoğu zaman bu yüzden kendinden geçiyor ve baygın düşüyordu.

O günlerden birindeydi, şöyle sohbet etti:

“Bir kişi savaşa katılsa ve yaralanmış olsa ve yaralanmasından dolayı vefat etse bile âlimlerimizin anlattığına göre şehid kabul ediliyor. Şehidlerin makamı ve derecesi ise hepinizin bildiği gibi çok yücedir. Velîlerin durumu ise çok değişiktir. Onlar yaşadıkları süre içinde her ânını nefsi ve şeytanla mücadele ederek geçirmektedirler ve savaş ânını hep yaşarlar. Bu mücadelenin bir ânı bile şehidin çektiği acı kadar kıymetlidir. Durum böyle iken şehidlerle velîlerin makamı hiç aynı olur mu?”

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri Siirt’in Kozluk ilçesi Gadir köyünden, Adıyaman’ın Kahta ilçesi Menzil köyüne hicret etmesinden kısa süre sonra rahatsızlığı ortaya çıkmaya başladı. Henüz Menzil’deki ikametinin bir yılı dolmamıştı. Tedavi görmek amacıyla önce Ankara’ya götürüldü. Konulan teşhis aynıydı: Bağırsak kanseri. Ameliyat olup olmaması konusunda farklı görüşler ileriye sürülüyordu. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri, kendisine yakın gördüğü sûfîlerine,

“Şah-ı Hazne de bu hastalıktan ameliyat olmuştu. Biz de onun yolundayız demek ki” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri ertesi gün vasiyetini yazdırmak istedi. Kalem ve kâğıt getirilmesini söyledi. En ince ayrıntısına kadar vasiyetini yazdırdı. Örneğin ıskatının buğday olarak verilmesi ve odasındaki serili olan kilimlerinin camiye bağışlanması gibi…

Seyyid Abdülhakim hazretleri özellikle ramazan ayının son on gününü ibadetle geçirirdi. Aile fertlerinin anlattığına göre ramazanın son on günü hemen hemen hiç uyumazdı. Gece namazlarını kılarken secde yeri göz yaşlarından âdeta ıslanırdı. Vefat ettiği son ânına kadar da farz ve nâfile bütün namazlarını ayakta kılmıştı.

Ameliyat olduktan üç gün sonra Ankara’da vefat etti.

Tarih 1 Haziran 1972.

Gün Perşembe… Sabahleyin saat beş suları…

Cenazesi, vefatından bir yıl önce yerleştiği Adıyaman ili Kahta ilçesi Menzil köyüne defnedildi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin…

Makamı âlî olsun…

Himmeti ve bereketi daim olsun…

Âmin.

Arkasında Bıraktıkları

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri sayısız mürid, derviş, kâmil velî ve insanları irşad edebilecek seviyede altı tane mürşid-i kâmil bırakarak Hakk’a yürüdü. İnsanlar da onun arkasında yürüdü.

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri mürşidi Şah-ı Hazne’ye çok bağlıydı. Onu çok severdi. Sık sık ondan sohbet ederdi. Henüz hastalığı kendisini göstermeden önce şöyle sohbet etmişti:

“Şah-ı Hazne’nin vefatından kısa bir süre sonra onun halifelerinden biri en az Şah-ı Hazne’yi yüz misli geçecek. Hem icraatları hem de müridleriyle bu yolu her tarafa yayacak. Keşke bizler onun zamanında yaşıyor olsaydık da kendisine bir hafta müridlik yapabilseydik!…” 272

Seyyid Abdülhakim hazretleri yine bir gün şöyle sohbet etmişti:

“Vefatından sonra arkasında kendisinden daha kâmil bir insanı mürşid olarak bırakmadan vefat eden mürşid-i kâmil Allah katında sorumlu olur. Yüce Allah’a hamdolsun, biz ardımızda bizden daha büyük birini bıraktık. Muhammed Râşid Bilvânisî’nin hizmetleri büyük olacaktır!…”

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri halifeleri arasında Muhammed Râşid Bilvânisî hazretlerine çok önem verir ve şöyle derdi:

“O, bizim mühendisimizdir.”

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretlerinin yaptığı sohbetleri, vefatından sonra kitap haline getirilmiştir.273

Sohbetler’inden Seçilenler

Üç Büyük Nimet

“Allah Teâlâ bize üç büyük nimet vermiştir. Bunlardan daha büyük nimet yoktur.

Bu nimetlerin birincisi iman sahibi olmaktır. Allah Teâlâ bizleri eğer kâfir olarak yaratmış olsaydı, ne yapabilirdik? Demek ki mümin olmak büyük bir nimettir. Çünkü iman sahibi olmak insanı cehennem ateşinden kurtarıyor. İmanı olmayan kişi, Allah korusun, yer ve gökyüzü kadar altını ve gümüşü olsa bunun ne faydası olur? İmanı olmayan kişi, peygamberlerin şefaatından, evliyanın himmet ve bereketinden fayda göremez. İmansız olan ebediyen ateşte kalır. Kurtuluşu yoktur. Cehennem ateşi hiçbir şeyle ölçülmez.

Meselâ hastalık bir azaptır; ağrı ve sızı azaptır, romatizma bir azaptır. Allah’ın binlerce çeşit hastalığı vardır. Bu azaplardan herhangi birine bile insanoğlu beş on dakika katlanamaz. İnsan elini ateşin üzerine koysa tahammül edemez, ciğerlerine kadar yanar, gözlerinden ateş fışkırır. İşte iman, azabın her türlüsünden mümini kurtarır. Onun için insana, bütün dünya dolusu altın ve gümüşü sana vereceğiz, yeter ki bir dakika şu ateşin içine gir denilse, razı olmaz.

İkinci büyük nimet, Allah Teâlâ bizleri Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ümmeti olarak yaratmıştır. Peygamberimiz (s.a.v) insanlığın en hayırlısıdır. Peygamberlerin en mükemmelidir. ‘Kölenin şerefi efendisinden gelir’ diye bir söz vardır. Efendisi ne kadar şerefli ise köle de onun kadar itibarlı olur. Peygamberimiz’in (s.a.v) en şerefli olması ümmet-i Muhammed için de bir nimettir. İşte bizler, böylesine şerefli bir peygamberin ümmeti olmuşuz, elhamdülillah…

Allah Teâlâ’nın bize ikram ettiği üçüncü büyük nimet ise Nakşibendî yolunun büyüklerine tâbi olmaktır. Bu yol, paha biçilemeyen bir inci gibidir. Çünkü Nakşibendî yolu, tâ Peygamber Efendimiz’den (s.a.v), Ebû Bekir-i Sıddîk hazretlerine ve onun vasıtasıyla da günümüze kadar gelmiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ashabı arasında en faziletli olan kişi Hz. Ebû Bekir Efendimiz’di (r.a). Onun büyüklüğü hakkında ne kadar da çok bahsedilmiştir. Bu yol, onun aracılığıyla gelmiş ve kıyamete kadar da gidecektir.

Nakşibendî yolu, insanın amellerinde hiç riya izi bırakmaz. Kişinin yaptığı ibadetlerin sevabı ve kıymeti kul ile rabbi arasında kalmasına vesile olur. Bir kimse ibadet ederken insanlar görsün diye yaparsa, o ibadet, Allah için yapılmış sayılmaz. Ama bu yolda yapılan ibadetlerin sevabından kimsenin haberi olmaz. Hatta meleklerin bile… Kıyamet gününde Rabbü’l-âlemin açıklamasını istediği zaman, yapılan ibadetlerin karşılığı ortaya çıkar.

Şah-ı Hazne’nin bir müridi vardı; cahildi, ilmî bir birikimi yoktu, bir gün şöyle dedi:

‘Kurban, kalbimden zikrettiğim zaman melekler onun sevabını yazmıyorlar. Fakat sesli olarak salâtü selâm okuduğum zaman onun sevabını hemen yazıyorlar. Çünkü meleklerin yazdığı kalemlerin şıkırtısını duyuyorum. Ama kalp zikri yaptığım zaman bunun yazıldığını hiç duymuyorum’ derdi. Şah-ı Hazne,

‘Doğrudur. Kalpten yapılan zikrin sevabını melekler yazmaz. Fakat insanoğlunun bu zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. O zikrin sevabı Allah Teâlâ’nın emanetinde kalır’ buyurdu.

İşte Nakşibendî yolunun faydası çok büyüktür. Onun sayesinde insanın imanı olgunlaşır. Pek çok Allah dostu bu yolda yükselmiştir. Sâdât-ı kirâm bu yüzden pek çok kişiye tövbe vermiştir. Nakşibendîlik onun için geçmişte olduğu gibi günümüzde de çok yaygındır.”274

Allah Teâlâ’ya Yönelmek

“Eskiden çok âlimler vardı. Onlar gerçekten âlimdi. Mürşid-i kâmiller de çoktu. Her bölgede samimiyetle çalışan, niyetlerinde sadece Allah’ın rızâsını gözeten çok sayıda velî kullar vardı. Onların derdi dünyevî maksatlar da değildi. Dünya peşinde koşmayan insanlar çoktu. Şeyhler kâmildi, mükemmeldi. Onların yanına giren insanlar da Allah’a hemen kavuşabilirlerdi.

Meselâ Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) çok sohbet ederdi. Sohbetine giren insanlar Allah aşkını ve sevgisini yüreklerinde hissederlerdi. Cezbeden coşarlardı.

Bir cuma akşamı Hazret’in sohbetinde bulundum. O zamanlar okumaktan başka derdim yoktu. Ama Hazret’in sohbetine girince her şeyi bir tarafa bırakıyordum. O, Allah’tan bahsedince insanın içine öyle bir Allah sevgisi girerdi ki, artık gözler başka bir şey aramazdı. Artık şimdi onun gibi zatlar kalmadı, eksildi. Mürşid-i kâmiller çok azaldı şimdi. Bazan insanın bu zamanda dünyaya gelmeseydik diyesi geliyor! Ama ne fayda!… Bir kere gelmişiz dünyaya.

Bu durumda yapılacak tek çare var, o da yüzümüzü Allah Teâlâ’ya döndürmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sünnetine uymaktır. Gerek dünyaya gerekse âhirete yönelik bütün maksadımızı ve niyetlerimizi sadece Allah için yapmaktır. Bundan başka kurtuluş çaremiz yoktur.

Onun için insanın çevresi ve arkadaşı çok önemlidir. İyilerle oturup kalkan, iyilerle arkadaşlık eden kimse, iyi olmasa bile iyilerin arasında olduğundan hayırlı sayılır. Ama kötülerle birlikte olan kötülerle dolaşırsa zamanla bozulur, kötülükleri çoğalır.

Hazret bir sohbetinde şöyle demişti:

‘Hayatta hırsızlık yapmayan ve aklının ucundan bile geçirmeyen tüccar, birkaç gün hırsız bir tüccarla iş yapsa, o da günün birinde hırsızlık yapabilir.’

İşte artık zamanımız sona yaklaşıyor. Devir zahmet devridir. Onun için imanı kurtarmak için çok çalışmak lâzımdır. Bugün insanlar, Allah’tan yüz çevirmiş, pek çoğu namazına, orucuna dikkat etmiyor, haram yediğine bakmıyor, dedikodu yapıyor, Allah’ın emirlerine itaatsizlik yaygınlaşıyor, neredeyse İslâmî yaşantı yok olacak. İsim olarak müslüman çok, ama yaşantı azalmış! İmanı kâmil olan insan Allah’ın emrine nasıl itaatsizlik edebilir? İslâmlık sadece isimle olmaz. Allah Teâlâ insanın niyetine bakar. İnsanın yaptığı ibadetlerine sevap verir. İnsanın itikadına önem verir. Eğer bunlar yoksa ismin ne önemi olabilir?

‘Ben Allah’ı seviyorum’ diyen kimse onun gösterdiği yolda gitmiyorsa yalancıdır. Allah’ı seven O’nun yolunda yürür. Allah’ı gerçekten seviyorum diyen insan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sünnetine uygun hareket eder.

Olgun müminin özelliği şudur: Bir mümin herhangi bir günah işleyeceği zaman, imanı günahına mani olur. Meselâ birine kötülük yapacağı sırada, bu kötülüğü yapmazsa, yapabilecek güçte iken kendini tutabiliyorsa o kişi, kâmil iman sahibidir. Gerçekten Allah’ı seven kişi, emrine itaat eder. Ben falancayı seviyorum diyen kimse, o kişinin sözünü kırmaz; kırıyorsa samimi değildir.

İnsan ömrü çok kısadır, kısacıktır. Bugün insanoğlunun ömrünü ortalama altmış yıl kabul edersek, bunun on beş senesi zaten çocuklukla geçiyor, yarısı da geceleyin uyuyarak bitiyor, geriye kalan ne ki! Bunu da insan hırs, tamah ve nefsânî istekler için harcarsa bu dünyadan eli boş gider.

Onun için insan, yapacağı işlerde çok dikkatli olmalıdır. Niyetini Allah rızâsı için düzeltmelidir. İşte sâdât-ı kirâm önce müridinin niyetini düzeltiyor. Bakınız Şah-ı Hazne ne diyor:

‘Yaptığım her işte önce niyetimi Allah’ın rızâsına uygun hale getiririm. Sonra işimi yaparım.’

İbadetlerin sermayesi niyettir. Niyet Allah Teâlâ’ya tam olarak yönelmektir. Bu sadece âhiret işlerinde değil, dünya işlerinde de böyledir. İnsan her işe başlarken, tarlayı sürerken, alışveriş yaparken hep Allah’ın rızâsını gözetmelidir. Yaptığım işte ailemin rızkını temin için gayret ediyorum, onların karınlarını doyurmak, elbiselerini temin etmek, onları kimseye muhtaç etmemek için çalışıyorum, bu da bir ibadettir diye düşünmelidir. Çünkü çalışarak rızık temin etmek ibadettir ve çalışmak Allah’ın emridir.

İnsan dünyada çalışırken âhiretini ihmal etmemeli, Allah yolunu kaybetmemelidir. Dünya kaybedilirse tekrar kazanılabilir. Fakat Allah yolunu kaybetmek öyle mi? Dünya çok güzeldir, ama kimler için? Dünyayı Allah Teâlâ’ya ulaşmakta vasıta yapanlar için çok güzeldir. Bu şekilde davrananların çok faydası olur.

Hz. Hüseyin’in (r.a) oğlu Zeynelâbidîn hazretleri, evine bir fakir gelse ona,

‘Merhaba! Hoş geldin, safalar getirdin, bana âhireti kazandırmaya geldin’ dermiş.

İşte böyle davranabilmek gerçek büyüklüktür.”275

Mânevî Sohbet: Rabıta

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri aşağıdaki sohbeti sâdât-ı kirâmın büyüklerinden Seyda-i Tâhî hazretlerine dayandırarak yapmıştır:

“Cahillerde itikad kuvvetli oluyor, ama ihlâs da zayıf kalıyor. Âlimlerin itikadı zayıf gibi görünüyor, ancak ihlâsı kuvvetli oluyor. Zâhir ilimlerde âlim olanlar, bir avam gibi mürşid-i kâmile intisap etmiş olsalar, kısa sürede Allah’a vâsıl olurlar. Onun için cahil veya âlim, kim olursa olsun sohbetten kimseyi engellemeyin. Kimileri var; sohbet meclisine hiç gitmiyor, kimileri de var; dervişlerle sûfîlerle aynı ortamı paylaşmak istemiyor, onlarla bir arada bulunmayı tercih etmiyor. Oysa Allah Teâlâ, dervişlerin meclisine, sûfîlerin sohbetine rahmetiyle muamele eder.

Dervişlerin sohbet meclisinde Hz. Ali Efendimiz (r.a) himmet eder. Mânevî ikram sofraları açar. Hızır aleyhisselâm o meclisin sâkîsi olur. Dervişlerin sohbet meclisi çok yücedir, bereketlidir, muhabbetlidir.

Bir müslüman dervişlerin sohbet meclisine katılsa, kalbi ilâhî feyizlerle dolar. O meclisi kuran mürşid-i kâmilin himmetinden fayda görür. Dervişlerden sadece biri bile mürşid ile mânevî irtibat (rabıta) kurmuş olsa, bütün kalplerden günah kirleri silinir gider. Çünkü onun üzerine gelen ilâhî rahmet herkese yeter.

İşte mürşidin sohbet meclisinde rabıta yapmak, onunla mânevî irtibat kurmak demektir. Onun yanında değilken de mürid, kendisini mürşidi yerine koymalı ve ondan sohbet dinler gibi yapmalı ve bunu yaparken çok samimi olmalıdır. Bu şekilde rabıta yapmak, müridin bu yolda kazanacağı bütün mânevî faydaların da kaynağıdır. Onun için mürşid-i kâmilin huzurunda otururken onun yüzüne bakmayın. Konuştuğu sözlerin anlamını düşünün. Mürşid-i kâmil ise sizin yüzünüze baksın.”276

Allahım Sana Hamdolsun

“İran şahı Allah dostlarından birine kırk tane köyü bağışlamıştı. Bazı müridler bu hediyeyi müjdelemek için mürşidlerinin yanına geldiler ve durumu anlattılar. Mürşidleri olan zat,

‘Elhamdülillah, Allahım sana hamdolsun’ dedi.

Derken aradan bir müddet geçti. İran şahı vefat etti. Yerine geçen oğlu, babasının yaptığı bu davranışın yerinde bir karar olmadığını düşündü ve Allah dostuna haber gönderdi. Müridleri bu defa çok üzülmüşlerdi. Haberi vermek üzere yine mürşidlerinin yanına geldiler. Durumu anlattılar. Allah dostu onları bir müddet dinledi ve,

‘Elhamdülillah, Allahım sana hamdolsun’ dedi.

Allah dostu kırk köy, kendisine hediye edilirken de aynı sözü söylemişti. Şimdi de aynısını söyleyince bazı müridler buna şaşırdılar. Allah dostuna bu davaranışının sebebini sırdular. Mürşid-i kâmil olan zat onlara şöyle dedi:

‘Kırk köy bana hediye edildiği zaman büyük bir servetle karşı karşıya kalmıştım. O an, kalbimden geçenleri düşündüm. Acaba servet sevgisi kalbime girdi mi diye sordum. O kadar servetin, kalbimi zerre kadar meşgul etmediğini anladım ve elhamdülillah, Allahım sana hamdolsun dedim. Şimdi de gördüğünüz gibi verilen köyler geri alındı. Kocaman bir servet elimizden gitti. Yine kalbimi dinledim. Acaba bu kadar çok servet elden gidince gönlüm kırıldı mı, ufak da olsa bir üzüntü duydum mu diye düşündüm. Anladım ki, kalbimde hiçbir üzüntü yok. Onun için yine, elhamdülillah, Allahım sana hamdolsun dedim.’

İşte insanoğlu böyle olmalıdır. Dünyanın varlığıyla yokluğunu bir tutmalıdır. Böyle olunca bütün dünya insanın eline verilse, en ufak zarar görmez. Çünkü kalp, zarar görmüyor. Kalp yine Allah sevgisi ile dopdolu kalıyor. İşte böyle oldukça, dünya malının azlığı veya çokluğu kalbe zarar vermedikçe mal ve mülk övülmüştür.”277

Sağlam Kalp

“İnsanın kalbi sağlam olursa, bütün vücudu da iyi olur. Kalp bozulursa, bütün vücut bozulmuş olur. Kalp Allah Teâlâ’nın zikrinin yapıldığı yerdir. Kalp ölürse, bütün vücut yok olur. Nakşibendîlik’te asıl önemli olan, kalbi ıslah etmektir. Zikirden maksat, kalbi bütünüyle çalıştırmaktır. Çalışmaya başlayan kalp, saat gibi işler. O zaman kalbin sahibi hangi işle meşgul olursa olsun, kalp çalışmasına devam eder. Böylece insanın her ânı zikirle ve ibadetle geçer.

Bizim yolumuza giren bir mürid tövbe edince, Allah Teâlâ onun ervahı yanında mürşidinin de ervahı ile kendisine güç verir. Bu sayede mürşid, müridin kalbine tasarrufatta bulunur.

Rabbü’l-âlemin mahzun kalplere rahmet eder. Mahzun gönülleri çok sever. Çünkü mahzun kalplerin huzur bulması, ancak Allah Teâlâ’nın merhamet etmesi ile rahatlar. O zaman yüce Allah’ın nazargâhı olan kalpler de yücelir, ilâhî sevgi ile dolar. Bu, kalbe Allah zikrinin yerleşmesidir. Ama dünya sevgisi ile dolu olan kalpler, Allah’tan gafildir. Kişi ne kadar mahzun olur ve Allah’a muhtaç olduğunu idrak ederse, o kadar Allah katında değerli görülür.

Kalbin temizliği ancak Allah Teâlâ’nın hoşnut olacağı amelleri işlemekle olur. Allah’ın haram kıldığını işleyen kalp nasıl tertemiz olabilir? Bilakis böyle kimselerin kalpleri günah kirleriyle dolu olur. Fakat paslı bir kabı, kalayın temizlediği ve parlattığı gibi, günahlardan dolayı kararan ve kirlenen kalpleri de Allah’ın zikri temizleyebilir.

Sâdât-ı kirâmın yoluna giren mürid, şu kötü huylardan kalbini temizlemelidir:

Allah Teâlâ bazı kişilere servet veya ilim vermiştir. Bu O’nun bir ikramıdır. Bu ikrama lâyık görülen kişiler tevazu sahibi olmalıdır. Kibirlenmemelidir. Tevazuyu elde edemeyen müridler, kibir hastalığından kurtulamazlar. Zenginlerin tevazuu, fakirlerle birlikte olabilmektir.

Müridin haram işlere yönelmesi, kalp huzurunun kaybolmasına sebep olur. Müridin kazancı helâl olmalıdır. Kişi helâl kazancın kendi ihtiyacından fazlasını başkalarına yardım ederek değerlendirmelidir. Çünkü bu durum, insanın harama yönelmesini engeller. Buna îsâr denir ki bu, sahâbe-i kirâmın en önemli özelliklerindendir.

Mürid, merhametsiz olmamalıdır. Merhametsizlik, kul ile Allah Teâlâ arasında bir engeldir. Allah’ın kullarına şefkat göstermeyen, rabbimizin merhametine mazhar olamaz. Şah-ı Hazne (k.s) şöyle demiştir:

‘Sizler mürşidinizden ziyade, onun müridlerine hizmet etmek için gayret edin. Zira kullar, Allah’ın ıyâlidir. O’nun ıyâline fedakârlık etmeyen, Allah Teâlâ’dan feyiz alamaz. Seyda-i Tâhî hazretleri, Mevlânâ Fethullah Verkânisî hazretlerine şöyle buyurmuştur:

‘Bizim yolumuz, üstada ve arkadaşlara canı feda edebilmeyi gerektirir. Çünkü bu yol, Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) yoludur. O Allah yolunda her şeyini, arkadaşı Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v) hakkında feda etmişti. Sadece o değil, bütün ashâb-ı kirâm böyleydi ve bundan çok fayda gördüler.’

Kalp yaratılışı gereği kâmil zatları sever. İlim ehli olan, hikmet sahiplerinin sohbetlerinden gönlü mahrum etmemek gerekir. Mürid buna dikkat ederse, gönlü ilâhî feyizlere açık duruma gelir. Eğer bir kişi, mürşidine tâbi olduktan sonra kemâlâttan mahrum kalıyorsa bunun sebebi, fâsık insanlarla düşüp kalkmasıdır. Bizim yolumuz edep ile elde edilir. Şah-ı Nakşibend (k.s) şöyle buyurmuştur:

‘Hikmet ve ilim sahipleriyle sohbet edene müjdeler olsun!…’

Helâl lokma yemek için gayret eden mürid faydasını mutlaka görür. Çünkü helâl lokma kalbin mânevî olarak ilerlemesine yardımcı olur.

Mürid, bilmediklerini mutlaka ilim sahiplerinden öğrenmelidir.

Mürid, kimseye zarar vermemelidir.

Müridin gayesi, dünyalık mal ve mülk biriktirmek olmamalıdır.

Mürid, zikre devam ederse sükût haline kavuşur. Bu, iyi bir haslettir. Sükût halini elde eden mürid, zikrin de faydasını görmüşse huzur ehli olur.”278

Halifeleri

Şeyh Nasır Nurşînî.

Molla Abdüssamed Ferhendî.

Molla Ali Arıncî.

Şeyh Lütfi Nurşînî.

Molla Vahdeddin.

Seyyid Muhammed Râşid Bilvânisî (oğlu). Allah hepsinin kudsiyetini artırsın.

Vaktiyle İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (ö. 1034/1624) buyurduğu gibi:

“Bu Nakşibendî yolu kıyamete kadar devam edecektir. Diğer tasavvufî tarikatlar zamanla özelliklerini kaybetse de bu yol, tâ Mehdî aleyhisselâm zamanına kadar devam edecektir.”279

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri de zaman zaman sohbetlerinde bu yolun devam edeceğini haber verdi.280 Hayatı boyunca Nakşibendî yolunun nurlu özelliklerini ve mânevî güzelliklerini sundu.

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, 1 Haziran 1972 tarihinde aramızdan ayrılınca bu yol bitmedi…

Şimdi sıra onun halifelerinden zamanının mâneviyat sultanı Seyyid Muhammed Râşid hazretlerinde.

Allah, bizleri hepsinin şefaatlerine kavuştursun.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s