YAKUB-İ ÇERHÎ (k.s)

YAKUB-İ ÇERHÎ (k.s)

Azîzân Yolu

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, insanları Allah yoluna sevkettiği muhabbetli yıllarda, İslâm âleminin doğuda en önemli iki bölgesi vardı: Mâverâünnehir ve Horasan.

Doğu denilince akla, İran’ın doğusu geliyordu. Aslında Horasan, Mâverâünnehir’i de içine alan kocaman bir bölgeydi. Bu bölge, İran’ın hemen doğusunda Nîşâbur şehri ile başlar, Buhara ve Semerkand’dan Çin sınırına kadar uzanır, güneyde ise Afganistan’a kadar devam ederdi.

Buranın önemli ilim merkezleri vardı: Merv, Herat, Gazne, Belh, Kâbil gibi… İşte bu bölgeleri dolaşmış bir ilim talebesi, Herat ve Mısır’da bulunan âlimleri de dolaşmış, zâhirî ilmini tamamlamıştı. Mısır’daki devrin büyük allâmesi Şehâbeddin-i Şirvânî’den tefsir, hadis, fıkıh, itikad gibi İslâmî ilimlerden mezuniyet belgesini de (icâzet) almış artık memleketine dönme zamanı gelmişti. Yetişmesinde emeği geçen insanlara, doğup büyüdüğü vatanına hizmet etme zamanının geldiği hissetti. Hocasının elini öptü ve Mısır’dan ayrıldı.

Bir zamanlar ilim öğrenmek için seyahat ettiği yollardan şimdi geriye dönüyordu. Mâverâünnehir bölgesinin önemli ilim merkezi Buhara’ya uğradı. Oradan da Gazne şehrinin Çerh köyüne gitmeyi düşünüyordu. Bu ilim yolcusunun adı Çerhli Yakub idi. Bu yüzden kendisine Yakub-i Çerhî denilirdi.

Yakub-i Çerhî, yıllarını alan zâhir ilmini tamamalayınca bir karar verdi. Artık zaman, bildiklerini hayata aktarma dönemiydi. Bu yüzden, yıllardır sevgi ve muhabbet duyduğu, ama bir türlü aralarına karışıp, onlardan biri gibi olamadığı dervişlerin dergâhına gitmek istiyordu; devrin gönüller sultanı Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dergâhına ve sûfîlerin arasına, Buhara’nın Kasrıârifân köyüne doğru!…

Gerçi Şah-ı Nakşibend ismini çok iyi biliyordu ve dergâha gidip gelmişti, onun dervişleri arasına girmişti. Ama önce ilim öğrenmem gerek diye düşünerek zâhirî ilimleri tamamlamıştı. Ve yüce Allah, onun hakkında böylesi bir ilâhî kader çizmişti. Önce zâhir daha sonra ise bâtın ilminin sevgisini ona vermişti.

İşte bu sevgiyle Yakub-i Çerhî, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin huzuruna vardı. Elini öptü. Yıllardır gönlünde sakladığı niyetini arzetti:

“Efendim! Artık rahmet nazarınızı daha fazla hissetmek istiyorum.” Şah-ı Nakşibend hazretleri ona şöyle dedi:

“Şu an memleketine mi dönüyorsun?”

“Evet efendim. Ama sizleri çok seviyorum ve bundan böyle ömrümün kalan günlerini artık size hizmetle geçirmek istiyorum.”

“Niçin?”

“Sizler, şanı büyük zatlardansınız. Halk arasında hüsnükabul görmektesiniz.”

“İnsanların bize itibar etmelerinin sebebi nedir? Bu, şeytanın bir aldatmacası olamaz mı?”

“Hayır efendim. Halkın size itibar etmelerinin asıl sebebi, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), ‘Allah bir kulu severse, o kulunun sevgisini insanların kalplerine de yerleştirir’125 buyurduğu esasına dayanır. Ben buna inanırım.”

Yakub-i Çerhî’nin bu sözlerinden Şah-ı Nakşibend hazretleri memnun oldu. Ona şöyle dedi:

“Bizler Azîzân hazretlerinin yolundayız.”126

Yakub-i Çerhî, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bu sözlerini duyunca irkildi. Zira bir ay kadar önce gördüğü rüyada kendisine, “Azîzân müridi olmalısın” denilmişti. Yakub-i Çerhî, kendisini toparladı ve Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yanından ayrılmak üzere izin istedi. Şah-ı Nakşibend hazretleri ona,

“Bana bir emanet bırak, onu gördükçe seni hatırlayayım” dedi.

Ancak bir ilim yolcusunun üzerinde ne olabilirdi ki?

“Efendim! Sahibi olduğum bir eşyam yok” dedi. Şah-ı Nakşibend hazretleri,

“O zaman ben sana kûfiyemi127 hediye edeyim, belki ona baktıkça beni hatırlarsın. Beni hatırladığında hemen yanında olurum. Yolculuk sırasında da Mevlânâ Tâceddin Gülekî ile karşılaşacak olursan, kalbine sahip ol. Zira o, Allah’ın velî kullarından biridir” dedi.

Yakub-i Çerhî, ihtimal Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bu sözlerine o anda bir anlam veremedi:

“Belh şehrine uğradıktan sonra memleketime gideceğim. Onun dediği zat ise Gülek’te yaşıyor. Belh nere, Gülek nere?” diye içinden geçirdi.

Yakub-i Çerhî, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden izin aldı. Yola çıktı. Ne var ki yolda sebepler birbirini izledi. Ardı ardına gelen beklenmedik olaylar sonucu Gülek şehrine uğramak zorunda kaldı. Mevlânâ Tâceddin Gülekî hazretlerinin dergâhına konuk oldu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Gülek’te karşılaştığım bu olay, Şah-ı Nakşibend hazretlerine karşı sevgimi bir kat daha artırdı. Orada, onun sözlerini hatırladıkça kendisine olan özlemim çoğaldı, güvenim sonsuz hale geldi. Dergâhtan ayrıldığıma çok üzüldüm. Memleketime vardım. Ama çok kalamadım. Hemen Buhara’ya geriye döndüm.”

Yakub-i Çerhî hazretleri, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dergâhına döndüğünde, kendisini bir dizi tasavvufî sırlarla örtülü olaylar içinde buldu. Örneğin, Buhara’da bir meczup vardı. Yakub-i Çerhî onu çok önceden tanıyordu. Yanına vardı. Meczup da Yakub-i Çerhî’nin gelişine çok sevinmişti. Onu görür görmez meczup şöyle dedi:

“Acele et, durma!”

Ama bir yandan da elindeki sopayla yere çizgiler çizdi. Yakub-i Çerhî hazretleri,

“Bu çizgileri sayayım. Toplamı tek sayı olursa, Şah-ı Nakşibend hazretlerini hemen ziyarete gideyim. Çünkü Allah tektir. Tek olan her şeyi sever, diye düşündü. Tüm çizgileri saydı, tek sayı çıktı. Hemen Kasrıârifân köyüne ve Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dergâhına yöneldi.

Kasrıârifân köyüne ulaştığında Şah-ı Nakşibend hazretleri, müridlerine sohbet ediyordu. Mescidde kendisine uygun bir yer buldu. Biraz bekledi. Sonra bir ara yanına yaklaştı. Şah-ı Nakşibend hazretlerine, başına gelenleri bir bir anlattı. Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle dedi:

“Artık vukûf-ı adedî ile zikretmelisin.”128

Dergâha gelinceye kadar gerçekleşen hadiseler karşısında Yakub-i Çerhî hazretleri düşündü ve içinden,

“Meczubun sözleri hiç de boş ve anlamsız değildi” dedi.

Gönüller Dergâhı

Bu ve benzeri olaylar gerçekleştikçe, Yakub-i Çerhî’nin gönlü mürşidine daha fazla bağlanıyordu. Kendisi şöyle diyor:

“Her geçen gün Şah-ı Nakşibend hazretlerini daha fazla ziyaret etmek istiyordum. Çünkü onu her görüşümde, şefkatinin tesirlerini kalbimde hissediyordum. Ona olan sevgim, bağlılığım artıyordu. Bu yoldaki samimiyetim çoğalıyordu. Bu durum, bende öyle bir hale geldi ki, artık şuna kesin olarak inandım: Bu zamanda, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden daha faziletli bir mürşid-i kâmil yoktur.”

Böylece Yakub-i Çerhî hazretlerinin kalbinde, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin sevgisi ve muhabbeti tam olarak yerleşmiş oldu. Artık mürşidine her bakışı önceki gibi değildi. Bu, onun tasavvufî konularda yetişmiş olduğunun da bir işareti sayılırdı.

Yine bir gün Kur’ân-ı Kerîm okurken,

“İşte o peygamberler, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy”129 meâlindeki âyetin tesiriyle gönlüne gelen hikmetler sözlerine şöyle yansıdı:

“Sevgili Peygamberimiz’i (s.a.v) göremedim. Ama onun yolunu izleyen ve ona tâbi olan kişilerden birini gördüm. Ben de onları takip etmek suretiyle, dinime daha fazla sarılmak istiyorum. Mürşidimi bu yüzden çok seviyorum.”

Yakub-i Çerhî hazretleri o sırada Fetihâbâd’da bulunuyordu.

Fetihâbâd, Buhara’nın dış mahallelerinden biriydi. Vaktiyle burada devrin büyük âlimi Seyfeddin-i Bâharzî yaşamıştı. Bu zat âlim ve âbiddi. Fazilet sahibi büyük bir veliydi. Bu zata vaktiyle intisap etmiş velîler, halifeler ve âlimler Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yanına gelir, zaman zaman görüşürlerdi.

Seyfeddin-i Bâharzî hazretleri sağlığında Fetihâbâd’da bir dergâh yaptırmıştı. Kendisine “Şeyh-i Âlem” denilirdi. Dergâhında sûfîleri ile sohbetler eder, zikirler düzenler, meşhur hadis kitabı Sahîh-i Buhârî’yi okuturdu. Bölgenin en büyük velîlerindendi. Aynı zamanda o, Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin de halifesiydi.

Moğol istilâsı sırasında Fetihâbâd’a yerleşmişti. Pek çok vezir, devlet adamı ve hükümdar kendisini ziyaret eder, kurduğu dergâha maddî ve mânevî olarak destek verirlerdi. Abbâsî halifeleri ve Hint sultanları onu çok severdi. Onun irşadı sayesinde çok sayıda hükümdar İslâm’a girmişti. Moğollar bile ona “Ulu Şeyh” derlerdi. Birçok eseri vardı. Arapça, Farsça kitaplar yazmıştı. Dervişler, sûfîler, müridler ve halifeler yetiştirmişti.

Yakub-i Çerhî hazretleri içine doğan mânevî ilham sayesinde bu zatın kabrini hemen ziyaret etmek istedi. O ânı kendisi şöyle anlattı:

“Şeyh Seyfeddin-i Bâharzî’nin kabrini ziyaret ederken, kendime hâkim olamadım. Kalbim sıkıştı, gönlüm daraldı ve ziyaretimi kısa tutmak zorunda kaldım. Zaten Şah-ı Nakşibend hazretlerini de ziyaret edecektim. Daha fazla duramadım. Mürşidimi ziyarete gittim. Kasrıârifân köyüne gittim. Şah-ı Nakşibend hazretleri dergâhın önündeydi. Namaz vakti ise neredeyse girmek üzereydi. Sûfîler mescide toplanmaya başladı.

Namazdan sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri mübarek yüzünü bana çevirdi. Kendisinde hakikaten müthiş bir heybet vardı, nur vardı, güzellik vardı, beni kendisine çeken bir başkalık vardı. Bakışlarından kalbime oklar saplanıyor, ama her nurânî ok gönlüme haz veriyordu. Gözlerim öne düştü, dermanım kesildi. Konuşma hissim kayboldu. Şah-ı Nakşibend hazretleri bana şöyle hitap etti:

‘İki türlü ilim vardır. Biri kalp ilmi diğeri de dil ilmidir. Kalp ilmi, nebilerin, resûllerin mirası olan ilimdir. Bu Allah vergisidir. Allah bazı kullarına, kalp ilmini nasip eder. Ona irfan ilmi de denir. Bu ilme sahip olanlara da ârif denir. Dil ilmi de önemlidir. Allah’ın, bazı kullarına ihsan ettiği bir ilimdir. Bu ilme sahip olanlara âlim denir. Sen, dil ilminde büyük bir âlimsin. Yüce Allah’tan dilerim, niyaz ederim ki, Allah sana kalp ilminden de nasip etsin. İnşallah bu ilimden de alacağın pay olur.’

Şah-ı Nakşibend hazretleri daha sonra sözlerine şöyle devam etti:

‘Kalp ilmine sahip olan velîlerle beraber olduğunda hem diline hem de kalbine dikkat etmelisin. Onlar gönül avcılarıdır. Kalplere girmeyi bilirler. İnsanların istedikleri şeylere bakarlar; insanlar, isteklerinde doğru iseler ve Hak Teâlâ’yı bulmak istiyorlar ve ona göre murad ediyorlarsa, insanların isteklerinin gerçekleşmesi için Allah’a dua ederler. Allah Teâlâ da o nazlı kullarını kırmaz. Dualarını kabul eder. Ben bu yolda şunu öğrendim: Şimdiye kadar dergâhımıza gelenler, bizim isteğimizle gelmedi. Allah Teâlâ onlara bu yolu nasip etti, insanlar da bize yöneldi. Ben bu gece istihare yapacağım. Eğer bu istiharede Cenâb-ı Hakk’ın seni kabul ettiğine dair bir işaret görürsem, ben de seni kabul edeceğim.’”

Aslında bu kabul, gönül dergâhına kabulün de adıydı…

Yakub-i Çerhî hazretleri müridi olduğu kapıda yeniden kabul edilmenin ne demek olduğunu o gece anlayacaktı. Bu yüzden o gece bambaşka bir geceydi. O gecenin sabahı kendisini bekleyen belki hizmetler olacaktı, sorumluluklar olacaktı. Ve o gece, yeniden doğuşun şafağı sökecekti. O geceyi şöyle anlattı:

“Hayatım boyunca, o geceden daha zorlu bir günüm olmadı. Âdeta korkudan tükendim, heyecandan eridim, bittim. Acaba ben bu kapıya lâyık olamayacak mıydım? Beni aralarına almayacak mıydı? Garip mi kalacaktım bu kapıda? Ağladım, yalvardım, yakardım rabbime: ‘Yâ rabbi, ben onları seviyorum, onlar da beni sevsin, alsın aralarına’ diye… Sabah namazına değin yalvardım Allahıma. Sabah namazı vaktiydi. Mürşidim Şah-ı Nakşibend hazretlerinin arkasında namaza durdum. Namazdan sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri bana,

‘Allah mübarek eylesin. Seni de dergâhımıza kabul ettik’ dedi.”

İrşada Doğru

Yakub-i Çerhî hazretleri artık zikir ile yükselme dönemine mürşidinin gözetiminde başlıyordu. Bu yüzden Şah-ı Nakşibend hazretleri, Yakub-i Çerhî hazretlerine özel zikir dersleri tarif etti. Kalp ilminin inceliklerinden bahsetti. Âriflere öğretilen bilgilerden öğretti. Gönlünü mânevî ilimlerle besledi. Rahmet nazarlarını, onun da kalbine aktardı ve şöyle dedi:

“Ama sana ledün ilmi gerek.”

Yakub-i Çerhî hazretleri o günden itibaren Şah-ı Nakşibend hazretlerinin dergâhında kalmaya devam etti. Artık mürşidine daha da yakındı. Hizmetlerine daha bir sadakatle sarıldı. Sohbetlerine muhabbetle katıldı. Tasavvuf ilminin mertebeleri arasında yer alan ledün ilmine, kalp ilmine, irfan ilmine yöneldi.

Gün geldi, devran döndü ve Şah-ı Nakşibend hazretleri kendisine şöyle dedi:

“Artık sen de halkı irşad edebilirsin.”

Bunun anlamı bazı sûfîlerin terbiyesini üstlenmekti. Mürşidi hayatta iken bu durum, büyük bir devletti. Her dervişe nasip olmaz bir nimetti. Zira o, mürşidinin gönlüne girebilen nadir dervişlerdendi, kâmil insanlardandı.

O günlerde Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bir diğer halifesi Alâeddin Attâr hazretleri de bir süredir halkı irşad etmeye devam ediyordu. Çagâniyân bölgesinde sohbetler düzenliyor, insanlara kalp ilminin inceliklerini öğretiyordu.

Yakub-i Çerhî hazretleri irşada başladığı ânı şöyle anlatıyor:

“Şah-ı Nakşibend hazretleri, o zaman Şeyh Alâeddin ile birlikte sohbet etmemi ve ona tâbi olmamı söyledi. Mürşidim vefat edinceye kadar ona bağlı kaldım. Mürşidimin vefatından sonra da Hulgatu’da ikamet etmeye başladım.”

Yakub-i Çerhî hazretleri Şah-ı Nakşibend hazretlerinin izniyle halife olmuştu. Ama umumi irşad izni Şeyh Alâeddin Attâr hazretlerine verilmişti. Zamanı gelince onun halifesi olacak ve sâdat-ı kirâmın büyükleri arasına girecekti. Zira bu yolun büyüklerinde şöyle bir usul daha vardı.

Bazan mürşid-i kâmil, tasavvufî terbiyede ilerleyen bir müridine halifelik/şeyhlik görevi verebiliyordu. Ancak aynı zamanda kendisini, daha kâmil hale getirecek bir başka mürşide de yönlendirebiliyor, onun sohbetlerine katılmasını isteyebiliyordu.

Bazan da mürşid-i kâmil, meşrebi gereği bu yolda müridlerinin daha iyi yetişebilmesi için, kendisine intisap eden bazı müridleri aracılığıyla onu mânevî olgunluğa ulaştırabiliyordu. Meydana gelebilecek bazı meseleler sonucunda mürid, mürşid-i kâmile başvuruyor ve meselesini çözebiliyordu. Bu yüzden tasavvufta, hem maddî ve hem de mânevî bağlılık (rabıta) çok önemliydi.

Yakub-i Çerhî hazretleri Şah-ı Nakşibend hazretleri tarafından halife tayin edilmişti. Ama insanları genel anlamda terbiye etme görevini, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin halifesi Alâeddin Attâr hazretlerinden aldı. Bu yüzden Yakub-i Çerhî hazretleri, insanları irşad edeceği günlere böylesi iki büyük Allah dostu tarafından terbiye edilerek hazırlanmış oldu.130

Vefatı

Yakub-i Çerhî hazretleri ömrünün sonuna kadar Hulgatu’da yaşadı. Orada bu yolu devam ettirdi. Kendisinden önceki velîler gibi o da büyük zatlar yetiştirdi. Geride nice halifeler bıraktı.

Yakub-i Çerhî hazretleri velîlere âlim, âlimlere de velî bir zat idi. Yaşadığı süre içinde onun elinde iki büyük emanet vardı: O dil ilmi denilen zâhirî ilimlerde bir derya idi. Bu haliyle mürşidi Şah-ı Nakşibend hazretlerine gelmiş, kalplere dair irfan ilmine de sahip olmak istemişti. Allah Teâlâ da ona her iki ilmi nasip etmişti. Böylece o, maddî ve mânevî terbiye isteyen insanların gönüllerine sevgi ve muhabbet tohumlarını ekmiş, ilmin ve amelin bütün güzelliklerini göstermişti.

Yakub-i Çerhî hazretleri bu âlemden göç ettiğinde zâhirî ve bâtınî ilimlerin rehberiydi. Kur’an ve Sünnet ilimlerini canlandırandı. Tasavvuf erbabını hakikat deryasına götürendi. Mârifet denizine daldırandı. Tasavvufu yaşamak için öğretendi, yaşatandı. Zâhir ilimden sonra ledün ilminin de sultanı, resûllerin ve nebîlerin mirası olan irfan ilmini bilendi.

Yakub-i Çerhî hazretleri 851 (1447) yılında âhirete irtihal etti. Allah Teâlâ rahmet eylesin. Onun vefatıyla Asr-ı saâdet’ten günümüze kadar gelen ve Nakşibendî yolunun büyük velîleri ve bütün evliya ile her tarafa yayılan Kur’an ve Sünnet’in yaşanan yönü kaybolmadı, tükenmedi ve bitmedi.

851(1447) yılında insanlar, sâdât-ı kirâmın öğrettiği tasavvufî hayatı Yakub-i Çerhî hazretlerinin halifelerinden biri olan Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin dergâhında da yaşanır halde buldu.

Yolumuzu aydınlatan “Muhammedî nur” Ubeydullah Ahrâr hazretleri ile devam etti. Zira bizim silsilede zamanın mürşidi o idi. Yolumuzda o zamana kadar gelen mânevî güzellikler ve sırlar artık onun üzerinde tecelli etti.

Şimdi sıra Ubeydullah Ahrâr hazretlerinde…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s