UBEYDULLAH AHRÂR (k.s)

UBEYDULLAH AHRÂR (k.s)

Evliya Meclisi

Nizâmeddin Hâmûş hazretleri, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dergâhında yetişmiş büyük velîlerdendi. Alâeddin Attâr hazretlerinin halifesi olmuştu. Sayısız müridleri ve halifeleri vardı. Çok kâmil bir veliydi.

Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî hazretleri ise Nizâmeddin Hâmûş hazretlerinin halifesiydi. İlmî eserleriyle, yetiştirdiği kâmil velîleriyle kendisinden sonraki nesillere örnek olan büyük velî Molla Câmî hazretleri de Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî hazretlerinin halifesi olmuştu.

Devir Şah-ı Nakşibend hazretlerinin mürşid-i kâmil olduğu yıllardı. Onun dergâhında tasavvuf terbiyesi gören Nizâmeddin Hâmûş hazretleri bir gün Şeyh Mevlânâ Muhammed Serbilî hazretlerinin evine geldi.

Aradan bir müddet geçti. Nizâmeddin Hâmûş hazretleri murakabe yapmaya başladı. Bu zikir halinde iken cezbeye tutuldu ve şöyle dedi:

“Doğudan bir er çıkacak. Onun adını Ubeydullah koyacaklar. Ümit ederim ki o, çok büyük velî olacak. Yüce Allah ona büyük nimetler ve hizmetler nasip edecek.”

Aradan günler geçti. Semerkand’ın Şâş köyü, Ramazan 806’da (Mart 1404) bu büyük velînin dünyaya geldiğine tanık oldu. Yakın akrabalarından biri şöyle anlattı:

“Annesi Ubeydullah Ahrâr’ı dünyaya getirdiğinde o, anne sütünü hemen almadı. Annesi nifas süresini tamamlayıp boy abdesti alınca, Ubeydullah Ahrâr anne sütünü hemen almaya başladı.”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri hidayet nurları kendi üzerinde açıkça görülen biriydi. Nasıl görülmesin ki, o yılları sonradan kendisi şöyle anlatacaktı:

“Henüz bir yaşında iken işittiğim sözleri hâlâ hatırlarım. Üç yaşında iken yüce Allah’ı zikrediyordum. İlk okumaya başladığımda bu mânevî huzurum devam etti. Kalbim her an Allah’a bağlıydı. Günah nedir bilmezdim. Herkesi de benim gibi zannediyordum. Bütün insanların kalbi Allah Allah diye zikrediyor diye düşünüyordum.

Bir kış mevsimiydi. Şehri dolaşmak üzere dışarı çıktım. Yerleşim yerleri çok geride kalmıştı. Çamurlu yollarda yürüyordum. Bir yandan soğuk diğer yandan çamur deryası yürümemi engelliyordu ve yürüyemez oldum. Çok çaba sarfettim. Bir türlü çamurlardan kurtulamadım. Bu arada kalbim de Allah’ı anmaktan gafil kaldı.

Sonunda çamurlardan kurtuldum. Yoluma devam ettim. Bir de ne göreyim; bir çiftçi, öküzü ile çamurlar içinde tarlasını sürmeye çalışıyordu. Onu bu halde görünce kendimi ayıpladım ve şöyle dedim:

Şu çiftçiye bak! Bunca işin içinde iken, Allah’ı anmaktan gafil kalmamış!”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri doğuştan bir veliydi. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi. Ve o, Şâş köyünün büyük mürşidi Şeyh İbrahim-i Şâşî hazretlerinin gözetiminde büyüdü. Her ne zaman derse girecek olsa, mutlaka bir rahatsızlığa maruz kalırdı. Ama asla yılmazdı. Sadece bir defasında kırk beş gün göz ağrısı çekmiş ve tahsiline ara vermek zorunda kalmıştı.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri henüz çocukluk yıllarına ait bir rüyasını şöyle anlattı:

“Bir gün rüyamda İsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana şöyle dedi:

‘Evlâdım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.’

Ben bu rüyamı tanıdığım sâlih zatlara anlattım:

‘Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın’ dediler.
Ama ben onların bu yorumuna itibar etmedim. İsâ aleyhisselâm bir nebi olarak ölü canları diriltme mûcizesi göstermiştir. Allah, velî kullarına da kalpleri imanla canlandırma kuvveti verebilir (Böylesi mânevî güce sahip olan velîlere İsevî denir). Allah’tan, böylesi bir mânevî güce sahip olmayı dilerim diye dua ettim. Allah’a hamdolsun. Rabbim kalplere tesir edebilme kuvvetini bana ihsan etti.”
Ubeydullah Ahrâr hazretleri çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şöyle anlattı:
“Bir gece Şah-ı Nakşibend hazretlerini rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana, ‘Allah mübarek eylesin’dedi.”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri irfan deryasının kutub velîsi olarak dünyaya gelmişti. Çocukluğu da hep evliya meclislerinde geçti. Velîler, dervişler, mürşidler tarafından yetiştirildi. Onu yetiştiren zatlar Şah-ı Nakşibend hazretlerinden el alan kâmil zatlardı. Bu yüzden o, zâhirde ve bâtın ilminde bir okyanus gibi oldu.

Bu okyanusa girip de el alanlar, ne kadar çok olursa olsun asla bitmezdi, tükenmezdi. Zira o, Allah’ın yüce zâtına gönülden bağlanmış nurlu şahsiyetlerin nuruyla yetişmişti. Kâmil velîlerdeki mânevî güzellikleri ve nurlu sırları henüz o küçükken görmüştü. Nice insanlar da buna şahit olmuştu. Bütün olağan üstü güzellikler, onda Allah vergisi olarak zuhur ediyordu.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri sâdât-ı kirâmın göz nuruydu. Yirmi iki yaşına geldiği zaman İslâmî ilimlere daha fazla sarıldı. Şâş köyündeki hocası Şeyh İbrahim-i Şâşî hazretlerinin de teşvikiyle Semerkand’daki medreselerde öğrenim görmek üzere ilim yolculuklarına başladı. Nizâmeddin Hâmûş hazretlerinin yanında iki yılda çok mesafeler kat etti.

Ardından Buhara’ya gitti. Burada Şah-ı Nakşibend hazretlerinin çok kıymet verdiği büyük sûfîlerden Şeyh Alâeddin Gucdüvânî hazretleri ile karşılaştı. O vakit, Şeyh Alâeddin Gucdüvânî hazretleri doksan yaşlarına gelmiş bulunuyordu. Ubeydullah Ahrâr hazretleri o günleri şöyle anlattı:

“Bazan Alâeddin Gucdüvânî hazretleri murakabe anında mânevî denizlere dalar giderdi. Sohbete başladığında ise kendinden geçerdi. Çok güzel konuşurdu. Her sözü kalbime işliyordu. O, zikre çok düşkündü. Kendisini çok ziyaret ettim. Dergâhında bulundum. Sohbetine katıldım. Hatta bir defasında Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrini de ziyaret etmek için, Kasrıârifân köyüne gitmiştim. Geriye dönerken yolda Şeyh Alâeddin Gucdüvânî hazretleri ile karşılaştım. Bana,

‘Evlâdım! Ben de yanına geliyordum’dedi.

Birlikte köye döndük. Yatsı namazını kıldık. Şeyh Alâeddin Gucdüvanî hazretleri bana,

‘Evlâdım! Gel bu geceyi birlikte ibadet yaparak geçirelim’ dedi.

Daha sonra zikir esnasında oturduğu gibi, sol ayağını dışarı çıkarıp sağ kalçası üzerine oturdu (teverrük oturuşu). Sabah namazı vakti girene kadar hiç bu oturuşunu bozmadı. Gönül huzuru ile Allah’ı zikretti. Hiçbir insanın takati buna yetmezdi; hele doksan yaşında olan biri için aklen mümkün değildi.

Bana gelince gece yarısına kadar yanında oturdum. Allah’ı zikrettim. Bir müddet sonra zikrimi tamamladım. Devam etmek istedim ama dermanım kalmamıştı. Kalktım, yanına vardım. Kendisine birtakım işaretlerle artık dayanamadığımı, takatimin tükendiğini anlatmaya çalıştım. Zikrine ara verince,

‘Beni uyku gafletinden kurtar mı demeye çalışıyorsun?’dedi.

‘Efendim! Artık dayanamıyorum, nefsimden şu gafleti al da rahat edeyim’ dedim.

Bir müddet kendisiyle sohbet ettim. Bana merhamet nazarıyla baktı. Sohbetinin tesiriyle kısa sürede kendimde muazzam bir kuvvet buldum. Kalbime Allah’ı zikretme gücü dolmuştu. O zamana kadar ben şöyle inanıyordum: Müridin isteklerinin olabilmesi için mürşidi himmet etmeliydi. Ama o gün şunu anladım: Mürid istemedikçe, mürşidi vermiyordu. O gün Alâeddin Gucdüvânî hazretleri de şöyle buyurdu:

‘Evlâdım! Virdini bırakma. Zikrini terketme. Her nimetin bir bedeli vardır. Kolaylıkla elde edilen her şey, kalıcı olmaz. Tasavvuf yolunda bütün gücünü harcamalısın. Karşına çıkan zorlukları ise bir fırsat bilmelisin.’”

Seyyid Kasım-ı Tebrîzî Hazretleri

Ubeydullah Ahrâr hazretleri daha sonra Buhara’nın Peyrems köyünde Sirâceddin Peyremsî hazretlerinin dergâhına gitti. Bu zat, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin değerli müridlerindendi. Alâeddin Gucdüvânî hazretlerinin de çok değer verdiği bir müridiydi. Bir süre onun sohbetinde bulundu. Sonra Herat’a gitti.

Herat’ta büyük mürşid, Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretleri vardı. Bu zat Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yetiştirdiği velîlerdendi. Ubeydullah Ahrâr hazretleri onu şöyle anlattı:

“Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretlerinin özellikleri bambaşkaydı. Bu zattan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sonra içine girip yok olduğunu görüyordum.

Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve,

‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor, ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız’ diyorlardı.

Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretleri, halka perde arkasından sohbet ederdi. Ama ben yanına gittiğim zaman perdenin kaldırılmasını isterdi. Bir gün bana,

‘Bu zamanda mânevî güzellikler insanlarda neden ortaya çıkmıyor, biliyor musun?’ diye sordu.

Sustum. O şöyle dedi:

‘Çünkü bu mânevî güzellikler, insanın gönül temizliğine bağlıdır. Gönül temizliği ise helâl lokma ile elde edilir. Yiyeceklerini helâl yollardan yemeyen insanlarda, mârifet ve hakikat nurları görülmez. Gafil, karanlık ve boş şeylerle oyalanan kalplerden, marifet ve hakikat nurları nasıl çıksın?’”

Şeyh Fethullah-ı Tebrîzî hazretleri de şunları anlattı:

“Bir gün Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretleri dervişleri ile birlikteydi. Ubeydullah Ahrâr hazretleri içeriye girdi. Mübarek ona yöneldi. Kendisiyle uzun uzun sohbet etti. Tasavvufun derin konularından anlattı. Mârifet ve hakikat ilminden söz etti. Daha sonra Ubeydullah Ahrâr hazretleri dışarı çıktı. Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretleri bana şöyle dedi:

‘Evliyanın sözlerini anlatmak, onların hayatlarından bahsetmek insanlara çok tesir eder. Burada maksat, onların dedikodusunu yapmak değil, onların hayatlarından ibretler çıkarmak ve bu yola sarılmaktır. Bu yol, hizmet etmekle elde edilir. İnsan gayret ederse çok şey kazanır. Eğer evliyanın elde ettiği güzellikleri sen de kazanmak istiyorsan, şu gencin elini tut.’

Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretleri bu sözleri söylerken, bir yandan Ubeydullah Ahrâr hazretlerini gösteriyor ve şöyle diyordu:

‘O, ileride devrin mürşid-i kâmili olacaktır. Pek kısa bir süre sonra, bütün dünya onun taşıdığı sırları görecek, onun nuruyla aydınlanacaktır. Ölmüş kalpler onunla can bulacaktır.’

Ben de mürşidim Seyyid Kasım-ı Tebrîzî hazretlerinin bu sözündeki gerçeği beklemeye başladım. Ve Horasan Sultanı Ebû Saîd devrinde onun ne kadar büyük velî olduğunu gördüm.”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri Herat’ta yaşadıklarını şöyle anlattı:

Herat’ta Şeyh Abdullah-ı Ensârî’ye ait dergâhın bir hamamı vardı. Oraya çok gittim. İnsanlara hizmet ettim. Bu hizmetimde hür, köle, zengin, fakir ayırt etmedim. Bazan, bir gün içinde on altı kişiyi keselediğim olurdu. Hiçbirinden ücret almazdım. Çünkü bu yolun mürşidi olan zatlardan bir şey öğrendim. Onlar, vakte çok önem veriyorlardı. Zaman neyi gerektiriyorsa onu yapıyorlardı. Allah’ı zikirle meşgul oluyorlar, hiç kimseden hizmet beklemiyorlardı. Bir müslümanın hizmeti varsa, asla ihmalkâr davranmıyorlardı. Böylece gönüller fethediyorlardı. Bu yüzden huzura kabulü, zikirden daha öncelikli görüyorlardı.
Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle buyurdu:

“Ben bu yolda ne elde ettiysem, hizmetlerle elde ettim. Bu yola herkes bir kapıdan girdi. Ben de hizmet kapısından girdim.”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri Buhara ve bölgesinde hemen hemen bütün kâmil velîlerin yanında terbiye gördü. Pek çoğundan icâzet aldı. İşte onlardan biri de Yakub-i Çerhî hazretleri idi.

Yakub-i Çerhî hazretlerinin Çagâniyân köyünde ikamet ediyordu. Ubeydullah Ahrâr hazretleri, onun dergâhına gidişini şöyle anlattı:

“Çagâniyân köyüne gittiğimde yirmi gün hasta yattım. Köyde kaldığım süre içinde, insanların Yakub-i Çerhî hazretlerinin aleyhinde konuştuklarına tanık oldum. Bu durum, benim ona karşı olan inançlarımı zayıflattı. Neredeyse Yakub-i Çerhî hazretlerini hiç görmeden geriye dönecektim. Ama şöyle düşündüm. Buraya kadar gelmişim. En azından bir kez olsun yanına gideyim.

Bu niyetle yanına vardım. Bana çok ilgi gösterdi. İkinci gün yine gittim. Bu sefer bana çok öfkeli davrandı. Sonradan onun bu öfkesinin, kendisini inkâr edenlerin sözlerine uyup Çagâniyân’ı terkedip gitmek isteyişimden kaynaklandığını öğrendim. Bir müddet sonra bana yine çok yakınlık gösterdi. Şah-ı Nakşibend hazretleri ile olan birlikteliklerinden bahsetti. Benimle uzun uzun sohbet etti. Daha sonra da elini uzattı ve,

‘Şah-ı Nakşibend hazretlerine biat etmek istemez misin?’dedi.

Alnında bir beyazlık vardı. Alaca hastalığına mübtela olduğunu düşündüm. Bu yüzden elini tutmak istemedim. Durumu anladı. Elini çekti. Sonra bana bir şeyler oldu. Öylesine güzel bir sûrette kendisini görmeye başladım ki anlatamam. İçimdeki bütün kötü duygular yok oldu. Elimi tuttu ve şöyle dedi:

‘Şah-ı Nakşibend hazretleri bana görev verdiği zaman, senin elin benim elimdir. Kim onu tutarsa, benim elimi tutmuş gibi olur’ dedi. ‘Şu an aslında sen, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin elini tutmaktasın. Bunu bilerek intisap et’dedi.

Ben de bunun üzerine kendisine intisap ettim. Bana sâdât-ı kirâmın yolunun özelliklerini anlattı. Yapmam gerekenleri öğretti ve şunları tembihledi:

‘Ben, bu yolu Şah-ı Nakşibend hazretlerinden böyle öğrendim. İstersen sen de bu yolu tercih edebilirsin. Sana bağlanan müridlerini, cezbe yoluyla terbiye edebilirsin, tercih senindir.’”

Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin bu şekilde görev alması bazı dervişler tarafından hoş karşılanmadı. Yakub-i Çerhî hazretleri müridlerine şöyle dedi:

“Ona yüce Allah, sonsuz bir kuvvet vermiş. Bir mürşid-i kâmile intisap etmek isteyen kişi, onun gibi olmalı. Onun ışığı yanmak üzere ve malzemeleri hazır. Kandili, yağı ve fitili hazır. Bir kibrit bekliyor.”

Ve onun içindeki kibrit-i ahmeri Yakub-i Çerhî hazretleri yaktı.

Böylece Ubeydullah Ahrâr hazretleri sâdât-ı kirâmın nurlarını üzerinde topladı. Nice sırları keşfetti. Allah yoluna kendini feda etti. Vuslata ermeyi murad etti. Öyle gayretliydi ki vuslat, Süreyya yıldızında bile olsa uzanıp alabilirdi. Onun için maddî imkânları bir engel olmaktan çıkardı. Dünyevî meşgaleler onu hiç yıldırmadı. Sonunda evliyanın nail olduğu mânevî yüceliklere kavuştu. İlahî tecellilere şahit oldu. Mânevî ilimlerin rehberi oldu. Hakikat ve mârifet deryasının biriciği oldu.

Nihayet yüce Allah onunla bu tarikatı yeniledi, canlandırdı. Bu yola girenler, onunla kuvvet buldu. Kalplerdeki katılık onunla silindi. Dağınık gönüller onunla bir araya getirildi. Âdeta o yıldızları topladı, gerdanlığa dizdi. Bu yolun yolcularına Allah Teâlâ onunla birçok özellik nasip etti.

Böylece Ubeydullah Ahrâr hazretleri kalpleri gaflet uykusundan uyandırmak için çok gayret sarfetti, çok çalıştı. Sonunda öyle bir hale geldi ki, insanların gönül sultanı, kalplerin tabibi ve insanların biricik mürşidi oldu. Bir güneş gibiydi. İnsanların gönlü, onunla Allah sevgisine ısındı. İlâhî muhabbete yöneldi.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri kendisine intisap edenleri, Hakk’ın yoluna aldı götürdü. Onlara irfan denizinin hazinelerini gösterdi. Tasavvuf deryasının güzelliklerini anlattı. İlm-i ledün hakikatlerinin nice sırlı örtülerini gösterdi.

İşte onlardan biri…

Ama sadece bir tanesi…

Padişahlar Onun Emrindeydi

Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin büyük müridlerinden Şeyh Nâsırüddin Etrârî hazretleri şöyle anlattı:

Horasan Sultanı Ebû Saîd devriydi. Bir gün rüyamda biri bana, “Yakında Allah’ın dinini yüceltmek için senin desteğinle büyük bir güç meydana gelecek ve tam bir üstünlük sağlanacak” dedi.

Uyandığımda şöyle düşündüm: “Bu zamanda tam bir üstünlüğün olması, ancak sultanların yardımıyla meydana gelebilir.”
Aradan birkaç gün geçti. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de Horasan bölgesinin yönetim merkezi olan Semerkand’a gelmişti. Yönetim Sultan Abdullah Mirza b. Şâhruh’ın elindeydi. Ben de o zaman Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin özel hizmetinde bulunuyordum.

Biz oradayken bir gün Sultan Abdullah’ın valilerinden biri Semerkand’da geldi. Ubeydullah Ahrâr hazretlerini ziyaret etmek istedi. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de valiye,

“Sultan Abdullah ile görüşmek istiyorum. Beni onunla görüştürürsen büyük bir sevap işlemiş olursun” dedi. Vali,

“Sultanımız dervişlerle görüşme yapmak istemiyor” diyerek bu isteği reddetti.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri bundan memnun olmadı ve,

“Ben bu şehre sadece Allah rızâsı için geldim. Başka bir maksadım yok. Sultan Abdullah benimle görüşmek istemiyorsa, dervişlerle görüşmek isteyen biri o makama gelir” dedi.

Valinin ayrılacağı sırada Ubeydullah Ahrâr hazretleri, Sultan Abdullah’ın adını duvara yazdı. Sonra da sildi. Daha sonra müridlerine,

“Taşkent’e geri dönelim. Başka bir sultan gelinceye kadar orada kalalım” dedi.

Aradan günler geçti. Semerkand’da Sultan Abdullah’ın muhalifi konumunda olan bir başka yönetici daha vardı; adı Sultan Ebû Saîd idi. Ahmed Yesevî hazretlerini bir gün rüyasında gördü. Ahmed Yesevî hazretleri ona şöyle dedi:131

“Sultan Ebû Saîd’e yardım edin. Onun zafer kazanması için Fâtihalar okuyun.”

Sultan Ebû Saîd de Ahmed Yesevî hazretlerine Fâtiha okuyacak olan zatın kim olduğunu sorunca, Yesevî hazretleri şöyle dedi:

“Onun adı, Ubeydullah Ahrâr’dır.”

Daha sonra Sultan Ebû Saîd, bildiği bir Taşkentli’ye Ubeydullah adında birini tanıyıp tanımadığını sordu. O da Ubeydullah Ahrâr hazretlerini tarif etti.

Sultan Ebû Saîd, adamlarına haber gönderdi. O zat hakkında bilgi toplamalarını istedi. Ama adamları, Ubeydullah Ahrâr hazretlerini yerinde bulamadı.

Bu kez, bizzat kendisi rüyasında gördüğü zatı aramaya başladı. Firke’ye kadar geldi. Ubeydullah Ahrâr hazretleri o gün şehrin dışına çıkmıştı. Sultan Ebû Saîd onu Firke’de görür görmez tanıdı. Atından indi ve,

“Vallahi rüyamda gördüğüm zat sensin”dedi.

Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin ellerine sarıldı, öptü. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de ona,

“Merhaba! Hoş geldin”dedi.

Zamanla Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin samimi müridlerinden biri oldu.

Bir gün Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin yanında idi ve şöyle dedi:

“Efendim! Rüyamda olduğu gibi bir Fâtiha okuma lutfunda bulunmaz mısınız?” Ubeydullah Ahrâr hazretleri,

“Fâtiha bir kere okunur” dedi ve ardından ekledi:

“Askerlerini al, Semerkand’ı kuşat. Eğer İslâm’a hizmet etmek, insanlara adaletle hükmetmek istiyorsan, bismillah de ve işe başla, fetih senindir” dedi. Sultan,

“Efendim, benim en büyük isteğim de bundan başka bir şey değildir” dedi.

Ubeydullah Ahrâr (k.s),

“İşte sana fırsat, öyleyse yürü, Allah seni korusun, muradına kavuştursun. Unutma, düşmanla karşılaştığın zaman sabırlı ol, dayan. Ta ki arkandan bir bölük kara kuş gelinceye kadar. Onlar geldikten sonra hücuma geç. İşte o zaman zafer artık senindir” dedi.

Böylece Sultan Abdullah ile Sultan Ebû Saîd’in ordusu karşı karşıya geldi. Her iki tarafın da hedefi Semerkand şehrinin yönetimini ele geçirmekti. Önce üstünlük Sultan Abdullah’ın ordusunda gibi oldu. Çünkü onun ordusu oldukça kalabalıktı. Sultan Ebû Saîd’in askerleri ise azdı.

Sultan Ebû Saîd’in askerleri iyice sıkıştırılmıştı. Tam o sırada Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin dediği gibi arkadan kara kara kuşlar görünmeye başladı. Sultan Ebû Saîd o zaman askerlerine hücum emrini verdi. Kanlı çarpışmanın sonunda Sultan Abdullah’ın atı çamura saplandı. Ebû Saîd’in askerleri de bu fırsatı değerlendirdi. Yetişip onu öldürdüler. Böylece savaş sona erdi. Sultan Ebû Saîd, Semerkand’ın yönetimini eline aldı.

Aradan bir müddet geçti. Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah Ahrâr hazretlerini şehrine davet etti. Ubeydullah Ahrâr hazretleri o şehirde insanları irşad etmeye başladı. Yönetimi kaybeden Sultan Abdullah’ın bir yeğeni vardı. Adı Mirza Bâbür idi. Eyalet valisiydi. Amcasının yenilgisini ve memleketinin elden gitmesini hazmedemedi. 100.000 kişilik bir ordu topladı. Amcasının intikamını almak ve Sultan Ebû Saîd’in üzerine saldırmak için harekete geçti. Ama Sultan Ebû Saîd henüz savaşa hazır değildi. Hem savaştan yeni çıkmıştı. Bu orduyla baş edecek askerî gücü de yoktu. Sultan Ebû Saîd durumu Ubeydullah Ahrâr hazretleri ile istişare etti. Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri ona, “Korkma!” diye moral ve güven verdi.

Sultan Mirza Bâbür 100.000 kişilik ordusuyla Semerkand’a yaklaştı. Sultan Ebû Saîd de kurmayları ile son değerlendirmeleri yaptı. Danışma meclisini kurdu. Savaş hakkındaki son stratejileri konuştu. Kumandanlarının hepsi de Türkistan’a geri dönelim düşüncesindeydiler. Sultan Ebû Saîd de geri dönmek taraftarıydı. Bu yüzden askerler dönüş hazırlıklarına bile başlamışlardı. Ancak bu karardan Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin geç haberi oldu.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri Sultan Ebû Saîd’in yanına gitti. Ona moral verdi. Destek oldu. Şehrin savunması için sultana güvence verdi ve,

“İnşallah senin yardımına koşacağız” dedi.

Nihayet Sultan Mirza Bâbür, Semerkand şehrini kuşatma altına aldı. Günler geçti ama şehir ele geçmedi. Bu arada Mirza Bâbür’ün askerleri arasında veba salgını baş gösterdi. Askerler bir bir ölmeye başladı. Sultan Mirza Bâbür, Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin namını duymuştu. Kendisine haber gönderdi:

“Gelsin, iki taraf arasında hakem olsun, anlaşma yapalım” dedi.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri, Sultan Mirza Bâbür’ün yanına gitmek üzere harekete geçti, ama Sultan Ebû Saîd onu bırakmadı:

“Sultanım! O sana bir zarar verebilir. Halbuki ben bütün dünya işimi, âhiret işimi sizin emrinize bırakmışım, himmetinize, nazarınıza ümit bağlamışım” dedi.

Ubeydullah Ahrâr hazretlerini bırakmadı.

Bu arada Ubeydullah Ahrâr hazretlerine bir haber ulaştı. Sultan Mirza Bâbür şöyle diyordu:

“Biz Semerkand şehrini almaya gelmedik. Gözümüz onların kadınlarında, evlâtlarında, mallarında!…”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri hakem olmaktan da vazgeçti.

Sultan Mirza Bâbür de Semerkand’da fazla kalamadı. Askerlerinin kimisi veba salgınından öldü, kimisi de birbirine düştü. Sultan Mirza Bâbür, kuvvetini yitirmiş olduğundan harbi göze alamadı. Şehri terketti. Ancak şehri terkederken şöyle dedi:

“Halk bizim şehri terketmemizin evliyanın himmeti ile olduğuna inanıyor. Oysa velîlerin himmeti savaş meydanında olmaz, evliya bu işten anlamaz.”

Bu sözler üzerine Ubeydullah Ahrâr hazretleri şöyle dedi:

“O bizim şahsî himmetimiz değildir. Fenâ fillâh makamında olan bir zatın kendi şahsî arzu ve hevesi olamaz. O ancak Allah’ın iradesine ve tecellisine vesile olur. O himmet bizim değil Allah’ın iradesidir.”

Derken günler ilerledi. Ubeydullah Ahrâr hazretleri Semerkand halkına İslâm’ı anlatmaya, Kur’an ve Sünnet bilgilerini vermeye devam etti. İnsanlar böyle bir mürşid-i kâmile tâbi olduklarından çok memnun idiler.

Sultan Ebû Saîd rahmetli olunca Semerkand şehrinin yönetimi oğlu Sultan Mirza Ahmed’e geçti.

Fakat sultanın kardeşi Mirza Mahmud, kardeşini çekemiyordu. Kuvvetlerini toparladı. Askerlerini kardeşi Mirza Ahmed’in üzerine saldı. Şehri o idare etmek istiyordu. Bunun üzerine Ubeydullah Ahrâr hazretleri, Sultan Mirza Mahmud’a bir mektup yazdı:

“Şimdi sana bir çift sözüm var. Semerkand şehrinin yönetiminden vazgeç. Bu şehirde kan dökme. Büyüklerimiz oraya ‘Belde-i Mahfuza’ (korunan yer) demişlerdir. İnsanlara eziyet etmek niyetiyle oraya girme. Böyle bir şey ne size yakışır ne de yüce Hakk’ın rızâsına uygun düşer. Resûlullah Efendimiz’in de (s.a.v) muradı yoktur. Böyle yapma. Bu mektubu size sevgimden dolayı, sizin menfaatinizi düşündüğüm için yazıyorum. Gerçekte ben, sonu Hakk’a hizmet etmek olan bir hizmete talibim.”

Fakat Sultan Mirza Mahmud şehri yönetme hevesinden kurtulamadı. Kendini haklı gördü. Bu yüzden Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin nasihatini kabul etmedi. Belki de gerçekten çok büyük ve kuvvetli olan ordusuna güveniyordu. Semerkand şehrini dört bir yandan kuşatma altına aldı. Sultan Mirza Ahmed ise Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin yanına geldi:

“İzin ver, Mirza Mahmud’un üzerine yürüyeyim, onunla savaşayım” dedi.

Ama Ubeydullah Ahrâr hazretleri, Sultan Mirza Ahmed’e savaşma izni vermedi, şöyle dedi:

“Savaşma. Yardım ve zafer hepimizin olacak. Sana kefil oluyorum. Söz veriyorum; Allah’ın izniyle sen üstün taraf olacaksın.”

Bundan sonra Ubeydullah Ahrâr hazretleri, padişaha şunu tembihledi:

“Her ne zaman Mirza Mahmud sur kapısından içeriye girerse, sen ve askerlerin bineklerinize atlayın. Başka bir kapıdan çıkın gidin, hiç korkmayın.”

Ubeydullah Ahrâr hazretleri, zamanı gelince onların binecekleri develeri ve azıkları da hazırlattı. Tüm bu gelişmeler sonunda Mirza Ahmed, anladı ki Ubeydullah Ahrâr hazretleri bu işin başında yer almaktadır. Bu yüzden kendisine olan güveni daha da arttı. Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin gösterdiği yönlendirmelere tamamen tâbi oldu.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri dervişlerinden üçünü yanına çağırdı. Onlara,

“Kalenin üzerine çıkın, düşmanı gözetleyin, onlar çekilip gidinceye kadar oradan sakın inmeyin. Eğer oradan düşman gitmeden inecek olursanız, gözüme gözükmeyin” dedi.

İki ordu sabahtan öğle vaktine kadar savaştı. Mirza Ahmed’in askerleri neredeyse savaşı kaybetmek üzereydi. Tam o sırada bir kasırga çıktı. Ortalık öyle toz dumana karıştı ki göz gözü göremez oldu, havanın rengi değişti. Hiçbir atlı atının üzerinde duramadı. Piyadeler bile adımlarını atamadı, yere düşüp kaldılar.

Bu sırada Sultan Mirza Mahmud kumandanlarıyla birlikte bir mağaraya sığınmıştı. Mağaranın içinde dehşetli bir patlama oldu. 400 kişi o patlama sırasında öldü, kalanların da çoğu aklî dengesini kaybetti. Sultan Mirza Mahmud, neler olduğunu anlayamadı, perişan bir şekilde şehri terketti. Sultan Mirza Ahmed’in askerleri de kaçanları kovaladılar. Bir kısmını vurdular, bir kısmını da dövdüler.

Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin tayin ettiği, düşmanı gözetleyen üç dervişi kalenin üzerinden düşmanın yenildiğini görünce, Ubeydullah Ahrâr hazretlerine gelip haber verdiler. Bunun üzerine Ubeydullah Ahrâr hazretleri, Mirza Ahmed’e haber gönderdi.

Sultan Mirza Ahmed bütün bu gelişmelerden çok memnun oldu. Huzur buldu. Ubeydullah Ahrâr hazretlerini ziyaret etti ve onun terbiyesi altında yaşamaya devam etti.

Rabıta

Ubeydullah Ahrâr hazretleri, “Sadıklarla beraber olunuz”132 meâlindeki âyeti şöyle tefsir ederdi:

“Burada beraber olmanın iki anlamı vardır: Maddî ve mânevî beraberlik. Maddî beraberlik, Allah’ın sadık kulları ile oturup kalkmaktır. Onların sohbetlerinde bizzat bulunmaktır. Bir kişi, onların sohbetlerine devam eder, onlarla birlikte olursa, sadık kulların üzerinde bulunan nurlardan nasiplenir. Onların huyu gibi kendi huyu da güzel olur.

Mânevî beraberliğe gelince bu, kalbi Allah dostu olan sadık kulların sevgisiyle doldurmaktır. Bu durumda, onlarla zâhirî bir beraberlik olmaz, ama gönül birlikteliği olur. Arada mânevî bir bağ kurulur. Bu irtibat kuvvetli olursa, o büyük velîlerin mânevî sırları, bu irtibatı kurabilen kişilerde de görülür. İşte buna bizim yolumuzda rabıta denir.

Bu yüzden tasavvuf yoluna giren kişiler, biat ettikleri kâmil mürşide hem zâhirî hem de bâtınî anlamda bağlanmalıdır. Mürşid-i kâmil olan velîler, Allah’ın sadık kullarındandır. Onların yolunda bir eğrilik ve sapma olmaz. Onlar sözleri ve yaptıkları ile dosdoğru yolun rehber velîleridir. Yüce Allah, insana hem tesir etme hem de tesir altında kalma yeteneği vermiştir. Bu ise sohbet ile elde edilir. Rabıta da bir nevi sohbettir. Çünkü maddî uzaklık, mânevî yakınlığa engel değildir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) vefatına yakın, Mescid-i Nebî çevresinde yer alan evlerin kapılarından, Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) evinin kapısından başka bütün kapıların mescide kapanmasını istedi. Sahâbe-i kirâm, bunu neden yaptığını sorunca da,

“Bunu kendiliğimden yapmadım” 133 buyurdu.

Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a), Peygamber Efendimiz’e sevgisi bambaşkaydı. Bizim yolumuzun esası Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (r.a) yolunda yürümektir. Sevgi yolundan başka insanı vuslata erdirecek yol yoktur. Rabıta bu sevgiyi elde etmektir. Sâdât-ı kirâmın yolu olan Nakşibendîlik de bu sevgi üzerine kurulmuştur.

Vefatı

Bir cuma günüydü. Cuma namazı kılınırken deprem oldu.

Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin oğlu Şeyh Muhammed Yahya hazretlerinin anlattığına göre o gün, Ubeydullah Ahrâr hazretleri artık vefatının yaklaştığını söylemişti.

Cuma günü akşamı yatsı namazı sularıydı. Ubeydullah Ahrâr hazretleri son nefesini verirken iki kaşının ortasından çıkan nurun ışığı etrafa öylesine yayıldı ki, ortalık aydınlandı.

Ubeydullah Ahrâr hazretleri İstanbul’un fethinden yaklaşık olarak otuz yedi yıl sonra, 30 Rebîülevvel 895’te (21 Şubat 1490) Semerkand’da âhirete irtihal etti.

Seksen dokuz gün sıtma hastalığından mustarip olmuştu. Seksen dokuz yaşında bu âlemden ebedî âleme yürüdü.

Vefat ettiği gece, Horasan Sultanı Mirza Ahmed Han ordusu ile birlikte cenazesinde hazır bulundu. Cenazesi Cumartesi günü defnedildi. Kabri Semerkand’da Şeyh Kefşir mahallesindeki mezarlıktadır.

Allah Teâlâ ondan razı olsun… Makamı âlî olsun…

Ona ayırdığımız bölümü onun şu güzel sözleriyle tamamlayalım:

“Büyüklerimizin himmetiyle bu silsile hep devam edecek ve kıyamet gününe kadar yaşayacaktır.”

“Eğer şeyhlik makamına oturmuş olsaydım, bu âlem şeyhlerinden hiçbiri kendisine mürid bulamazdı.”

Sâdât-ı kirâmın nurlu yolu, onun halifelerinden Mevlânâ Muhammed Zâhid hazretleri ile devam etti. O zamana kadar gelen mânevî güzellikler ve sırlar artık onun üzerinde tecelli etti.

Şimdi sıra onda…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s