SEYYİD SIBGATULLAH ARVÂSÎ (k.s)

SEYYİD SIBGATULLAH ARVÂSÎ (k.s)

Hizan

Hizan, Bitlis’in 50 km. güneydoğusunda bugün şirin bir ilçedir. “Korunmuş ve sevilmiş yer” anlamına gelir. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri 19. yüzyılın ilk çeyreğinde burada yaşadı.

Bitlis, velîleri ile meşhurdur. Hizanlılar takvâ sahibi olan velîleri ile tanındı. Dinde haram olarak bilinen uygulamalar bu köye giremiyordu. İlim ve zikir burada yaşayanların en tabii işleriydi. Hizanlılar âlimlere, mollalara, âriflere ve velîlere çok önem verirlerdi. Bu yüzden medrese ile tekke önemli bir merkezdi.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, 1245’li (1829) yıllarda henüz genç yaşta iken Van’daki medreselerde eğitim görmüştü. Şeyh Muhyiddin hazretlerinin tasavvuf sohbetlerine katılmıştı. Şeriat ve tarikat ilimlerine tam anlamıyla sahip olmuştu. Şeyh Hâlid Cezerî hazretlerini tanımış, ondan zâhirî ve bâtınî yolun inceliklerini öğrenmişti. Hatta pek çok kişi ona şöyle demişti:

“Ailenizin takvâsı ve tasavvufî özellikleri iyidir. Ecdadınız hep sâlih zatlardır. Ama sana şaşıyoruz; insanlar sizin evinize gelmek ve aile büyüklerinizi ziyaret etmek için can atıyor; oysa sen, başkalarının kapısına başvuruyorsun.”

Onlara verilen cevap ise çok anlamlıydı:

“Kabı boş olan kişi, başkasının dilencisi olmak zorundadır.”

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri başta Şeyh Muhyiddin hazretleri olmak üzere ailesi ve âlimler tarafından insanları irşad edeceği yıllara hazırlandı. Onların hizmet halkasında kemal buldu, izzet gördü, riyâzet yaptı. Nihayet devrin büyük âlimi Şeyh Muhyiddin hazretleri ona,

“Artık bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altına girme zamanın geldi” dedi.

Böylece sırasıyla Cizreli Şeyh Hâlid, Sıpıkili Şeyh Sâlih, Bitlisli Şeyh Musa ile yine Bitlisli Şeyh Abdülkadir hazretlerinin tasavvuf terbiyesi altında bir müddet terbiye gördü.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimleri, her vesilede bölgenin ileri gelen âlimleri ile mürşid-i kâmillerinden öğreniyordu. Bu dönemde, Van’ın Nehri kasabasında insanları irşad eden Seyyid Tâhâ hazretlerinin müridleri ile arkadaşlık yapmaya başladı. Seyyid Tâhâ hazretleri, müridi Horoslu Molla Murad aracılığıyla kendisine haber gönderdi:

“Artık kendi evine dönme zamanın gelmedi mi?”

Bu söz Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin, kutlu yolun büyükleri olan sâdât-ı kirâmın arasına katılmaya davet anlamını taşıyordu. O zaman 1256 (1840) yılıydı. Bu tarihten itibaren o, tam on üç yılını Seyyid Tâhâ hazretlerinin irşad halkasında geçirdi. Mürşidi Seyyid Tâhâ hazretleri 1269 (1853) yılında vefat edinceye kadar.

Onun Dergâhında Geçen Yıllar

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri mürşidi Seyyid Tâhâ hazretleri tarafından on üç yıl içinde insanlığı irşad edeceği kutlu zamanlara hazırlandı.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, Hakkâri’ye gittiğinde Seyyid Abdullah Hakkârî hazretlerinin kabrini de zaman zaman ziyaret ederdi. Yine bir gün onun mezarını ziyaret ederek geriye döndü. Seyyid Tâhâ hazretleri de mescidde sûfîlerine teveccüh yaptırmıştı. Ama o buna katılamamıştı.189 Teveccühten sonra mürşidi onu yanına çağırdı. Kızgındı, ancak onun kemâlâta ulaşması için tasavvufî bir inceliğe dikkat çekmekteydi:

“Buraya mezarlığı ziyarete mi geldin?” dedi.

Bu yolda temel esas, yaşayan bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ile yol almaktı.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, çevresinde pek çok sâlih zatın bulunduğu bir bölgede yaşıyordu. Ama o Seyyid Tâhâ hazretlerinin zâhirdeki terbiye yöntemini tercih etmişti. Çeşitli zamanlarda sûfîleri ziyaret eder, farklı mürşid-i kâmillerin sözlerine de tanık olurdu.

Bir gün Bitlis’e gittiğinde, Bitlisli Hâce Musa hazretlerinin dergâhına uğradı. Bu zat, Nûriyye tarikatının halifelerinden büyük bir Allah dostuydu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu her gördüğünde, “Eğer Seyyid Tâhâ hazretlerini tanımamış olsaydım, bu zata biat ederdim” derdi. Onu anlatırken, hürmet ifadelerini özenle kullanır, tavsiyelerini Allah’ın rahmeti olarak kabul ederdi. Onun hakkında şöyle diyor:

“Kendisini ilk gördüğümde bir keten tarlasında çalışıyordu. Ayrık otlarını ayıklıyor, fidanların diplerini çapalıyordu. Beni farkedince şöyle dedi:

‘Bazı gafletler insanoğlu için rahmet olur.’

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri,

‘Efendim, mürşidiniz kimdir?’ diye sordu.

‘Mürşidim halk arasında Ahlatlı Çıplak diye tanınan Şeyh Meczub hazretleridir. O, dış görünüşü itibariyle Kur’an ve Sünnet’e kayıtsız kalmış gibi görünür, ama kâmil bir velîdir.’ Bitlisli Hâce Musa hazretleri,

‘Peki, sizin mürşidiniz kimdir?’ diye sordu.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri,

‘Seyyid Tâhâ Hakkârî hazretleridir’ dedi.

Bitlisli Hâce Musa hazretleri şöyle dedi:

‘Nakşibendî, Nakşibendî, Nakşibendî… Dertli, Dertli, Dertli…’”

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri bu yolun zorluklarını yaşayarak öğrendi. Müridlerini Allah yolunun dertli kulları haline getirdi. Çünkü sâdât-ı kirâmı ve velîleri bu özellikte buldu. Onların derdini samimi kullar yetiştirmek, yürekleri içerden fethetmek ve iman dolu gönülleri ihlâsla koruyabilmek, nefsi kemale erdirmek olarak bildi. İrşadı zamanında müridlerine şunu tavsiye etti:

“Bizim yolumuz, bazı yüklere ve zorunluluklara yer vermez. Onun için kolaydır. Nakşibendîlik bidatları kabul etmez, Kur’an ve Sünnet’ten hiç taviz vermez; bu yüzden de tarikatların en zor olanıdır. Bu zorluğu âlim olan ilmiyle, cahil olan da nefsini ıslah etmeye çalışmakla öğrenebilir.”

Gavs-ı Hizânî Hazretleri

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Seyyid Tâhâ hazretleri tarafından insanları irşad etmekle görevlendirildikten sonra Bitlis’in Hizan köyüne yerleşti. Orada bir mescid ve dergâh yaptırdı. İrşad yılları süresince de “Gavs-ı Hizânî hazretleri” adıyla tanındı. İşte onun irşad yıllarından bazı kesitler…

Beş Günlük Mesafe

Gavs-ı Hizânî hazretleri hemen hemen hiç sohbet etmezdi. Ancak dergâhına her gün onlarca insan gelirdi. Onun sohbeti mânevî tasarruf ile olurdu. Camide 500 hatta 1000 kişinin toplandığı oluyordu. Camide yarım saat, kırk beş dakika veya bir saat oturur, namazını kıldıktan sonra da evine giderdi. O camide iken kimse konuşmazdı. Herkes sessiz ve sakin bir şekilde kalp huzuruyla otururdu. Onu ziyarete giden dervişlerden biri şöyle anlatır:

“Tekke ile evim arasında normal yürüyüşle bir günlük mesafe vardı. Fakat ben yolculuklarımın birinde, evden ayrıldıktan sonra beş gün geçmiş, hâlâ tekkeye gidememiştim. Nihayet dergâha vardığımda Gavs-ı Hizânî hazretleri,

‘Evden çıkalı kaç gün oldu?’ diye sordu.

‘Beş gün oldu efendim’ dedim.

Sükût etti, ama yüzünü benden çevirdi.”

Kıble İstikameti

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına gelenler kısa sürede mâna âleminin güzelliklerine ulaşırdı. Bir defasında kalp gözü açılmış dervişlerden biri Gavs-ı Hizânî hazretlerine şöyle dedi:

“Kurban, bizim mezarlıklarımıza hıristiyan ölüleri gömülür mü?”

“Hayır, gömülmez.”

“O halde bazı ölülerin yüzü, neden kıble tarafına doğru gömülmemiş?”

Gavs-ı Hizânî hazretleri ona tebessüm etti ve şöyle dedi:

“Hayır, o gördüğün kabirler hıristiyanlara ait değil, bilakis müslüman mezarlıklarıdır. Ama bazı kabir sahiplerinin dünyaya karşı sevgileri o kadar çoktur ki, melekler, onların yüzünü kıble yönünden çevirmişlerdir. Çünkü onlar, dünyaya karşı aşırı hırslı olmuşlardır.”

Sohbet mi Vaaz mı?

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına gelenler, onun huzurunda edeple duranlar, sûfîlerin çok cezbeli olduğuna tanık olurlardı. 500-1000 küsur kişinin yer aldığı bu cemaat, ilâhî muhabbeti yüreklerinde hissederlerdi. Bu hissiyat dışa cezbe olarak yansırdı. Oysa Gavs hazretleri hiç sohbet etmezdi. Genelde sükût hali hâkimdi. Bir defasında oğlu, cemaate vaaz ve nasihat etmek için izin istedi. O da izin verdi. Oğlu, cemaate iki saat kadar sohbet etti. Çok güzel bilgiler verdi. Ama hiç kimsede ses yoktu. Muhabbet ve cezbe de görülmedi. Sohbet bitince Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Haydi kamet getirin, namaza başlayalım” deyince bütün cemaat bir anda cezbeye kapıldı. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin oğlu bu duruma,

“İki saattir sohbet ediyorum, kimse böyle cezbelenmedi” diye şaşırdı. Demek ki asıl sohbet, sâdât-ı kirâmın mânevî tasarrufatı ile oluyor. Zâhirde vaaz oluyor, ama sohbet, ehlinin işidir” diyerek hayretini gizleyemedi.

Hıristiyan Patron

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin halifesi Hâlid Ölekî hazretleri çok büyük bir âlimdi. Gavs-ı Hizânî hazretleri ona “Seyda” diye hitap ederdi. Ne kadar ilim sahibi olduğunu sorduklarında, “Dünya üzerinde hiç ilim kalmasa ben yine de temel İslâmî ilimleri bildiğimden aslını ikame edebilirim” derdi. Bu zat Gavs-ı Hizânî hazretlerine biat edince onun halifesi oldu.

Ama nasıl?

Hâlid Ölekî hazretleri, Şark Vilâyetleri Müfettişliği görevinden sorumlu bir hâkimdi. Diyarbakır’da oturuyordu. Doğunun bütün illeri onun denetimi altındaydı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yanında tasavvuf terbiyesi altına girmeden önce, gösterişe çok meraklıydı, güzel ve süslü elbiseler giyer, cins atlara biner, bindiği atın koşumlarını en iyisinden ve en güzelinden yaptırır, azamet içinde civardaki illeri, ilçeleri ve köyleri dolaşır, kadıları (hâkimleri) teftiş ederdi.

Bu teftişleri sırasında bir gün Siirt’e, oradan da Bitlis’e geçti. Bitlis’te “Gavs-ı Hizânî” adı dillerden dillere dolaşıyordu. Hâlid Ölekî, “Kim bu kişi, merak ettim!” diyerek Hizan’a doğru yola koyuldu. Gavs-ı Hizânî’yi tanımak gerekiyorsa insanları zararından korumak(!) için gerekenleri yapmayı düşünüyordu.

Bu arada Hâlid Ölekî’nin Hizan’a gelmekte olduğu işitildi. Dervişler, “Bu kişi ilmiyle mağrur olan biridir, niye geliyor, ne yapmak istiyor, gidip durumu Gavs-ı Hizânî hazretlerine anlatalım, önlem alalım” dediler. Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Merak etmeyin gelsin, konuğumuz olsun” dedi ve ekledi:

“Onun için güzel bir oda hazırlayın. Hizmetini görmek için birini de görevlendirin. Başka bir şey gerekmez.”

Gavs-ı Hizânî hazretleri ve bir grup müridi Hâlid Ölekî’yi karşılamak için yola çıktılar. Gelen misafiri karşıladılar. İzzet ve ikramda bulundular. Hâlid Ölekî gösterilen ilgiden oldukça memnun kaldı. Tütün içerken pipoya benzer uzunca bir çubuk kullanırdı. Gavs-ı Hizânî hazretleri onu eline aldı, içini tütünle doldurdu ve ateşini yaktı. Başladılar sohbet etmeye…

Bir ara Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Vaktiyle bir adam varmış, bir mollaya bir soru sormuş, onun cevabı da buymuş” dedi soruyu ve cevabını da söyledi.

Bu esnada Hâlid Ölekî sigara içiyordu. Durakladı, soru ve cevaba dikkat kesildi. Zira Gavs-ı Hizânî hazretlerine sormayı düşündüğü soru ve cevabın aynısı idi. Ama düşüncesini açığa vurmadı:

“Evet, soruya doğru cevap verilmiş” dedi.

O sırada bir sûfî söze karıştı:

“Efendim, kim kime soru sormuş ve ne cevap verilmiş?” dedi.

Ancak Gavs-ı Hizânî hazretleri bu sûfînin sözlerini dikkate almadı. Devam etti:

“Yine bir başka adam, vaktiyle bir mollaya şöyle bir soru sormuş ve cevabı da şöyleymiş, bu da doğru mu?” Hâlid Ölekî,

“Evet, verilen cevap doğrudur” dedi.

Bu şekilde Gavs-ı Hizânî hazretleri, Hâlid Ölekî’nin zihninde hazırladığı bütün soruları bir bir sordu. Cevabını da verdi.

Ancak Hâlid Ölekî, bu durumdan çok etkilendi. Bu zatın zamanın büyük velîsi olduğunu, kalplere nüfuz eden kâmil bir mürşid olduğunu söyledi. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin ellerine sarıldı, öptü, kokladı.

“Efendim! Size mürid olmak istiyorum” dedi.

Bir müddet Hizan’da konuk oldu. Dergâhı, sûfîleri, tasavvufu ve mürşid-i kâmil olan zatı yakından tanıdı. Anladı ki Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhında İslâm’a ters olan hiçbir iş yoktu. O günden itibaren tasavvuf terbiyesine başlamak istedi. Gavs-ı Hizânî hazretlerine biat etti. Birkaç gün sonra izin alarak Diyarbakır’a geri döndü.

Artık sâdât-ı kirâmın nurlu nazarlarının tesirlerini üzerine almış oldu. Ama o kendisindeki değişikliği farketmedi. Evine girdiğinde oğlu, babasının üzerinde her zamanki hali olmadığını ve bugün, kendisinde çok daha farklı güzellikler hissettiğini söyledi:

“Babacığım! Bugün ne kadar mütevazi bir halin var, eve girişin ne kadar da dervişâne böyle dedi.” Babası,

“Evet oğlum, doğru söylüyorsun. Bitlis taraflarındaydım, öyle bir aslana rastladım ki, sorma! O beni bu hale getirdi” dedi.

Ardından müfettişlik görevini bıraktı. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına geri geldi. Onun yanında tasavvuf terbiyesi almaya başladı. Hizmet etti. Benliği öylesine kırıldı ve tevazu hali öylesine gelişti ki, Gavs-ı Hizânî hazretleri ata binerken atın dizginini tutmaya başladı. Hatta Gavs-ı Hizânî hazretleri sırtına basıp rahatça atına binmesi için eğilirdi.

Onun bu denli, bir mürşid-i kâmil karşısında tevazu göstermesi yakın dostları tarafından çok yadırgandı. Bir defasında Siirtli bir âlim kendisine bir mektup gönderdi ve,

“Yazık sana! Hiçbir zaman ilim bu kadar ayağa düşürülmemişti” dedi.

Hâlid Ölekî de ona şu cevabı verdi:

“Ben hıristiyan bir patronun (nefsin) ortak olduğu ilmi ne yapayım?”

Sohbetlerinden Seçilenler

Eğer bana insanları irşad etme görevi verilmemiş olsaydı, asla böyle bir işe girişmezdim. Ağzımı açıp konuşmazdım. Tasavvuftan ve tarikattan bahsetmezdim. Bir defasında mürşidim Seyyid Tâhâ hazretlerine,

“Bazı mürşidlerin ismi geçince ‘kuddise sırruh’ bazıları için de ‘Rahimehullah’ diyoruz, neden?” diye sordum. Bana şöyle cevap verdi:

“Bu cümleler dua anlamına gelir. Sâdât-ı kirâm ‘kuddise sırruh’ dua cümlesini, nefsini ıslah etmiş kâmil velîler hakkında; ‘rahimehullah’ dua cümlesini de nefsini tam olarak ıslah edememiş zatlar hakkında kullanır. İrşad edebilmek için nefsin girdabından tamamen kurtulmuş olmak şart değildir. Çünkü kendileri için rahmet dilenen nice şeyhler vardır ki, irşad makamında görev yapmaktadırlar ve insanları doğru yola sevketmekte, güzel işlere vesile olmaktadırlar.”

Sükûtumdan faydalanmayanlar, kelâmımdan hiç anlamazlar.

Dinimizde aslı olmayan uygulamaların (bid‘at), geleceği kötü ve karanlıktır. Bunlardan hiçbir güzellik beklenemez. Bu tür uygulamaları savunan kişiler, kendilerinin aracılığıyla güzelliklere vesile olduklarını söylerler. Ama bu doğru olmaz. Bizim yolumuzda makam ve mevki elde edenler, üstünlük bulanlar, bid‘atlara girmedikleri sürece hüsnükabul görürler. Bizim yolumuzun özelliği budur. Yolumuzda bid‘at yoktur. Bazı tarikatların günümüzde azalmasının sebeplerinden biri de bid‘at karışmış olmasıdır. Günümüzde bid‘atlardan uzak kalmış ve doğru yoldan sapmamış tarikat (Nakşibendîlik) insanlara faydalı olabilir. Zamanımızda bir başka tasavvuf yolu ile fayda sağlamak oldukça zordur. Bu konuda yolumuzun büyükleri, tarikatların saf ve en yaygın olanın “Nakşibendîlik”, fıkıh mezheplerinin içinde en hüsnükabul göreninin de “Hanefîlik” olduğunu söylemişlerdir. Nitekim sâdât-ı kirâmdan Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bu yol, büyüklerimizin himmetiyle kıyamet gününe kadar devam edecektir.”

Sâdât-ı kirâm, Allah yolunda nasıl yürünmesi gerektiğini bize göstermiş ve işaret taşlarımızı dikmişlerdir.

Mürşid-i kâmil olan zatların mânevî yardımları sadece kendi silsilelerindeki müntesiplerine olmaz. Onlar bütün tasavvuf ehline eşit seviyede olurlar. Bir mürşid-i kâmile bağlı olanlar da, bid‘at işledikleri zaman sadece kendi mürşidlerinin mânevî yardımından değil, bütün mürşidlerin mânevî yardımlarından mahrum kalırlar. Eğer bid‘at işleyerek sadece kendisi ile baş başa kalan mürid, kemâlâtı elde edememişse artık hiçbir yol da bulamaz.

Bir mürşidin irşad halkasına giren mürid, artık hareketlerinde dikkatli olmalı, mürşidinin diğer dervişlerine karşı ölçülü ve nazik davranmalı, kaba ve âdâba uymayan davranışlardan uzaklaşmalıdır. Ayrıca zayıf müridler, kendilerini umutsuzluğa kaptırmamalı, gönüllerinde kuvvet hissederek himmete dayanmalı, güçlü müridler de gurura kapılmamalıdır.

Bu yola yeni giren müridler, zaman zaman cezbelenip bağırabiliyorlar. Bu, gaflet durumundan huzur haline geçişte olur. Eğer mürid, hep gaflet veya huzur halinde yaşasa hiç bağırmaz. Vasat bir seviyede olan mürid ise, zaman zaman kalbine gelen tecelliler sebebiyle cezbelenip bağırabilir. Bu da kabın içine dolanı almaması gibi bir şeydir. Ateşe atılan odun ıslak olursa, yanarken çatırdar, ama kuruyunca hiç ses çıkarmaz.

Hâlid Ölekî hazretlerinin anlattığına göre bir mürid, Gavs-ı Hizânî hazretlerine, “Mürid, rabıta yoluyla mürşidinin nisbetinin geldiğini nasıl anlar?” diye soru sordu. Gavs-ı Hizânî hazretleri bu soruya şöyle cevap verdi:

“Mürid, edindiği ilhamı Kur’an ve Sünnet’e göre değerlendirir. Eğer içine doğan görüş, tasavvuf ile alâkalı ise, onu tarikat âdâbına göre değerlendirir. Aynı ilham hiç değişmeden üç defa üst üste geliyorsa bu, mürşidinin nisbeti sayılır. Çünkü bu durumda şeytanın hâkimiyeti olmaz.”

Aynı mürid, “Uyurken de nisbet gelir mi?” şeklinde soru sordu. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Uykuda gelen ilham ve rüyalara itibar edilmez.”

Âhiret Yolculuğu

Gavs-ı Hizânî hazretleri gördüğü bir rüyayı halifeleri arasında yer alan Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Meczub hazretlerine şöyle anlattı:

“Şafak sökmeden az önceydi; bir rüya gördüm, bana bir sabun verildi” dedi.

Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Meczub hazretleri bu rüyayı onun ölümüne işaret olarak yorumladı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin vefatına yakın, gökyüzünde bir kızıllık meydana geldi. Gavs-ı Hizânî hazretleri, Molla Şerif’e bu kızıllığın neden meydana geldiğini araştırmasını istedi. Sabah namazı kılındıktan sonra şöyle dedi:

“Bana Abdurrahman Tâhî’yi çağırın!”

Ancak halifesi Abdurrahman Tâhî hazretleri o gün, memleketi Ispahart’ta bulunuyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Ispahart’tan döndüğümde şâban ayının dördüydü. Yanına gittim, gülümsedi ve şöyle dedi:

‘Gelmekte niye geciktin?’

Cevap vermemi beklemeden şu hadiseyi anlattı:

Teymur adında bir sûfî vardı; oğlu Ömer’i çok severdi. Teymur’a bir gün şöyle demişler:

‘Artık seni sevinçli göremiyoruz, neden?’ Teymur,

‘Bu dünyada ben nasıl sevineyim? Lezzet ve hazlar bir gün sona erecek ve ölüm meleği gelecek, beni oğlum Ömer’den ayıracak. Ben öleceğim o kalacak veya o ölecek ben kalacağım’ demiş.”

Gavs-ı Hizânî hazretleri o gün ikindi namazı kılındıktan sonra herkesin odadan çıkmasını istedi. İçeride birkaç kişi kaldı. Onlara vasiyetini yazdırmak istediğini söyledi. Bir müridi,

“Efendim! Allah Teâlâ size uzun ömürler versin” dedi. “Vasiyete ne hâcet?”

“Bana ilham yoluyla yaşam ve ölüm arasında bir tercih yapmam istendi. Ruhum ise ölümü istiyor” dedi. Müridi,

“Efendimiz! Sizin vesileniz sayesinde pek çok insan hidayete kavuşuyor. Ölümü tercih etmeniz doğru olur mu?” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Ölmeyi dileyen ben değilim” dedi. Müridi,

“Efendimiz! Sizin hayatta olmanız, insanlar için hayırdır. Sadaka vermekle ölümünüz geciktirilebilir. Sadaka ömrünüze bereket katar. Şimdi sizden beklenen, sadaka vermektir. Belki vereceğiniz sadakalar ömrünüzü uzatır” dedi. Bunun üzerine Gavs-ı Hizânî hazretleri o günden itibaren bir müddet sadaka vermeyi çoğalttı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin hizmetlerine bakan yaşlı bir kadın vardı. Gerçekten sâliha biriydi. Hatta Seyyid Tâhâ hazretleri kendisinden birkaç kez dua istemişti. Şöyle dedi:

“Eyvahlar olsun! Gavs-ı Hizânî hazretlerinin bu dünyadan ayrılma zamanı gelmiş; o, Cenâb-ı Hakk’a kavuşma yolculuğunun eşiğine varmış.”

O gün Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle dedi:

“Daha önceden edindiğim tecrübelerime göre, hakikaten sadaka bazı musibetleri engeller, başa gelecek olanları geciktirirdi. Ama şimdi verdiğim sadakalar, başıma gelecek olan ölüme engel olacak değildir.”

Aradan birkaç gün daha geçti; Gavs-ı Hizânî hazretleri bir gece halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerini yanına çağırdı ve,

“Bu gece iki kez ölüm ânını yaşadım” dedi.

“Nasıl buldunuz efendim?” dedi.

“Ben ruhumun nasıl çırpındığını bilirim. Ruhum bu defa uçup gitmek istiyor, sefer özlemini arzu ediyor” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri humma hastalığına yakalanmıştı. Şâban ayı bitmiş, ramazan gelmişti. Hastalığı süresince onun uyuduğunu gören olmamıştı. Kimi zaman kıbleye yönelerek oturur, kimi zaman da sağına veya soluna dönerek yaslanır ve murakabe yapardı. Hatta gelenlere sohbet de ederdi. Ama bu sohbetlerinde, hastalığının şiddetini ziyaretine gelenlere asla yansıtmıyordu. Bu dünyadaki son gününde bile yakın akrabalarından bazısı izin isteyip köylerine dönmüştü. Çünkü onun sağlığının yerinde olduğunu zannediyorlardı.

Son günlerinde çorbadan başka bir şey içmedi. En son gün, buzlu ayran içmiş ve birkaç parça ekmek yemişti. Gavs-ı Hizânî hazretleri, hastalığı sırasında hiç inlemedi; ancak bir defasında bir iki defa,

“İnsanın elinde olmadan birkaç kez inlemiş olmasında dinen bir sakınca var mı?” diye halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerine fetva sormuştu.

Bir gece vaktiydi. Gavs-ı Hizânî hazretleri halifesi ve bazı sûfîlerle birlikteydi. Şöyle sordu:

“Zamanımızda, bu yolda hedefine ulaşabilen olmuş mudur?” Abdurrahman Tâhî hazretleri,

“Sizin gibi ulaşabilen yoktur efendim” dedi.

“Kendim için söylemiyorum” dedi. Halifesi,

“Eğer zat-ı âlinizi dikkate almazsak, şu anda sizin dergâhınızdaki kâmil kişiler gibi insanlar, Şah-ı Nakşibend hazretleri zamanında yoktu” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri sustu. Bir süre gözlerini kapattı. Bu yolun büyüklerine mânen yöneldi. Sevgili Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ruhaniyetinden istimdat diledi. Hizan’daki irşad görevinin oğlu Şeyh Bahâeddin hazretlerine teslim edilmesinin Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından uygun görüldüğünü işaret etti. Ancak onun şu üç önemli görevi de yerine getirmesi gerektiğini söyledi:

“Şöhrete istekli olmayacak.

Kur’an ve Sünnet’e daima uygun davranacak.

Mürşidine hiç itiraz etmeyecek.”

Bundan sonra da iki küçük oğlu Seyyid Nur ile Seyyid Burhan’ın terbiye edilmesi için, diğer halifesi Molla Abdurrahman Meczub hazretlerini görevlendirdi. 3 Ramazan 1287 (26 Kasım 1870) Cumartesi günüydü. Öğle namazı kılınmıştı. Gavs-ı Hizânî hazretleri halifeleri Abdurrahman Tâhî ile Molla Abdurrahman Meczub’u yanına çağırdı. Omuzları titriyordu. Ölüm ânını yaşadığı belliydi. Baş ucuna oturdular. Yâsîn sûresini okumaya başladılar. Gavs-ı Hizânî hazretleri Allah Teâlâ’ya kavuşmak için âdeta can atıyordu:

“Beni doğrultun” dedi.

Yatağın üzerine oturmasını sağladılar. Bu kez,

“Beni yatağıma yatırın” dedi.

Tekrar yatağına yatırdılar. Ancak bir türlü rahat değildi. Tekrar,

“Beni doğrultun” dedi. Yatağa oturmasını sağladılar.

O sırada halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerine döndü, tebessüm etti,

“Böyle olsun bakalım” dedi.

Bu sözünden artık onun ölümü tercih ettiği ve latif ruhunun titrediği hissediliyordu. Sarığını çıkardı. Göğsüne buz koymalarını istedi. Sonra da Yâsîn sûresini okumaya devam etmelerini söyledi.

Bu arada ruhunun rahatça çıkması için dua edilmesini talep etti. Oğluna da bu niyetle tekrar sadaka vermesini tembihledi.

Odasına girenlere oturmalarını işaret etti. O anda artık hiç kimsede üzüntü kalmamıştı. Öylesine kendisini ölüme hazırlıyordu ki, âdeta rahat bir uykuya dalacaktı. Gerçi odadaki herkes göz yaşı döküyordu ama onun üzerinde ölümün acı görüntüsü hiç yoktu. Bu yüzden gönüller mahzun değildi. Evlâtlarından duyulan en içli ve acı söz,

“Babacığım” oldu.

Ayağa kalktı. Kollarından tutup yardımcı olmak istediler. Günlerdir yataktaydı. Direndi yine de ayağa kalktı. Sanki ölümün onun üzerinde hiç emaresi yoktu. Yerden bir dirsek boyu yükseklikte bulunan sedire kadar yürüdü. Üzerine oturdu. Sonra da sağ tarafına doğru uzandı. Sarığının taylasanını yüzünü örtmüştü. Sarığı kendisi mi örttü, yoksa sarık kendiliğinden mi düşmüştü anlaşılmadı. Ama bilinen tek bir şey vardı:

Gavs-ı Hizânî hazretleri ardında tatlı bir tebessüm bırakarak vefat etmişti.

O anda etrafa hoş bir koku yayıldı.

Bu kokuyu duymadık kimse kalmadı.

Mübarek cesedi toprağa verildikten sonra bile bu hoş koku hissediliyordu.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin techiz işleri yapılırken çehresi öylesine güzeldi ki, sanki hiç ölmemişti ve hayatta iken taşıdığı canlılığı devam ediyordu.

Mübarek alnından bir nur çıkmış, bütün odayı kaplamıştı. Alnının ortası hafifçe sararmıştı; kenarları ise nur gibiydi. O, hayatta iken görüldüğünden çok daha güzeldi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri, ağır cüsseliydi. Ama pâk cesedi yıkanırken hizmetçisi Ali Sûfî, sanki ona eliyle işaret ediyor, o da dönüveriyordu.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Makamı yüce, bereketi üzerimizde olsun.

Eserleri

A) Minah

Minah “mânevî bahşiş ve hediye” anlamına gelir. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin hikmetli ve mârifetli sohbetlerinden süzülen bazı sözleri, halifelerinden Hâlid Ölekî hazretleri tarafından Minah adlı eserde toplanmıştır. Bu eser, sâdât-ı kirâmın büyüklerinden Seyda hazretlerinin halifesi Molla Yahya Abbâsî hazretleri tarafından dilimize tercüme edilmiştir.190

Minah’tan Seçilenler

Sûfî tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar güzel olduğuna bakmaz. Sûfî de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaratılmışlar arasındaki bütün mânevî olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi büyük bir kusur olur (5. Minah).

Mürid en çok mânevî etkiyi (feyiz ve nisbet) hizmet yapmakla elde eder. Hizmetten alınan feyiz ve kemâlât çok tesirli ve uzun sürelidir. Meselâ, arpa yiyen bir hayvanın ne kadar semiz olduğu boğazlandığında hemen anlaşılır. Ama bahar otuyla beslenen hayvan öyle değildir, çabuk belli olur. Hizmette kazanılan nisbet, kolay kolay kaybolmaz. Başka şeylerden elde edilen kemâlât devamlı olmaz. Nefsin küçük bir hatasıyla hemen kayboluverir (28. Minah).

Bu fakir (Hâlid Ölekî) Minah’ı yazmakta geç kaldığı için üzgündür. Yazmaya başladığımın üçüncü günü Gavs-ı Hizânî hazretlerinin sohbet meclisinde üzüntülü bir halde oturuyordum. Bana bakıp şöyle dedi:

“Bu mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için mühlet gerekiyordu” (39. Minah).

Son asırlarda sünnet olan ameller, bid‘atlar arasında âdeta gece karanlığında kendinden ışık kaynaklanan nur gibi olmuştur. Zaman gariplik zamanıdır. Şimdiki müridlere, yaptıkları az amele karşılık eski devirlerdeki dervişlerin büyük mücahedeler sayesinde kazanamadıkları makamlar veriliyor (47. Minah).

Kâmil evliyanın himmeti, yalnız kendi silsilesinde tâbi olanlara değildir. Bid‘ata girmediği müddetçe, bütün silsile mensupları o kâmil velîden istifade ederler. Bid‘ata giren müride, şeyhinin istimdadı kesildiği gibi, kâmil evliyanın da istimdadı kesilir. O zaman kişi, nefsiyle baş başa kalır. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Bid‘at iş yapan mürid, nefsiyle baş başa kalır. Eğer o, kemale ermemiş biriyse mâneviyat ve ilâhî feyiz de bulamaz” (146. Minah).

Allah dostlarının sözlerini okuyan veya bizzat onlardan bir sohbet duyan kişi, hemen işittiği sözün anlamını zâhir ve genele ait olarak anlamamalıdır. Onların sözlerinde dine muhalif gibi görünen konuları, mürid taklit etmemelidir. Mürşidinin çizdiği sınırları iyi bilmelidir. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Doyuncaya kadar yemek, ilk devirlerde doğru görülmezdi. Bid‘at olarak kabul edilir, nefsin bir özelliği olarak bilinirdi. Ama bazan da kâmil velîlere çok yemeleri tavsiye edilmiştir. Şah-ı Nakşibend hazretleri vefat etmeden az önce, halifesi kâmil velî Alâeddin Attâr hazretlerine sofra kurdurmuş ve yemek yemesini söylemiştir. Alâeddin Attâr hazretleri, biraz yemek yedikten sonra kalkmak istedi. Şah-ı Nakşibend hazretleri onu durdurdu, iyice karnını doyurmasını istedi. Bunu üç kez tekrarladı. Sonra, ‘Alâeddin çok ye, çok çalış!’ buyurdu” (158. Minah).

Melekler sohbet meclisine gelirler. O sohbetin şeyhine de “Pîr-i Mugan” denir. Mugan, “melekler” demektir. Gavs-ı Hizânî hazretlerine meleklerin bu tür meclislere katılmalarının sebebi soruldu. “Meleklerin sohbet meclislerine katılmalarının sebebi, kalpte Allah’ın huzurunu sağlamaksa zaten onlar bu özelliktedir. Onların mânevî derecelere yükselmeleri olduğunu düşünsek, zaten onlar yüce makamlardadır” denildi. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Melekler, sohbet meclisine mânevî lezzet almak için katılırlar” (213. Minah).

B) Halifeleri

Gavs-ı Hizânî hazretleri bu yolun diğer büyük mürşidleri gibi ardında canlı eserler bırakarak Hakk’a yürüdü. Binlerce samimi müslüman, yüzlerce kâmil insan…

Ancak onların arasında dört tanesi vardı ki, dört bir yana yayıldı ve büyüklerin hayatını anlatan ulu zatlar oldu. Onları görenler, sâdât-ı kirâmı hatırladı. Gönüllerde iman nurunu aydınlattı. İşte Gavs-ı Hizânî hazretlerinin mürşid-i kâmil olarak yetiştirdiği kâmil velîleri, insanları irşad etmeye yetkili olan halifeleri:

Oğlu Seyyid Bahâeddin Hizânî hazretleri.

Mevlânâ Hâlid Ölekî Şirvânî hazretleri.

Mevlânâ Abdurrahman Meczub hazretleri.

Seyda Abdurrahman Tâhî hazretleri.

Bizim yolumuz Seyda Abdurrahman Tâhî hazretleri ile devam etti.

Şimdi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.SEYYİD SIBGATULLAH ARVÂSÎ (k.s)

Hizan

Hizan, Bitlis’in 50 km. güneydoğusunda bugün şirin bir ilçedir. “Korunmuş ve sevilmiş yer” anlamına gelir. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri 19. yüzyılın ilk çeyreğinde burada yaşadı.

Bitlis, velîleri ile meşhurdur. Hizanlılar takvâ sahibi olan velîleri ile tanındı. Dinde haram olarak bilinen uygulamalar bu köye giremiyordu. İlim ve zikir burada yaşayanların en tabii işleriydi. Hizanlılar âlimlere, mollalara, âriflere ve velîlere çok önem verirlerdi. Bu yüzden medrese ile tekke önemli bir merkezdi.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, 1245’li (1829) yıllarda henüz genç yaşta iken Van’daki medreselerde eğitim görmüştü. Şeyh Muhyiddin hazretlerinin tasavvuf sohbetlerine katılmıştı. Şeriat ve tarikat ilimlerine tam anlamıyla sahip olmuştu. Şeyh Hâlid Cezerî hazretlerini tanımış, ondan zâhirî ve bâtınî yolun inceliklerini öğrenmişti. Hatta pek çok kişi ona şöyle demişti:

“Ailenizin takvâsı ve tasavvufî özellikleri iyidir. Ecdadınız hep sâlih zatlardır. Ama sana şaşıyoruz; insanlar sizin evinize gelmek ve aile büyüklerinizi ziyaret etmek için can atıyor; oysa sen, başkalarının kapısına başvuruyorsun.”

Onlara verilen cevap ise çok anlamlıydı:

“Kabı boş olan kişi, başkasının dilencisi olmak zorundadır.”

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri başta Şeyh Muhyiddin hazretleri olmak üzere ailesi ve âlimler tarafından insanları irşad edeceği yıllara hazırlandı. Onların hizmet halkasında kemal buldu, izzet gördü, riyâzet yaptı. Nihayet devrin büyük âlimi Şeyh Muhyiddin hazretleri ona,

“Artık bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altına girme zamanın geldi” dedi.

Böylece sırasıyla Cizreli Şeyh Hâlid, Sıpıkili Şeyh Sâlih, Bitlisli Şeyh Musa ile yine Bitlisli Şeyh Abdülkadir hazretlerinin tasavvuf terbiyesi altında bir müddet terbiye gördü.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimleri, her vesilede bölgenin ileri gelen âlimleri ile mürşid-i kâmillerinden öğreniyordu. Bu dönemde, Van’ın Nehri kasabasında insanları irşad eden Seyyid Tâhâ hazretlerinin müridleri ile arkadaşlık yapmaya başladı. Seyyid Tâhâ hazretleri, müridi Horoslu Molla Murad aracılığıyla kendisine haber gönderdi:

“Artık kendi evine dönme zamanın gelmedi mi?”

Bu söz Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin, kutlu yolun büyükleri olan sâdât-ı kirâmın arasına katılmaya davet anlamını taşıyordu. O zaman 1256 (1840) yılıydı. Bu tarihten itibaren o, tam on üç yılını Seyyid Tâhâ hazretlerinin irşad halkasında geçirdi. Mürşidi Seyyid Tâhâ hazretleri 1269 (1853) yılında vefat edinceye kadar.

Onun Dergâhında Geçen Yıllar

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri mürşidi Seyyid Tâhâ hazretleri tarafından on üç yıl içinde insanlığı irşad edeceği kutlu zamanlara hazırlandı.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, Hakkâri’ye gittiğinde Seyyid Abdullah Hakkârî hazretlerinin kabrini de zaman zaman ziyaret ederdi. Yine bir gün onun mezarını ziyaret ederek geriye döndü. Seyyid Tâhâ hazretleri de mescidde sûfîlerine teveccüh yaptırmıştı. Ama o buna katılamamıştı.189 Teveccühten sonra mürşidi onu yanına çağırdı. Kızgındı, ancak onun kemâlâta ulaşması için tasavvufî bir inceliğe dikkat çekmekteydi:

“Buraya mezarlığı ziyarete mi geldin?” dedi.

Bu yolda temel esas, yaşayan bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ile yol almaktı.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, çevresinde pek çok sâlih zatın bulunduğu bir bölgede yaşıyordu. Ama o Seyyid Tâhâ hazretlerinin zâhirdeki terbiye yöntemini tercih etmişti. Çeşitli zamanlarda sûfîleri ziyaret eder, farklı mürşid-i kâmillerin sözlerine de tanık olurdu.

Bir gün Bitlis’e gittiğinde, Bitlisli Hâce Musa hazretlerinin dergâhına uğradı. Bu zat, Nûriyye tarikatının halifelerinden büyük bir Allah dostuydu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu her gördüğünde, “Eğer Seyyid Tâhâ hazretlerini tanımamış olsaydım, bu zata biat ederdim” derdi. Onu anlatırken, hürmet ifadelerini özenle kullanır, tavsiyelerini Allah’ın rahmeti olarak kabul ederdi. Onun hakkında şöyle diyor:

“Kendisini ilk gördüğümde bir keten tarlasında çalışıyordu. Ayrık otlarını ayıklıyor, fidanların diplerini çapalıyordu. Beni farkedince şöyle dedi:

‘Bazı gafletler insanoğlu için rahmet olur.’

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri,

‘Efendim, mürşidiniz kimdir?’ diye sordu.

‘Mürşidim halk arasında Ahlatlı Çıplak diye tanınan Şeyh Meczub hazretleridir. O, dış görünüşü itibariyle Kur’an ve Sünnet’e kayıtsız kalmış gibi görünür, ama kâmil bir velîdir.’ Bitlisli Hâce Musa hazretleri,

‘Peki, sizin mürşidiniz kimdir?’ diye sordu.

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri,

‘Seyyid Tâhâ Hakkârî hazretleridir’ dedi.

Bitlisli Hâce Musa hazretleri şöyle dedi:

‘Nakşibendî, Nakşibendî, Nakşibendî… Dertli, Dertli, Dertli…’”

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri bu yolun zorluklarını yaşayarak öğrendi. Müridlerini Allah yolunun dertli kulları haline getirdi. Çünkü sâdât-ı kirâmı ve velîleri bu özellikte buldu. Onların derdini samimi kullar yetiştirmek, yürekleri içerden fethetmek ve iman dolu gönülleri ihlâsla koruyabilmek, nefsi kemale erdirmek olarak bildi. İrşadı zamanında müridlerine şunu tavsiye etti:

“Bizim yolumuz, bazı yüklere ve zorunluluklara yer vermez. Onun için kolaydır. Nakşibendîlik bidatları kabul etmez, Kur’an ve Sünnet’ten hiç taviz vermez; bu yüzden de tarikatların en zor olanıdır. Bu zorluğu âlim olan ilmiyle, cahil olan da nefsini ıslah etmeye çalışmakla öğrenebilir.”

Gavs-ı Hizânî Hazretleri

Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Seyyid Tâhâ hazretleri tarafından insanları irşad etmekle görevlendirildikten sonra Bitlis’in Hizan köyüne yerleşti. Orada bir mescid ve dergâh yaptırdı. İrşad yılları süresince de “Gavs-ı Hizânî hazretleri” adıyla tanındı. İşte onun irşad yıllarından bazı kesitler…

Beş Günlük Mesafe

Gavs-ı Hizânî hazretleri hemen hemen hiç sohbet etmezdi. Ancak dergâhına her gün onlarca insan gelirdi. Onun sohbeti mânevî tasarruf ile olurdu. Camide 500 hatta 1000 kişinin toplandığı oluyordu. Camide yarım saat, kırk beş dakika veya bir saat oturur, namazını kıldıktan sonra da evine giderdi. O camide iken kimse konuşmazdı. Herkes sessiz ve sakin bir şekilde kalp huzuruyla otururdu. Onu ziyarete giden dervişlerden biri şöyle anlatır:

“Tekke ile evim arasında normal yürüyüşle bir günlük mesafe vardı. Fakat ben yolculuklarımın birinde, evden ayrıldıktan sonra beş gün geçmiş, hâlâ tekkeye gidememiştim. Nihayet dergâha vardığımda Gavs-ı Hizânî hazretleri,

‘Evden çıkalı kaç gün oldu?’ diye sordu.

‘Beş gün oldu efendim’ dedim.

Sükût etti, ama yüzünü benden çevirdi.”

Kıble İstikameti

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına gelenler kısa sürede mâna âleminin güzelliklerine ulaşırdı. Bir defasında kalp gözü açılmış dervişlerden biri Gavs-ı Hizânî hazretlerine şöyle dedi:

“Kurban, bizim mezarlıklarımıza hıristiyan ölüleri gömülür mü?”

“Hayır, gömülmez.”

“O halde bazı ölülerin yüzü, neden kıble tarafına doğru gömülmemiş?”

Gavs-ı Hizânî hazretleri ona tebessüm etti ve şöyle dedi:

“Hayır, o gördüğün kabirler hıristiyanlara ait değil, bilakis müslüman mezarlıklarıdır. Ama bazı kabir sahiplerinin dünyaya karşı sevgileri o kadar çoktur ki, melekler, onların yüzünü kıble yönünden çevirmişlerdir. Çünkü onlar, dünyaya karşı aşırı hırslı olmuşlardır.”

Sohbet mi Vaaz mı?

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına gelenler, onun huzurunda edeple duranlar, sûfîlerin çok cezbeli olduğuna tanık olurlardı. 500-1000 küsur kişinin yer aldığı bu cemaat, ilâhî muhabbeti yüreklerinde hissederlerdi. Bu hissiyat dışa cezbe olarak yansırdı. Oysa Gavs hazretleri hiç sohbet etmezdi. Genelde sükût hali hâkimdi. Bir defasında oğlu, cemaate vaaz ve nasihat etmek için izin istedi. O da izin verdi. Oğlu, cemaate iki saat kadar sohbet etti. Çok güzel bilgiler verdi. Ama hiç kimsede ses yoktu. Muhabbet ve cezbe de görülmedi. Sohbet bitince Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Haydi kamet getirin, namaza başlayalım” deyince bütün cemaat bir anda cezbeye kapıldı. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin oğlu bu duruma,

“İki saattir sohbet ediyorum, kimse böyle cezbelenmedi” diye şaşırdı. Demek ki asıl sohbet, sâdât-ı kirâmın mânevî tasarrufatı ile oluyor. Zâhirde vaaz oluyor, ama sohbet, ehlinin işidir” diyerek hayretini gizleyemedi.

Hıristiyan Patron

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin halifesi Hâlid Ölekî hazretleri çok büyük bir âlimdi. Gavs-ı Hizânî hazretleri ona “Seyda” diye hitap ederdi. Ne kadar ilim sahibi olduğunu sorduklarında, “Dünya üzerinde hiç ilim kalmasa ben yine de temel İslâmî ilimleri bildiğimden aslını ikame edebilirim” derdi. Bu zat Gavs-ı Hizânî hazretlerine biat edince onun halifesi oldu.

Ama nasıl?

Hâlid Ölekî hazretleri, Şark Vilâyetleri Müfettişliği görevinden sorumlu bir hâkimdi. Diyarbakır’da oturuyordu. Doğunun bütün illeri onun denetimi altındaydı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin yanında tasavvuf terbiyesi altına girmeden önce, gösterişe çok meraklıydı, güzel ve süslü elbiseler giyer, cins atlara biner, bindiği atın koşumlarını en iyisinden ve en güzelinden yaptırır, azamet içinde civardaki illeri, ilçeleri ve köyleri dolaşır, kadıları (hâkimleri) teftiş ederdi.

Bu teftişleri sırasında bir gün Siirt’e, oradan da Bitlis’e geçti. Bitlis’te “Gavs-ı Hizânî” adı dillerden dillere dolaşıyordu. Hâlid Ölekî, “Kim bu kişi, merak ettim!” diyerek Hizan’a doğru yola koyuldu. Gavs-ı Hizânî’yi tanımak gerekiyorsa insanları zararından korumak(!) için gerekenleri yapmayı düşünüyordu.

Bu arada Hâlid Ölekî’nin Hizan’a gelmekte olduğu işitildi. Dervişler, “Bu kişi ilmiyle mağrur olan biridir, niye geliyor, ne yapmak istiyor, gidip durumu Gavs-ı Hizânî hazretlerine anlatalım, önlem alalım” dediler. Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Merak etmeyin gelsin, konuğumuz olsun” dedi ve ekledi:

“Onun için güzel bir oda hazırlayın. Hizmetini görmek için birini de görevlendirin. Başka bir şey gerekmez.”

Gavs-ı Hizânî hazretleri ve bir grup müridi Hâlid Ölekî’yi karşılamak için yola çıktılar. Gelen misafiri karşıladılar. İzzet ve ikramda bulundular. Hâlid Ölekî gösterilen ilgiden oldukça memnun kaldı. Tütün içerken pipoya benzer uzunca bir çubuk kullanırdı. Gavs-ı Hizânî hazretleri onu eline aldı, içini tütünle doldurdu ve ateşini yaktı. Başladılar sohbet etmeye…

Bir ara Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Vaktiyle bir adam varmış, bir mollaya bir soru sormuş, onun cevabı da buymuş” dedi soruyu ve cevabını da söyledi.

Bu esnada Hâlid Ölekî sigara içiyordu. Durakladı, soru ve cevaba dikkat kesildi. Zira Gavs-ı Hizânî hazretlerine sormayı düşündüğü soru ve cevabın aynısı idi. Ama düşüncesini açığa vurmadı:

“Evet, soruya doğru cevap verilmiş” dedi.

O sırada bir sûfî söze karıştı:

“Efendim, kim kime soru sormuş ve ne cevap verilmiş?” dedi.

Ancak Gavs-ı Hizânî hazretleri bu sûfînin sözlerini dikkate almadı. Devam etti:

“Yine bir başka adam, vaktiyle bir mollaya şöyle bir soru sormuş ve cevabı da şöyleymiş, bu da doğru mu?” Hâlid Ölekî,

“Evet, verilen cevap doğrudur” dedi.

Bu şekilde Gavs-ı Hizânî hazretleri, Hâlid Ölekî’nin zihninde hazırladığı bütün soruları bir bir sordu. Cevabını da verdi.

Ancak Hâlid Ölekî, bu durumdan çok etkilendi. Bu zatın zamanın büyük velîsi olduğunu, kalplere nüfuz eden kâmil bir mürşid olduğunu söyledi. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin ellerine sarıldı, öptü, kokladı.

“Efendim! Size mürid olmak istiyorum” dedi.

Bir müddet Hizan’da konuk oldu. Dergâhı, sûfîleri, tasavvufu ve mürşid-i kâmil olan zatı yakından tanıdı. Anladı ki Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhında İslâm’a ters olan hiçbir iş yoktu. O günden itibaren tasavvuf terbiyesine başlamak istedi. Gavs-ı Hizânî hazretlerine biat etti. Birkaç gün sonra izin alarak Diyarbakır’a geri döndü.

Artık sâdât-ı kirâmın nurlu nazarlarının tesirlerini üzerine almış oldu. Ama o kendisindeki değişikliği farketmedi. Evine girdiğinde oğlu, babasının üzerinde her zamanki hali olmadığını ve bugün, kendisinde çok daha farklı güzellikler hissettiğini söyledi:

“Babacığım! Bugün ne kadar mütevazi bir halin var, eve girişin ne kadar da dervişâne böyle dedi.” Babası,

“Evet oğlum, doğru söylüyorsun. Bitlis taraflarındaydım, öyle bir aslana rastladım ki, sorma! O beni bu hale getirdi” dedi.

Ardından müfettişlik görevini bıraktı. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin dergâhına geri geldi. Onun yanında tasavvuf terbiyesi almaya başladı. Hizmet etti. Benliği öylesine kırıldı ve tevazu hali öylesine gelişti ki, Gavs-ı Hizânî hazretleri ata binerken atın dizginini tutmaya başladı. Hatta Gavs-ı Hizânî hazretleri sırtına basıp rahatça atına binmesi için eğilirdi.

Onun bu denli, bir mürşid-i kâmil karşısında tevazu göstermesi yakın dostları tarafından çok yadırgandı. Bir defasında Siirtli bir âlim kendisine bir mektup gönderdi ve,

“Yazık sana! Hiçbir zaman ilim bu kadar ayağa düşürülmemişti” dedi.

Hâlid Ölekî de ona şu cevabı verdi:

“Ben hıristiyan bir patronun (nefsin) ortak olduğu ilmi ne yapayım?”

Sohbetlerinden Seçilenler

Eğer bana insanları irşad etme görevi verilmemiş olsaydı, asla böyle bir işe girişmezdim. Ağzımı açıp konuşmazdım. Tasavvuftan ve tarikattan bahsetmezdim. Bir defasında mürşidim Seyyid Tâhâ hazretlerine,

“Bazı mürşidlerin ismi geçince ‘kuddise sırruh’ bazıları için de ‘Rahimehullah’ diyoruz, neden?” diye sordum. Bana şöyle cevap verdi:

“Bu cümleler dua anlamına gelir. Sâdât-ı kirâm ‘kuddise sırruh’ dua cümlesini, nefsini ıslah etmiş kâmil velîler hakkında; ‘rahimehullah’ dua cümlesini de nefsini tam olarak ıslah edememiş zatlar hakkında kullanır. İrşad edebilmek için nefsin girdabından tamamen kurtulmuş olmak şart değildir. Çünkü kendileri için rahmet dilenen nice şeyhler vardır ki, irşad makamında görev yapmaktadırlar ve insanları doğru yola sevketmekte, güzel işlere vesile olmaktadırlar.”

Sükûtumdan faydalanmayanlar, kelâmımdan hiç anlamazlar.

Dinimizde aslı olmayan uygulamaların (bid‘at), geleceği kötü ve karanlıktır. Bunlardan hiçbir güzellik beklenemez. Bu tür uygulamaları savunan kişiler, kendilerinin aracılığıyla güzelliklere vesile olduklarını söylerler. Ama bu doğru olmaz. Bizim yolumuzda makam ve mevki elde edenler, üstünlük bulanlar, bid‘atlara girmedikleri sürece hüsnükabul görürler. Bizim yolumuzun özelliği budur. Yolumuzda bid‘at yoktur. Bazı tarikatların günümüzde azalmasının sebeplerinden biri de bid‘at karışmış olmasıdır. Günümüzde bid‘atlardan uzak kalmış ve doğru yoldan sapmamış tarikat (Nakşibendîlik) insanlara faydalı olabilir. Zamanımızda bir başka tasavvuf yolu ile fayda sağlamak oldukça zordur. Bu konuda yolumuzun büyükleri, tarikatların saf ve en yaygın olanın “Nakşibendîlik”, fıkıh mezheplerinin içinde en hüsnükabul göreninin de “Hanefîlik” olduğunu söylemişlerdir. Nitekim sâdât-ı kirâmdan Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bu yol, büyüklerimizin himmetiyle kıyamet gününe kadar devam edecektir.”

Sâdât-ı kirâm, Allah yolunda nasıl yürünmesi gerektiğini bize göstermiş ve işaret taşlarımızı dikmişlerdir.

Mürşid-i kâmil olan zatların mânevî yardımları sadece kendi silsilelerindeki müntesiplerine olmaz. Onlar bütün tasavvuf ehline eşit seviyede olurlar. Bir mürşid-i kâmile bağlı olanlar da, bid‘at işledikleri zaman sadece kendi mürşidlerinin mânevî yardımından değil, bütün mürşidlerin mânevî yardımlarından mahrum kalırlar. Eğer bid‘at işleyerek sadece kendisi ile baş başa kalan mürid, kemâlâtı elde edememişse artık hiçbir yol da bulamaz.

Bir mürşidin irşad halkasına giren mürid, artık hareketlerinde dikkatli olmalı, mürşidinin diğer dervişlerine karşı ölçülü ve nazik davranmalı, kaba ve âdâba uymayan davranışlardan uzaklaşmalıdır. Ayrıca zayıf müridler, kendilerini umutsuzluğa kaptırmamalı, gönüllerinde kuvvet hissederek himmete dayanmalı, güçlü müridler de gurura kapılmamalıdır.

Bu yola yeni giren müridler, zaman zaman cezbelenip bağırabiliyorlar. Bu, gaflet durumundan huzur haline geçişte olur. Eğer mürid, hep gaflet veya huzur halinde yaşasa hiç bağırmaz. Vasat bir seviyede olan mürid ise, zaman zaman kalbine gelen tecelliler sebebiyle cezbelenip bağırabilir. Bu da kabın içine dolanı almaması gibi bir şeydir. Ateşe atılan odun ıslak olursa, yanarken çatırdar, ama kuruyunca hiç ses çıkarmaz.

Hâlid Ölekî hazretlerinin anlattığına göre bir mürid, Gavs-ı Hizânî hazretlerine, “Mürid, rabıta yoluyla mürşidinin nisbetinin geldiğini nasıl anlar?” diye soru sordu. Gavs-ı Hizânî hazretleri bu soruya şöyle cevap verdi:

“Mürid, edindiği ilhamı Kur’an ve Sünnet’e göre değerlendirir. Eğer içine doğan görüş, tasavvuf ile alâkalı ise, onu tarikat âdâbına göre değerlendirir. Aynı ilham hiç değişmeden üç defa üst üste geliyorsa bu, mürşidinin nisbeti sayılır. Çünkü bu durumda şeytanın hâkimiyeti olmaz.”

Aynı mürid, “Uyurken de nisbet gelir mi?” şeklinde soru sordu. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Uykuda gelen ilham ve rüyalara itibar edilmez.”

Âhiret Yolculuğu

Gavs-ı Hizânî hazretleri gördüğü bir rüyayı halifeleri arasında yer alan Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Meczub hazretlerine şöyle anlattı:

“Şafak sökmeden az önceydi; bir rüya gördüm, bana bir sabun verildi” dedi.

Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Meczub hazretleri bu rüyayı onun ölümüne işaret olarak yorumladı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin vefatına yakın, gökyüzünde bir kızıllık meydana geldi. Gavs-ı Hizânî hazretleri, Molla Şerif’e bu kızıllığın neden meydana geldiğini araştırmasını istedi. Sabah namazı kılındıktan sonra şöyle dedi:

“Bana Abdurrahman Tâhî’yi çağırın!”

Ancak halifesi Abdurrahman Tâhî hazretleri o gün, memleketi Ispahart’ta bulunuyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Ispahart’tan döndüğümde şâban ayının dördüydü. Yanına gittim, gülümsedi ve şöyle dedi:

‘Gelmekte niye geciktin?’

Cevap vermemi beklemeden şu hadiseyi anlattı:

Teymur adında bir sûfî vardı; oğlu Ömer’i çok severdi. Teymur’a bir gün şöyle demişler:

‘Artık seni sevinçli göremiyoruz, neden?’ Teymur,

‘Bu dünyada ben nasıl sevineyim? Lezzet ve hazlar bir gün sona erecek ve ölüm meleği gelecek, beni oğlum Ömer’den ayıracak. Ben öleceğim o kalacak veya o ölecek ben kalacağım’ demiş.”

Gavs-ı Hizânî hazretleri o gün ikindi namazı kılındıktan sonra herkesin odadan çıkmasını istedi. İçeride birkaç kişi kaldı. Onlara vasiyetini yazdırmak istediğini söyledi. Bir müridi,

“Efendim! Allah Teâlâ size uzun ömürler versin” dedi. “Vasiyete ne hâcet?”

“Bana ilham yoluyla yaşam ve ölüm arasında bir tercih yapmam istendi. Ruhum ise ölümü istiyor” dedi. Müridi,

“Efendimiz! Sizin vesileniz sayesinde pek çok insan hidayete kavuşuyor. Ölümü tercih etmeniz doğru olur mu?” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri,

“Ölmeyi dileyen ben değilim” dedi. Müridi,

“Efendimiz! Sizin hayatta olmanız, insanlar için hayırdır. Sadaka vermekle ölümünüz geciktirilebilir. Sadaka ömrünüze bereket katar. Şimdi sizden beklenen, sadaka vermektir. Belki vereceğiniz sadakalar ömrünüzü uzatır” dedi. Bunun üzerine Gavs-ı Hizânî hazretleri o günden itibaren bir müddet sadaka vermeyi çoğalttı.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin hizmetlerine bakan yaşlı bir kadın vardı. Gerçekten sâliha biriydi. Hatta Seyyid Tâhâ hazretleri kendisinden birkaç kez dua istemişti. Şöyle dedi:

“Eyvahlar olsun! Gavs-ı Hizânî hazretlerinin bu dünyadan ayrılma zamanı gelmiş; o, Cenâb-ı Hakk’a kavuşma yolculuğunun eşiğine varmış.”

O gün Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle dedi:

“Daha önceden edindiğim tecrübelerime göre, hakikaten sadaka bazı musibetleri engeller, başa gelecek olanları geciktirirdi. Ama şimdi verdiğim sadakalar, başıma gelecek olan ölüme engel olacak değildir.”

Aradan birkaç gün daha geçti; Gavs-ı Hizânî hazretleri bir gece halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerini yanına çağırdı ve,

“Bu gece iki kez ölüm ânını yaşadım” dedi.

“Nasıl buldunuz efendim?” dedi.

“Ben ruhumun nasıl çırpındığını bilirim. Ruhum bu defa uçup gitmek istiyor, sefer özlemini arzu ediyor” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri humma hastalığına yakalanmıştı. Şâban ayı bitmiş, ramazan gelmişti. Hastalığı süresince onun uyuduğunu gören olmamıştı. Kimi zaman kıbleye yönelerek oturur, kimi zaman da sağına veya soluna dönerek yaslanır ve murakabe yapardı. Hatta gelenlere sohbet de ederdi. Ama bu sohbetlerinde, hastalığının şiddetini ziyaretine gelenlere asla yansıtmıyordu. Bu dünyadaki son gününde bile yakın akrabalarından bazısı izin isteyip köylerine dönmüştü. Çünkü onun sağlığının yerinde olduğunu zannediyorlardı.

Son günlerinde çorbadan başka bir şey içmedi. En son gün, buzlu ayran içmiş ve birkaç parça ekmek yemişti. Gavs-ı Hizânî hazretleri, hastalığı sırasında hiç inlemedi; ancak bir defasında bir iki defa,

“İnsanın elinde olmadan birkaç kez inlemiş olmasında dinen bir sakınca var mı?” diye halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerine fetva sormuştu.

Bir gece vaktiydi. Gavs-ı Hizânî hazretleri halifesi ve bazı sûfîlerle birlikteydi. Şöyle sordu:

“Zamanımızda, bu yolda hedefine ulaşabilen olmuş mudur?” Abdurrahman Tâhî hazretleri,

“Sizin gibi ulaşabilen yoktur efendim” dedi.

“Kendim için söylemiyorum” dedi. Halifesi,

“Eğer zat-ı âlinizi dikkate almazsak, şu anda sizin dergâhınızdaki kâmil kişiler gibi insanlar, Şah-ı Nakşibend hazretleri zamanında yoktu” dedi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri sustu. Bir süre gözlerini kapattı. Bu yolun büyüklerine mânen yöneldi. Sevgili Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ruhaniyetinden istimdat diledi. Hizan’daki irşad görevinin oğlu Şeyh Bahâeddin hazretlerine teslim edilmesinin Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından uygun görüldüğünü işaret etti. Ancak onun şu üç önemli görevi de yerine getirmesi gerektiğini söyledi:

“Şöhrete istekli olmayacak.

Kur’an ve Sünnet’e daima uygun davranacak.

Mürşidine hiç itiraz etmeyecek.”

Bundan sonra da iki küçük oğlu Seyyid Nur ile Seyyid Burhan’ın terbiye edilmesi için, diğer halifesi Molla Abdurrahman Meczub hazretlerini görevlendirdi. 3 Ramazan 1287 (26 Kasım 1870) Cumartesi günüydü. Öğle namazı kılınmıştı. Gavs-ı Hizânî hazretleri halifeleri Abdurrahman Tâhî ile Molla Abdurrahman Meczub’u yanına çağırdı. Omuzları titriyordu. Ölüm ânını yaşadığı belliydi. Baş ucuna oturdular. Yâsîn sûresini okumaya başladılar. Gavs-ı Hizânî hazretleri Allah Teâlâ’ya kavuşmak için âdeta can atıyordu:

“Beni doğrultun” dedi.

Yatağın üzerine oturmasını sağladılar. Bu kez,

“Beni yatağıma yatırın” dedi.

Tekrar yatağına yatırdılar. Ancak bir türlü rahat değildi. Tekrar,

“Beni doğrultun” dedi. Yatağa oturmasını sağladılar.

O sırada halifesi Abdurrahman Tâhî hazretlerine döndü, tebessüm etti,

“Böyle olsun bakalım” dedi.

Bu sözünden artık onun ölümü tercih ettiği ve latif ruhunun titrediği hissediliyordu. Sarığını çıkardı. Göğsüne buz koymalarını istedi. Sonra da Yâsîn sûresini okumaya devam etmelerini söyledi.

Bu arada ruhunun rahatça çıkması için dua edilmesini talep etti. Oğluna da bu niyetle tekrar sadaka vermesini tembihledi.

Odasına girenlere oturmalarını işaret etti. O anda artık hiç kimsede üzüntü kalmamıştı. Öylesine kendisini ölüme hazırlıyordu ki, âdeta rahat bir uykuya dalacaktı. Gerçi odadaki herkes göz yaşı döküyordu ama onun üzerinde ölümün acı görüntüsü hiç yoktu. Bu yüzden gönüller mahzun değildi. Evlâtlarından duyulan en içli ve acı söz,

“Babacığım” oldu.

Ayağa kalktı. Kollarından tutup yardımcı olmak istediler. Günlerdir yataktaydı. Direndi yine de ayağa kalktı. Sanki ölümün onun üzerinde hiç emaresi yoktu. Yerden bir dirsek boyu yükseklikte bulunan sedire kadar yürüdü. Üzerine oturdu. Sonra da sağ tarafına doğru uzandı. Sarığının taylasanını yüzünü örtmüştü. Sarığı kendisi mi örttü, yoksa sarık kendiliğinden mi düşmüştü anlaşılmadı. Ama bilinen tek bir şey vardı:

Gavs-ı Hizânî hazretleri ardında tatlı bir tebessüm bırakarak vefat etmişti.

O anda etrafa hoş bir koku yayıldı.

Bu kokuyu duymadık kimse kalmadı.

Mübarek cesedi toprağa verildikten sonra bile bu hoş koku hissediliyordu.

Gavs-ı Hizânî hazretlerinin techiz işleri yapılırken çehresi öylesine güzeldi ki, sanki hiç ölmemişti ve hayatta iken taşıdığı canlılığı devam ediyordu.

Mübarek alnından bir nur çıkmış, bütün odayı kaplamıştı. Alnının ortası hafifçe sararmıştı; kenarları ise nur gibiydi. O, hayatta iken görüldüğünden çok daha güzeldi.

Gavs-ı Hizânî hazretleri, ağır cüsseliydi. Ama pâk cesedi yıkanırken hizmetçisi Ali Sûfî, sanki ona eliyle işaret ediyor, o da dönüveriyordu.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Makamı yüce, bereketi üzerimizde olsun.

Eserleri

A) Minah

Minah “mânevî bahşiş ve hediye” anlamına gelir. Gavs-ı Hizânî hazretlerinin hikmetli ve mârifetli sohbetlerinden süzülen bazı sözleri, halifelerinden Hâlid Ölekî hazretleri tarafından Minah adlı eserde toplanmıştır. Bu eser, sâdât-ı kirâmın büyüklerinden Seyda hazretlerinin halifesi Molla Yahya Abbâsî hazretleri tarafından dilimize tercüme edilmiştir.190

Minah’tan Seçilenler

Sûfî tavus kuşu gibi olmalıdır. Tavus kuşu ayaklarının siyahlığına bakar. Vücudunun ne kadar güzel olduğuna bakmaz. Sûfî de kendi iyi haline bakmamalı, yaptığı amellerine güvenmemeli. İyiliği görmek ve amellere güvenmek kibir ve gururlanmaya sebep olur. Yaratılmışlar arasındaki bütün mânevî olgunluk, Allah Teâlâ’nın kemâlâtının bir yansımasıdır. İnsanın bunu kendinden kaynaklandığını düşünmesi büyük bir kusur olur (5. Minah).

Mürid en çok mânevî etkiyi (feyiz ve nisbet) hizmet yapmakla elde eder. Hizmetten alınan feyiz ve kemâlât çok tesirli ve uzun sürelidir. Meselâ, arpa yiyen bir hayvanın ne kadar semiz olduğu boğazlandığında hemen anlaşılır. Ama bahar otuyla beslenen hayvan öyle değildir, çabuk belli olur. Hizmette kazanılan nisbet, kolay kolay kaybolmaz. Başka şeylerden elde edilen kemâlât devamlı olmaz. Nefsin küçük bir hatasıyla hemen kayboluverir (28. Minah).

Bu fakir (Hâlid Ölekî) Minah’ı yazmakta geç kaldığı için üzgündür. Yazmaya başladığımın üçüncü günü Gavs-ı Hizânî hazretlerinin sohbet meclisinde üzüntülü bir halde oturuyordum. Bana bakıp şöyle dedi:

“Bu mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için mühlet gerekiyordu” (39. Minah).

Son asırlarda sünnet olan ameller, bid‘atlar arasında âdeta gece karanlığında kendinden ışık kaynaklanan nur gibi olmuştur. Zaman gariplik zamanıdır. Şimdiki müridlere, yaptıkları az amele karşılık eski devirlerdeki dervişlerin büyük mücahedeler sayesinde kazanamadıkları makamlar veriliyor (47. Minah).

Kâmil evliyanın himmeti, yalnız kendi silsilesinde tâbi olanlara değildir. Bid‘ata girmediği müddetçe, bütün silsile mensupları o kâmil velîden istifade ederler. Bid‘ata giren müride, şeyhinin istimdadı kesildiği gibi, kâmil evliyanın da istimdadı kesilir. O zaman kişi, nefsiyle baş başa kalır. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Bid‘at iş yapan mürid, nefsiyle baş başa kalır. Eğer o, kemale ermemiş biriyse mâneviyat ve ilâhî feyiz de bulamaz” (146. Minah).

Allah dostlarının sözlerini okuyan veya bizzat onlardan bir sohbet duyan kişi, hemen işittiği sözün anlamını zâhir ve genele ait olarak anlamamalıdır. Onların sözlerinde dine muhalif gibi görünen konuları, mürid taklit etmemelidir. Mürşidinin çizdiği sınırları iyi bilmelidir. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Doyuncaya kadar yemek, ilk devirlerde doğru görülmezdi. Bid‘at olarak kabul edilir, nefsin bir özelliği olarak bilinirdi. Ama bazan da kâmil velîlere çok yemeleri tavsiye edilmiştir. Şah-ı Nakşibend hazretleri vefat etmeden az önce, halifesi kâmil velî Alâeddin Attâr hazretlerine sofra kurdurmuş ve yemek yemesini söylemiştir. Alâeddin Attâr hazretleri, biraz yemek yedikten sonra kalkmak istedi. Şah-ı Nakşibend hazretleri onu durdurdu, iyice karnını doyurmasını istedi. Bunu üç kez tekrarladı. Sonra, ‘Alâeddin çok ye, çok çalış!’ buyurdu” (158. Minah).

Melekler sohbet meclisine gelirler. O sohbetin şeyhine de “Pîr-i Mugan” denir. Mugan, “melekler” demektir. Gavs-ı Hizânî hazretlerine meleklerin bu tür meclislere katılmalarının sebebi soruldu. “Meleklerin sohbet meclislerine katılmalarının sebebi, kalpte Allah’ın huzurunu sağlamaksa zaten onlar bu özelliktedir. Onların mânevî derecelere yükselmeleri olduğunu düşünsek, zaten onlar yüce makamlardadır” denildi. Gavs-ı Hizânî hazretleri şöyle buyurdu:

“Melekler, sohbet meclisine mânevî lezzet almak için katılırlar” (213. Minah).

B) Halifeleri

Gavs-ı Hizânî hazretleri bu yolun diğer büyük mürşidleri gibi ardında canlı eserler bırakarak Hakk’a yürüdü. Binlerce samimi müslüman, yüzlerce kâmil insan…

Ancak onların arasında dört tanesi vardı ki, dört bir yana yayıldı ve büyüklerin hayatını anlatan ulu zatlar oldu. Onları görenler, sâdât-ı kirâmı hatırladı. Gönüllerde iman nurunu aydınlattı. İşte Gavs-ı Hizânî hazretlerinin mürşid-i kâmil olarak yetiştirdiği kâmil velîleri, insanları irşad etmeye yetkili olan halifeleri:

Oğlu Seyyid Bahâeddin Hizânî hazretleri.

Mevlânâ Hâlid Ölekî Şirvânî hazretleri.

Mevlânâ Abdurrahman Meczub hazretleri.

Seyda Abdurrahman Tâhî hazretleri.

Bizim yolumuz Seyda Abdurrahman Tâhî hazretleri ile devam etti.

Şimdi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s