GÜZELE BAKMAK SEVAPTIR. AMA…

Güzele bakmak sevaptır” tabiri, “güzel, iyi ve maruf olana teveccühün doğruluğunu, bunun irade edilmesi gerektiğini” anlatır. Zımnen de kabih, kötü yahut münker olana meyil ve itibar edilmemesini tembihler. Bu, müslüman cemiyetinin önemli prensiplerinden biridir.

Cilalı İmaj Devri’ni yaşıyoruz. Her şeyin pazarlandığı, allanıp pullanıp nazarlara sunulduğu, görüntü ve vitrinin önem kazandığı bir dünyada “modern kadın” da metalaştırıldı. Çağdaşlık ve özgürlük adına mahremiyetin hududunu çiğneye çiğneye yazısı turası silinmiş, zürriyetten kesilmiş Batılı modern güruhun, bu mahrumiyetlerini telafi gayretiyle, cinsellik adını verdikleri hayasızlığı körükleyip kadını alabildiğine istismar etmeleri, bizde aklını çağdaşlaşmayla bozmuş çevrelerce “uygarlığın” icabı gibi anlaşıldı.

Bir vitrin malzemesi olarak kadın üzerinden hep bir şeyler pazarlamaya çalışanlar da dahil, bizim modernlerimiz de bu cinsin cazibesini âdeta gözlere sokmak için hiçbir ölçü tanımıyor. Böyle bir suistimali veya çirkinliği alâkalarıyla olsun teşvik edenlere itirazınız, çoğu vakit irfanımızın “Güzele bakmak sevaptır” mütearifesiyle güya haksız bulunurken, bu gerekçeyi böylece kullanmakla, insanın kanını donduracak dehşet verici bir haksızlık yapıldığının farkına dahi varılamıyor.

Güzel, itibarî bir kavram değildir

“Güzele bakmak sevaptır” tabiri, “güzel, iyi ve maruf olana teveccühün doğruluğunu, bunun irade edilmesi gerektiğini” anlatır. Zımnen de kabih, kötü yahut münker olana meyil ve itibar edilmemesini tembihler. Bu, müslüman cemiyetinin önemli prensiplerinden biridir. Zira güzele itibar, alaka ve meyil, kısaca “güzele teveccüh”, güzellikleri teşvik ettiği kadar, failinin zevk-i selimine işaretle itibarını da yükselten bir fiildir. Böyleyken tabirin müstekreh bir fiile gerekçe yapılması, “bakma”nın “nefsanî bir haz maksadıyla gözlerini dikme” şeklinde anlaşılması kadar, “güzel”e verilen yanlış mana ile de irtibatlıdır.

Güzellik, zannedildiği gibi “subjektif” (öznel) bir kavram değildir. Bir “sûret”i değil, “değer”i ifade eder. Sûret’e sırf görüntüsünden dolayı meylediyorsak aklımız gözümüzde demektir. İmam-ı Gazalî rh.a.’in ifadesiyle “bu kadarını hayvanlar da yapabilmektedir”. Nitekim Müslüman tasavvurunda bütün güzel veya güzellikler Cemâl-i Mutlak olan Allahu Azimüşşan’ın güzelliğinin tecellisidir; tefekküre, tezekküre ve teşekküre vesiledir. Davranışlar hususunda ise neyin güzel, neyin çirkin olduğu naslarla sabittir. Hal böyle iken “güzelliği” subjektif bir kavram sayarak bunun “kişilere göre değişebileceğini” söylemek, “nass”ın karşısına “hevâ”yı, “ilm”in karşısına “cehl”i koymaktır. Vücudunun örtülmesi farz olan yerlerini açarak kendini teşhir eden bir insanı “güzel” bulmak, bakılması haram kılınmış yerlere bakmayı da “sevap” saymak gibi bir şenaati başka türlü izah mümkün değil.

Tabirin yanlış anlaşılması veya yanlış kullanılmasında, “güzel” kelimesinin mefhumunu tam ifade edememesinin de rolü olduğu düşünülebilir. Aslı “gözel” olan kelimenin “gözü alan, nazarı celbeden bir görüntü”yü adlandırdığı açıktır. Ancak zaman içinde mana genişlemesiyle manevi güzellikleri ve değerleri de anlatır hale geldiğini göz ardı edip bu ilk manaya sığınmak doğru değildir. Zira “güzel”i sadece “göz alıcı” bulmak, öncelikle bir edilgenliğin, kapılmanın, sürüklenmenin nesnesi olmak demek…

Öte yandan dinî-tasavvufî metinler bir yana, İslâm’la müşerref olduğumuz asırlarda teşekkül eden  Hikâyeleri’nde dahi “güzel”, “göz alıcı sûret” manasını çoktan aşmıştır. Şifahî gelenekten 16. asırda yazıya geçirildiği anlaşılan Kitâb-ı ’un Mukaddime’sinde hülasaten; “Allah güzeldir, Peygamber güzeldir. Ebû Bekir Sıddîk güzeldir. Kur’ân güzeldir. Ömer, Osman, Ali güzeldir. Hasan ile Hüseyin güzeldir. Mekke, Kâbe güzeldir. Cuma güzeldir. Cumada okunan hutbe, dinleyen ümmet güzeldir. Ezan okuyunca müezzin güzeldir. Ana güzeldir, baba güzeldir; evlat, kardeş güzeldir.” denmektedir. Aslında bugün şikayet ettiğimiz yanlış anlama endişesiyle olmalı, bu tabir zaman zaman “İyiye bakmak sevaptır” şeklinde de kullanılmıştır. Divan şairlerinden Taşlıcalı Yahya’nın, “Eyiyi görmenin çoktur sevâbı / Getir canânını götür hicâbı” beyti bu cümledendir.

Demek ki “güzel” kelimesi, “sevaptır” hükmüyle bittiğine göre, Arapça’daki “hüsn”ün karşılığıdır. “Hüsn”, sûret güzelliği yanında, belki bundan da ziyade sîret güzelliği ile dinen övülmüş, teşvik edilmiş tutum ve davranışları ifade eder. Hüsn’den türetilen bazı bildik kelimelerin manalarını hatırlayalım: Allah’ın “güzel” isimlerine Esmâü’l “Hüsnâ” diyoruz. İnsanın “ahsen”-i takvîm, yani “en güzel” kıvamda yaratıldığına iman ediyoruz. Dualarımızda dünyada ve ahirette “hasene” istiyoruz. Allah’a kullukta şuurun ve takvanın zirvesi manasına da, iyilik, lütuf, yardım, cömertlik manasına da “ihsan”ı kullanıyoruz. Kardeşlerimize hüsn-i zan’la muamele ediyoruz. Nihayet sevap kazandıran bütün güzel amellere topyekün “hasenât” adını veriyoruz.

Hasenâtın zıddı “seyyiât”tır; küçük büyük bütün günahları, kötülükleri, çirkinlikleri anlatır. Şimdi bir daha soralım kendimize: Nefsin ve şeytanın iğvasıyla nâmahreme bakmak, hasenâttan mıdır, seyyiâttan mı?

Kalbi kirleten bakış

Aslında bu sorunun cevabı tam da mevzu ettiğimiz çerçevede Kur’ân-ı Kerim’de verilmiş. Hûd Suresi’nin 114. ayetinde geçen “Muhakkak ki hasenât seyyiâtı giderir.” mealindeki ibarede, “seyyiât”tan kastın hususen “yabancı bir kadına bakmak” olduğu tefsiri yapılmıştır. Ayetin, caddeden geçen bir kadına nazarının takılması sebebiyle huzursuzluk duyan bir sahabinin kefaret sorması üzerine nâzil olduğuna dair rivayetler vardır. Zira irade dışı da olsa gözün harama kayması kalbi kirletmektedir. Böyle çirkinliklerin silinip giderilmesi için tavsiye edilen “hasenât” ise, ayetin başındaki “Namaz kıl” telkininden hareketle, bilhassa “namaz”a işarettir denilmiştir. Nur Suresi’nin 30 ile 31. ayetlerinde de mümin erkek ve kadınların “gözlerini (harama) dikmemeleri”, nâmahrem karşısında “bakışlarını indirmeleri” sarahaten emredilmiştir.

Açılıp saçılmanın çoğaldığı şu zamanda böyle bir haramdan kaçınmanın zorluğu ortadadır. Efendimiz s.a.v.’in herhangi bir hayırlı maksat olmaksızın ashabının yol kenarlarına ve sokaklara oturmasını men etmesinden hareketle, çok gerekmedikçe bu seyyiâta zemin hazırlayan ortamlardan uzak durulmalıdır. Çünkü gözün gayr-i ihtiyari takılmasıyla kalbe bulaşan kirleri namaz gibi, oruç gibi ibadetlerle temizlemek mümkünse de bazen nefsin tazyikiyle tekrarlanan iradî bakışların mesuliyeti vardır. Hadislerde böyle bir durumla karşılaşıldığında “Nazarını hemen çevir” veya “Bakışına bakış ekleme” ihtarı yapılmıştır. Ayet ve hadislerde yasaklanan “bakış”ın daha ziyade “basar” kelimesiyle karşılanmış olması, “görüntüyü kalbe almama” hususunda zımnî bir ikazdır.

“Fettan”ın fitnesinde sınanmak

Nihayet kadının cezbedici bir vitrin malzemesi olarak şu veya bu şekilde teşhiri, insanı nefsi ile ilâhî ölçüler arasında tercihe zorladığı için neticede bir “fitne”dir. Fitne, aslında “saflık derecesini anlamak için altın, gümüş gibi kıymetli madenleri ateşte eritme” demektir. Dinî bir terim olarak da “imtihan, deneme” veya “sınama” manalarında kullanılmıştır. Bugün “fitne” denince akla gelen azdırma, kafa karıştırma, nifak çıkarma yoluyla sosyal huzursuzluk ve kargaşaya sebebiyet verme manası, bir imtihan olarak fitnenin lâzımıdır.

Fitneye yüklediğimiz menfî mana, kavramın kendisi kadar bizim zayıflığımız ve yenilgimizle de alakalıdır. Bir meşakkat ve mihnetle (ki imtihan kelimesi de “mihnet”le aynı köktendir) denemeye tabi tutulan insanoğlu, neticede yaşadığı hüsranı kendi zayıflığına hamletmek yerine imtihanın zorluğu veya kötülüğü bahanesiyle avunmaktadır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de (Enfâl, 28) “mallarımız ve evlatlarımız”ın bizim için “birer fitne” olduğu açıkça beyan buyurulmuştur. Mal, evlat, hatta dünya gibi, kadın da “fettan”dır. Bugün “ayartan, yoldan çıkaran” karşılığını verdiğimiz “fettan” aslında “mihenk taşı” demektir. İnsanı fitne adı verilen meşakkatli denemeye düçar eden saiklerin tamamı için kullanılabilir. Bir şeyde ilâhî hüküm ve ikazlara aykırı davranışlara sevkeden bir cazibe; nefse hoş gelen, sizi meftun eden, günaha ve belalara sokan bir haz varsa, o şey “fettan”dır, fitne sebebidir.

Bu noktada sözü bağlamadan, “Kadın fitnedir” denildiğinde alınan, bunu dine saldırmak için bahane yapan modern kadınların, “fettan” sıfatını meziyet yahut iltifat gibi anlamasındaki ibretlik cehalete işaret etmeden geçmeyelim. Öte yandan güzelliğin sadece fettanlığa hasredilmesi veya “güzel”e keyfî bir mana verilmesi, çağdaş kadın için akıl almaz bir eziyet ve kâbus sebebi olmaktadır. Sünnetullaha rağmen sürekli genç ve görkemli kalmaya, öyle görünmeye çalışmakta; yaşlanmaktan korkmaktadırlar. Güzelliği fettanlıkla sınırlayıp ilâhî ölçülerinden koparanların, ağzı dualı nur yüzlü ninelerimizin güzelliğini fark etmeleri de böyle bir güzelliğe mazhar olmaları da ihtimal dahilinde değildir.

Kendimize dönelim. Kabul, ortalık Kur’ân’ın ikazına rağmen, süslenerek, ziynetlerini sergileyerek, çalımla dolaşan, kendilerine bakılması için olanca fettanlığını kuşanan kadınlardan geçilmiyor. Yüz kızartıcı televizyon kanalları vasıtasıyla çok zaman evimizin içinde dahi arz-ı endam etmelerini engelleyemiyoruz. Böyle görüntülere itibar edip etmemek noktasında bir imtihandan geçiyoruz. Tercihimiz, fitne potasındaki iman madenimizin saflığına yahut hakikatine işaret ediyor.

Farkında mıyız?

Ali YURTGEZEN

 

“GAVSI SANİ(K.S.A)”  Sayfasına Gitmek İçin Tıklayın

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s