SEYYİD EMÎR KÜLÂL (k.s)

SEYYİD EMÎR KÜLÂL (k.s)

Perdenin Arkasında Kim Var?

Seyyid Emîr Külâl (k.s) âlemlerin efendisi Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) neslindendi. O Muhammedî özellikler taşıyan bir güldü. Gülün kokusuydu, nefesiydi. Nesl-i Pâki Muhammedî’nin insanlara uzanan gülistanın gül dalıydı. Bu dalın muhabbet tomurcuklarını açan gülüydü o…

İlâhî feyizleri akıtan rahmet bulutları onun üzerinde dolaşıyordu. O, bütün insanlara irşad kapısını ardına kadar açmıştı. O tertemiz ruhları terbiye etme görevini üstlenmişti. Artık onun irşad yıllarında insanlar, gönüller sultanı Muhammed Mustafa aleyhisselâmın neslinden gelen bir mürşid-i kâmilin dergâhına sığınmışlardı.

Onun irşadı ile mâneviyat âleminin nice velîleri, ârifler divanında yerlerini aldılar. Sâdât-ı kirâmın velîler meclisinde zamanın büyük velîsi, mürşid-i kâmili oldular. Tarikat, şeriat, hakikat ve mârifet ehlini buldular.

Seyyid Emîr Külâl (k.s) dünyaya geldiğinde sevgili annesi onu, itinayla, takvâyla, ihlâsla ve en derin iman nuruyla yeni dünyasına hazırladı. Şöyle dedi o yüce insan:

“Seyyid Emîr Külâl’e hamile olduğum dönemde, haram bir yiyecek yediğimde hemen rahatsız oluyordum. Bu yüzden hiç haram lokma ağzıma girmedi. Hamdolsun…”

İşte Buhara’nın Sûhârî köyünde ailesi, onu insanlığın hizmetine böyle hazırladı. Ama gerçekte onu hazırlayan hiç şüphesiz Allah Teâlâ idi…

Seyyid Emîr Külâl (k.s) doğum öncesi, doğumu, çocukluğu ve gençliği ile bambaşkaydı. Mürşid olmadan önce, gençlik döneminde bile çok hareketli ve atik idi. Ama onun bu özelliği bambaşka bir alana kaymıştı. Belki de o farklı yeteneklerle donatılmıştı. Fakat her kabiliyetin irşada yönelik bir nedeni vardı. Örneğin onun pehlivanlığı ve güreşteki üstünlüğü…

Sûhârî’deki köy meydanında gençler bir araya gelir, güreş müsabakaları yapardı. Köy halkı da onları izlerdi.

Bir gün köy meydanında yine seyirciler toplandı. İki bahadır güreşe başladı. Halk etrafta toplandı. Seyyid Emîr Külâl hazretleri ile arkadaşını izlemeye başladı. Ama onları izleyen biri vardı; şöyle dedi:

“Emîr Külâl seyyid biri. Böyle bir insanın güreşmek de neyine? Seyyid dediğin olgun insan olmalı.”

Ne var ki Seyyid Emîr Külâl hazretleri çocukluk dönemini yeni bitirmişti ve ilk gençlik yıllarındaydı.

Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin güreşmesini yadırgayan kişi, sözlerini henüz bitirmemişti ki, üzerine bir ağırlık çöktü. Sanki günlerce uykusuz kalmış gibiydi. Göz kapaklarına hâkim olamadı ve oracıkta uyuyuverdi. Aslında bu durum, onun üzerine gelen mânevî bir hal idi. Çünkü gördüğü rüya bunun işaretiydi. Rüyasında bir bataklığa saplandığını gördü. Çırpındıkça bataklığa gömülüyordu. Yardım bulabilmek için etraftaki insanlardan medet umdu. Kimse ona dönüp bakmıyordu. Kendisini bu bataklıktan kurtarmaları için gücü yettikçe bağırdı. Ama nafile… Umutları tükendiği bir anda karşısında Seyyid Emîr Külâl hazretlerini gördü. “Seyyidim” dedi. Hemen elini tuttu ve bataklıktan onun sayesinde kurtuldu.

“Allahım! Sana şükürler olsun!” dediği anda ise uyanıvermişti.

Bir de ne görsün!…

Seyyid Emîr Külâl hazretleri tam karşısındaydı ve kendisine şöyle diyordu:

“İnsan maddeten ve mânen güçlü olmalı. Şimdi anladın mı benim neden güreştiğimi?”

Seyyid Emîr Külâl hazretleri zâhiren dergâha gidişine kadar sâdât-ı kirâmın himmeti, duası ve bereketiyle yetişti. Bu âlî zatların mânevî himayesi altında özel olarak desteklendi. Nitekim mürşidi Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri de onu, bir güreş meydanında tanımıştı. O zaman da kimi insanlar,

“Böyle velî bir zatın, güreş meydanında ne işi var?” diyordu.

Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri, kendisini yadırgayan kişiye ise şöyle diyordu:

“Bu pehlivanlar arasında biri var. Bir gün insanlar onun mânevî sohbet meclisine akın akın gelecekler. Onun sayesinde yüksek derecelere ulaşacaklar. İşte ben o günleri buradan izliyorum.”

İşte o gün bu sözleri Seyyid Emîr Külâl hazretleri işitti. Sözün sahibi olan zata dönüp baktı. Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin nur bakışları kalbine işledi. İçine bambaşka bir nur doldu ve ilâhî sevgiye mağlûp oldu.

Ama tam o sırada Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri arkasına döndü ve gitti. Emîr Külâl hazretleri de peşinden yürüdü. Böylece gerçek er meydanı olan muhabbet dergâhına yöneliş başladı. Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin dergâhına varınca, Seyyid Emîr Külâl hazretleri,

“Evlâdım! Artık sen benim mânevî oğlumsun” sözleriyle kutlu dergâha kabul edildi.

Seyyid Emîr Külâl hazretleri o günden itibaren Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin dergâhında yirmi yıl kaldı. Bu süreç içinde nefsin girdabından kurtulmasını bildi. Gerçek pehlivanlığın ne olduğunu anladı ve bu anlayış kendisine tasavvufta yeni bir sıfat kazandırdı:

Mürşid-i kâmil…

İnsanlara doğru ve yanlışı öğreten velî…

Seyyid Emîr Külâl hazretleri insanlara yeni şeyler öğretmeden önce bu yolu, çok iyi öğrendi. Her pazartesi ve perşembe günleri, kendi köyü Sûhârî’den, mürşidinin bulunduğu Semmâs köyüne sadece mürşidini ziyaret etmek için gidip geldi. Oysa iki köy arası yaklaşık olarak 60 kilometreydi.

Seyyid Emîr Külâl hazretleri her an ve her mekânda bu yolun büyüklerini adım adım takip etti. Onların yolundan asla ayrılmadı. Sonunda yüksek makamlara ulaştı. Dinî konulardaki temel bilgilerini (şeriat) artırdı. Tasavvuf konusunun esaslarına dair (tarikat) bilgilerin özünü öğrendi. Bu ikisinin yorumu olan gerçek ilme (hakikat) ulaştı. Böylece insanın özünde yer alan, kalplerdeki ilme (mârifet) kavuştu.

Şeriat… Tarikat… Hakikat… Mârifet…

Bu dört ilmin kapısını, bir mürşidin eğitiminde tamamladı. Akranlarını geride bıraktı. Mâneviyat âleminin gönüller sultanı oldu.

Eserleri

Seyyid Emîr Külâl hazretleri 8 Cemâziyelevvel 772’de (28 Kasım 1370) Perşembe günü âhirete irtihal etti. Geride nice güzel insanlar bıraktı. Onlardan dört tanesi halife, her biri bir mürşid-i kâmildi.

1. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahâeddin (k.s).

2. Mevlânâ Ârif Dikgerânî (k.s).

3. Şeyh Yâdigâr Künsürûnî (k.s).

4. Şeyh Cemâleddin Dihestânî (k.s).

Bu dört halifenin her biri Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin şu dört oğlunun mânevî terbiyesini de üstlenmişlerdi. Sırasıyla:

1. Seyyid Emîr Burhâneddin.

2. Seyyid Emîr Hamza.

3. Seyyid Emîr Şah.

4. Seyyid Emîr Ömer.

Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahâeddin (k.s) bu yolun şahıydı. O, Hâcegân silsilesinin adını kendisinden sonrakilere Nakşibendiyye adıyla tanıtandı.

O, bu yolun sultanıydı.

O, bu yolun şerefine şerefler getirendi.

O, Muhammed Bahâeddin Şah-ı Nakşibend hazretleriydi.

Onun adıyla anıldı bu yol…

Nakşibendî diye bilindi onunla bu kol…

Sâdât-ı kirâmın, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri ile başlayan Hâcegân kolu, Seyyid Emîr Külâl hazretleri ile insanlara nice sırlar gösterdi. Bu yol Şah-ı Nakşibend hazretleri ile dillerden dillere, gönüllerden gönüllere ve nesillerden nesillere yayıldı.

Gelişti, büyüdü. Kıyamete kadar da Allah’ın izniyle bu isimle devam edecektir. Şimdi sıra bu yolun imamı Şah-ı Nakşibend hazretlerinde (k.s)…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s