MUHAMMED RASİD EROL (K.S)

SEYYİD MUHAMMED RÂŞİD (k.s)

Asrın Hali

Son asırda insanlık iman nuru ile aydınlanmış kalplere, gönüllere ve yüzlere iyice muhtaç hale gelmişti. Gönül dostları gün geçtikçe azalıyordu. Anadolu halkına rehberlik eden pek çok velî, âlim, ârif, mürşid-i kâmil, sâlih zatlar sayı itibariyle çok azalmıştı. Hatta Nurşin, Hizan, Verkânis, Hazne gibi Güneydoğu’nun gülistanı olan ilim, ihlâs ve samimiyetin dinî terbiye merkezlerinde bulunan mânevî dinamikler de insanlar arasından bir bir süzülüp gitmiş, Hakk’a ve âhirete doğru yürümüştü…

Anadolu insanı, gerçekte rehber, güvenilir insan, dost, velî ve her şeyi ile itimat edebileceği hakikat erlerini arıyordu. Tümüyle kalbini ve bedenini uğrunda feda edebileceği samimi insanlarla bir araya gelmek istiyordu.

Doğumu

Seyyid Muhammed Râşid, 23 Mart 1930 tarihinde Siyânüs köyünde doğdu. Dedesi Seyyid Ma‘rûf hazretleri hayattaydı. Seyyid Ma‘rûf hazretleri vefat edince, Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri ailesiyle birlikte Siyânüs köyünden Tarûnî köyüne taşındı. Bu yıllar, Seyyid Muhammed Râşid’in doğum tarihi de göz önüne alınırsa, ihtimal 1932 yılına karşılık geliyordu. Zira Seyyid Ma‘rûf hazretleri vefat ettiğinde torunu Seyyid Muhammed Râşid henüz iki yaşındaydı.281

Babası Gavs-ı Bilvânisî hazretleri, ileride “Seyda hazretleri” diye şöhret bulacak oğlu Muhammed Râşid’i henüz dokuz yaşında iken büyük mürşid Şah-ı Hazne’nin dergâhına alıştırmıştı. Bu yüzden Seyda hazretleri, daha küçük yaşlarda dini ve İslâm’ı, sevgi ve ilâhî aşk içinde yaşayan insanların arasında yaşanır halde buldu.

Seyda hazretleri Hizan, Nurşin, Siyânüs, Hazne gibi devrin zâhir ve bâtın ilim merkezlerinde yetişen büyük âlimlerin ders halkalarında bulundu. Medreselerde yetişti, dergâhta gelişti ve büyüdü. Yedi yaşında Kur’an hafızı oldu. Baykan müftüsü Molla Muhyiddin’den, Şah-ı Hazne’nin torunu Şeyh Nasır’dan, Molla Ramazan’dan ve mürşid-i kâmil olduğu sırada halifesi de olacak olan dayısı oğlu Seyyid Abdülbâki Hüseynî hazretlerinden özel dersler aldı. Sarf, nahiv, mantık, fıkıh, tefsir, hadis gibi temel İslâmî ilimlerde ilerledi.282

İrşad Yılları

Seyda hazretleri 1968 yılında halife oldu. Halkı irşad etmeye başladığında Gavs-ı Bilvânisî hazretleri henüz hayatta idi. Ancak onun umumi irşadı mürşidinin vefatından sonra başladı.

Seyda hazretleri 1 Haziran 1972 yılında açıkça irşad faaliyetlerine başladığı zaman halk onun hizmetine, bu yola bağlılığına, edep ve ahlâkına zaten hayrandı. Dervişleri Seyda hazretlerinin kimi zaman dergâhta kimi zaman çeşitli hizmet alanlarında pek çok hizmetine tanık olmuştu. İrşada başladığında ise bu hassasiyet büyüyerek devam etti.

Menzil Köyü

Menzil, Adıyaman ilinin Kahta ilçesine bağlı bir köyün adıdır.

Menzil Seyda hazretlerinin irşada başlamasıyla kısa süre içinde maddî imkânlar içinde mâneviyat âlemine kapanmış gözlerin ve yüreklerin açıldığı bir mekân oluverdi.

Böylece Anadolu insanı gerçek bir mürşidi görmenin bahtiyarlığını yaşadı. Anadolu’nun dört bir yanından gelen insanlar kamil bir velîyi, irşadla görevli bir ârifi, yüce Allah’a şahitlik yapan bir Hak dostunu görerek, onun terbiye halkasına girdi, Allah’a tövbe etti, imanını tazeledi, feyizlendi.

Menzil böylece insanların tövbe ve terbiye yeri oldu. Seyda hazretlerini pek çok insan tanıdı ve mânevî halkasına girdi. Halk, “Bu zamanda tasavvuf da olur mu, şimdi velî kaldı mı ki, tövbe etmek de neyin nesi?” gibi sorularına cevap buldu.

Tövbe ve Sekiz Şart

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin peşinden gelen nurlu sisile ile Anadolu topraklarına gelen Muhammedî nur, Adıyaman ili Kahta ilçesi Menzil köyünden her tarafa yayılıyordu. Bu değişimin adı kulluğa erişimdi. İnsanlar yüreklerinde olanı, Menzil’ine girdikleri tasavvufî dünyanın içindeki mânevî hayatta buluyorlardı. İmanlarını ortaya koyuyorlardı. Zira gelenlerin yüreklerindeki iman cevherini ve samimiyet madenini bulan bir mürşid-i kâmil vardı. Onun için ellerini onun eline bağlıyorlar, yüreklerinden söylediği sözcükleri Allah’ı şahit tutarak şöyle dile getiriyorlardı:

“Yâ rabbi! Ben pişmanım.

Yapmış olduğum bütün günahlardan ben pişmanım.

Keşke yapmasaydım.

İnşallah bir daha ben yapmayacağım.

Ben Seyda hazretlerini kendime mürşid kabul ettim.”

Seyda hazretlerinin önünde yüce Allah’a bir daha günah işlememek üzere söz verenler, camide bir kenarda bekliyor ve “sekiz şart”ı yerine getirmek için ayakta bekleyen kişinin etrafını çeviriyorlardı:

“Kurban!” diyerek başlıyordu talimatı anlatan kişi.

Gerçekten onlar artık kendini rabbine teslim eden samimi kullardı. Allah’ın emrine boyun eğenlerdi. İsmail aleyhisselâm gibi şeytana hayır diyenler ve nefislerini Allah’a kurban edenlerdi. Seyda hazretlerinin müjdelediği gibi bu yola baş koyanlardı…

Siyaset Ehline Bir Nasihati

Menzil şehirlerden uzakta, siyasetten ırak, tepe üstüne kurulmuş bir köy… Köyün tek minareli camisi her namaz vakti ağzına kadar dolu, büyük şehirlerdeki camilere inat. Namaz kıldıran hocası ehl-i sükût, avurtları kızarıncaya kadar bağıranlara inat.

İşte Seyda hazretlerini ve yaşadığı ortamı merak edenler onun dergâhına koşarak geldiler, sen bu ilmi kimden aldın dediler, ilmi irfan adıyla öğrendiler, evliyayı sadece kitaplarda değil hayatın tam içinde buldular, tasavvufu hicretin 2. asrında Bağdat’ta bir nostalji olarak değil, 21. yüzyılın netameli yaşamında da var olduğunu gördüler.

Orada binlerce insan toplandı. Siyasetçiler, ekonomistler, eğitimciler, iktidara koşanlar, şöhrete ulaşmak isteyenler, yaşlılar, gençler, kadınlar ve erkekler ve daha neler neler!…

İşte Seyda hazretlerinin bir siyasetçiye anlattıkları:

“Bir zatın iki tane oğlu varmış. Bu zat vefat ederken oğullarına üç küp altın bırakmış. Çocuklarına da şöyle demiş. Bu üç küp altının ikisi sizin, diğeri de dünyanın en ahmak adamının diye vasiyet etmiş. İki kardeş, babaları vefat edince çok yer dolaşmışlar. Dünyanın en ahmak insanını aramışlar. Dolaştıkları bir şehirde bir adam görmüşler. Adamın sakalının bir tarafı tıraş edilmiş, ama diğer tarafı edilmemiş. Ayrıca bu adamı da eşeğe ters olarak bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar. Etrafına çıngıraklar asmışlar ve adamı, def davul çalarak halkın arasında dolaştırmaya başlamışlar. Adamcağız halkın arasında rezil rüsvay olmuş tabii ki. O zaman küçük kardeş, oradaki insanlara şöyle sormuş:

‘Bu adamın ne suçu vardı ki, bu kadar eziyet ediyorsunuz?’ Halk,

‘Herhangi bir suçu yoktur. Bizim burada âdettir, onun için yapıyoruz’ demiş. Küçük kardeş,

‘Peki âdetiniz nedir?’ diye sormuş. Halk,

‘Bu adam şehrimizin melikiydi. Belli bir süre görev yaptı. Şimdi ise süresi doldu. Onu makamından aşağıya indirdik. Halkın arasında onu dolaştırmaya başladık. Bundan sonra geleni de onun makamına oturtacağız’ demişler. Küçük kardeş,

‘Peki onun yerine gelen melik de önceki gibi süresi bitince halkın arasında aynı şekilde dolaştırılacak mı?’ diye sormuş. Onlar da,

‘Evet’ demişler.

Küçük kardeş hemen eve gitmiş. Babasının vasiyet ettiği üçüncü küp altını alıp gelmiş. Bir küp altını yeni melik olacak kişinin önüne getirip koymuş. Yeni melike dönmüş,

‘Bu bir küp altın, babamın vasiyeti üzerine size verilecek, devlete ait değil, sadece sizin şahsınıza aittir’ demiş. Melik,

‘İyi de ben sizi hiç tanımıyorum’ demiş. Küçük kardeş,

‘Babam da sizi hiç tanımazdı. Onun bize vasiyeti vardı. Bize bu bir küp altını, dünyanın en ahmak adamına verin’ demişti. Yeni melik onlara,

‘Size ne oluyor, ben bu şehrin koskoca yöneticisiyim, nasıl olur da dünyanın en ahmak insanı olurum?’ diye çok kızmış.

Küçük kardeş,

‘O zaman bir yıl sonra göreviniz bitince insanlar, önceki melike yaptıkları gibi yapmayacaklar mı? Sen bu sonucu bilmiyor musun? Peki bile bile bu makama istekli olmak ahmaklık değil midir?’ demiş.”

Seyda hazretlerinden bunları dinleyen siyasetçi şöyle diyor:

“Bana bunları anlattıktan sonra elini omzuma koydu. Sen mânevî rütbelere talip ol. İnsanlar önce alkışlarlar, sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme. Önemli olan mânevî rütbelere talip olmaktır” dedi.

O zaman ben, acaba hiç siyasete girmesem mi diye şüpheye düştüm. Bazı konuları daha kendisine anlattım. Daha sonra bana şöyle dedi:

“Bu işin çilesini çekmişsiniz. Faydalı olabileceğine inanıyorsanız yapabilirsiniz.”283

Gökçeada Günleri

Gökçeada, Çanakkale iline bağlı bir ada. Gelibolu yarımadasının tam karşısında yer alıyor. 1980 yılında ülke yönetimine Askerî Müdahale el koyunca, Seyda hazretleri sırasıyla Adıyaman ve Adana’da gözetim altına alındı. Ardından Gökçeada’da 18 Temmuz 1983 tarihinde zorunlu ikamete tâbi tutuldu ve müridlerinin ziyaret etmesi yasaklandı.

Gökçeada’nın olumsuz hava şartları Seyda hazretlerinin sağlığını çok etkiledi. 30 Ocak 1985’te gözetimin Ankara’da devam etmesine, on iki ay sonra da ikamet ettiği Menzil köyüne dönebileceğine karar verildi.

Böylece 18 Temmuz 1983 tarihinde başlayan mecburi ikameti, deyim yerindeyse sürgün yılları, 1 Ocak 1986’da sona ermiş oldu.

Zehirli İğne

Gökçeada’dan döndükten sonra Seyda hazretleri, irşad faaliyetlerine devam etti. Her zamankinden daha yoğun ve daha muhabbetle. Gökçeada’da geçen sürgün yılları ile mahzun kalan sûfîler belki de daha bir özlemle Seyda hazretlerine yöneldi. Belki o yıllar, bir daha kaybetmemek için ilâhî bir lutuftu, ikramdı. Tıpkı Şems-i Tebrîzî hazretlerini bulan Hz. Mevlânâ gibi…

O günden sonra Menzil’e gidenlerin sayısı arttı. Seyda hazretlerinin adı Anadolu’nun batı bölgelerinde de duyuldu. Gerçi o, her gittiği yeri hareketlendiren biriydi. Hiç kuşkusuz bu, ona verilen ilâhî bir ikramdı.

Ne var ki 16 Nisan1991 ramazan bayramı günü ilâhî irade onu zaman zaman da olsa sûfîlerinden ayırma sürecini başlattı. Aklî dengesi yerinde olmayan biri, içinde zehirli böcek ilâcı olan iğneyi eline batırdı. Seyda hazretleri hastaneye kaldırıldı. Eli uzun süre sargıda kaldı. Bu belki de bir suikastti, ama nedeni bilinemedi. Yapan sorgulandı. Seyda hazretleri onu affetti.

Ancak Seyda hazretleri bu yüzden uzun yıllar rahatsızlık çekti. Zaman zaman çeşitli hastalıkları nüksetti. Zaten şeker hastalığı, damar sertliği, yüksek tansiyon ve romatizmadan mustaripti. Ara sıra Afyon’daki kaplıcalarda istirahat için dinlendi. Ama yine de ziyaretine gelenlere kapılarını ardına kadar açtı. Vefatından bir yıl önce ayağı kırılınca irşad faaliyetlerine yine ara vermedi. Kapısına gelenlere tövbe verdi, namaz kıldırdı, dertlerini dinledi. Son yıllarına doğru tedavi amacıyla bulunduğu Afyon şehri görülmedik bir hareketliliğe sahne oldu.

İrşadı

Seyyid Muhammed Râşid hazretleri, Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v), “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” 284 hadisiyle tanıttığı vârislik sıfatlarına mükemmelen sahipti. Ümmeti irşad etmede nazar, feyiz ve örnek olma yolunu kullanırdı.

Seyda hazretleri çok az sohbet ederdi. Huzuruna girenler onun mânevî sohbetiyle irşad olurlardı. Ama kimileri de onun sohbet etmemesini tenkit ederdi. Gerçi Seyda hazretlerinin bütün yaptığı irşad faaliyetleri güneş gibi açıktı. Fakat bazan güneşi göremeyenler de vardı. Aslında tarihte onun gibi pek çok velî mevcuttu. İşte onlardan biri de Seyyid Hâce Nizâmeddin Evliya hazretleri idi.

Bu zat, 725 (1325) yılında vefat etmiş bir Allah dostu. O da zamanında bu konuda tenkit edilmiş ve şu cevabı vermişti:

“Ben dergâha her geleni neden mürid kabul ediyorum, biliyor musunuz? Size açıklayayım:

Birincisi: Mürid olmak isteyenlerin çoğu, günahlarından tövbe edince, yaptıkları tövbenin kesin olarak içten olduğunu biliyorum. Onların cemaatle namaz kıldıklarını, nâfile ibadet ve zikir yaptıklarını görüyorum. Eğer ben de Allah yoluna yeni girenlerin, Allah’a tam olarak yönelip yönelmediklerine şüphe ile bakarsam ve tamamen Allah’a yönelmiş mükemmel bir kalple yanıma gelmelerini şart koşar ve mürid olmalarını bu şarta bağlarsam, pek çoğu hiç gelmez. Onların güzel duygularla tövbe yapmalarını engellemiş olurum.

İkincisi: Bana irşad izni veren mürşidim Allah’a tövbe etmek için yanıma gelen insanın içini, dışını, yaptıklarının gizlisini ve açığını araştırmadan, o kişinin tövbe etmesi ve kesin bir kanaatin oluşması için kalpte hiçbir bir beklentiye girmeden, isteyen herkesten biat almam için izin vermiştir. Ben bir müslümanın âcizlik göstererek, perişanlık ve çaresizlik içinde bana geldiğini ve bütün günahlarından tövbe etmek istediğini görüyorum. Onun bu konudaki hissettiklerini de anlıyorum. Onun için Allah’a tövbe etmesine vesile oluyorum. Onunla birlikte ben de Allah’a tövbe ediyorum. Gelenlerin günahlardan vazgeçtiğini duyuyorum. Bunun yeni gelenlere ümit kaynağı olduğunu da biliyorum. Bu yüzden müridleri kabul ediyorum.”285

Seyda hazretleri ise şöyle diyordu:

“Sohbet bir eğlencedir. Nasıl ki üç dört yaşındaki çocuğu sözle oyalarlar, kimi zaman ödüllendirirler veya eğlendirirler. İşte sohbet de buna benzer. Büyük insanlara cennetten bahsedilince neşelendirilmiş ve oraya özendirilmiş olur. Cehennemden bahsedilince de insanlar korkutulmuş olur.

Aslında sohbet ilk defa mürid olmak için gelenlere yapılır. İlk zamanlarda Nakşibendî yolunda sözlü sohbet yoktu. Sonradan sohbet, sözlü yapılır oldu. İnsanlara sohbet etmek de önemli oldu. Asıl irşad sözlü yapılan sohbetle olmaz. İrşad mânevî tasarruf ile olur. Eğer sözlü sohbet yeterli olsaydı, binlerce vaiz, hatip ve konuşması çok düzgün insanlar var; onların mürşidler kadar tesirli olması beklenirdi. Ama öyle olmuyor.

Gavs-ı Hizânî hazretleri gibi pek çok evliya, çok az sözlü sohbet yaparak bu yolu mânevî sohbet usulüyle büyük kitlelere ulaştırmışlardır. Sözlü yapılan sohbet, mânevî sohbete zemin hazırlar. Mürid anlama ve kavrama gücünü artırmış olur. Zaten bu zamanın insanlarını, sâdât-ı kirâmın mânevî tasarrufatı olmadan düzeltmek çok zordur. Çünkü kalplerde çok fitne fesat var.

Her işin pek çok zorluğu var. İnsanın bütün bunlara karşı direnmesi imkânsız gibi. Sâdât-ı kirâmın himmeti olmazsa, insanın Allah yolunu bulması zor. Eskiden insana sadece nefis ve şeytan düşman olarak yetiyormuş. Şimdi bütün her şey insanın dinine, imanına düşman olarak karşısına çıkıyor. Bunlarla baş etmek için silsiledeki büyüklerden yardım istemek lâzımdır. Mânevî olarak kuvvetli olmak gerek.

Allah dostluğu nedir iyi bilenler, bu yolun ne kadar faydalı olduğunu çok iyi bilir. Nakşibendî yolunda ve diğer tasavvufî terbiye metotlarında en önemli konu, Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmaktır. Allah’ın rızâsı kazanılırsa, insanda hiçbir eksiklik kalmaz. Çünkü Allah Teâlâ, razı olduğu her şeyi o kuluna vermiş olur.

Dünyada verilen mükâfatlardan daha önemli olanı, âhiret hayatında verilecek olan güzelliklerdir. Zira ebedî olarak verilecek huzur, rahat, saadetin yanı sıra yüce Allah’ın cemâli ile müşerref olmak en büyük güzelliktir.”

Veda Sohbeti

Seyda hazretleri Afyon’a genellikle yaz aylarında gelir, bir müddet tedavi görürdü. 1993 yılının yazında Seyda hazretleri yolculuktan bahseden bir sohbet yaptı. Bu sohbetini, “İnşallah haftaya cuma evimizde oluruz” diyerek tamamladı. Ancak onun sözleri her zamanki gibi anlaşıldı. Herhalde önce Ankara’ya uğrayacak ve cumaya kadar da Menzil’e dönecek diye düşünüldü. Ama bu onun son sohbeti oldu.

İşte Seyda hazretlerinin Afyon’da tedavi gördüğü termal tesislerde yaptığı son genel sohbeti…

“Âlemlerin rabbi yüce Allah’a hamdolsun. Efendimiz Muhammed’e ve onun âli ve ashabının hepsinin üzerine salât ve selâm olsun.

Allah Teâlâ bizlere üç büyük nimet vermiştir. Bu nimetlere şükretmemiz gerekir. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi, Allah Teâlâ bizi müslüman olarak yaratmıştır. Bu nimete karşılık bizim çok ibadet etmemiz lâzımdır. Oruç tutmak, namaz kılmak, zekât vermek, sadaka vermek Allah’ın bize lutfettiği büyük nimetlerdendir. Bu ibadetleri yapanlar için yüce Allah, cenneti ve içindeki ebedî nimetleri hazırlamıştır. Ona göre ibadetlerimizi de artırmamız gerekir. Allah Teâlâ bize bu ibadet yollarını göstermekle ihsanda bulunmuştur. Ama kâfirler bu ikramdan mahrum oldukları için cennetin ebedî nimetlerine de kavuşamayacaklardır. Çünkü iman etmemişlerdir.

İnsanoğlu biraz düşünse; parmağını üzerinde tuttuğu bir mum alevi bile ne kadar şiddetli olur. O halde nasıl olur da ebedî ceza gerektirecek işleri yapabilir? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi çoğaltmamız gerekir. Yüce Allah bize bütün dünyanın servetini vermiş olsaydı ve biz onların hepsini Allah yolunda harcamış bulunsaydık, yine de müslüman olmanın şükrünü yerine getiremezdik.

Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetlerin ikincisi, bizleri Muhammed ümmeti olarak yaratmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün peygamberlerin en üstünüdür. Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.

Hz. Musa aleyhisselâm levh-i mahfûza baktığı zaman, orada Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) üstün meziyetlerini görmüş ve,

‘Yâ rabbi, keşke beni de Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir nimet istemezdim’ demiş.

İşte biz, böylesi bir peygamberin ümmetiyiz. Buna lâyık olmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz (s.a.v),

“Ümmetimin evliyaları, İsrâiloğulları’nın peygamberleri gibidir”286 buyurmuştur.

Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı sadece ailesini, bir kısmı da yalnız kendi kabilesini veya bulunduğu aşireti irşad edebilmişlerdir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ümmetinden evliya olan bazı zatlar, mürşid-i kâmiller ise pek çok kişinin hidayetine vesile olmuştur.

Allah Teâlâ’nın bize ikram ettiği üçüncü büyük nimet de Allah Teâlâ Muhammed ümmetini son ümmet olarak, bizleri de onların en son kısmında yaratmıştır. Diğer ümmetler binlerce yıl toprak altında mezarda yatacaklar. Günahkâr olanları da uzun süre kabir azabı çekecekler. Ama bu ümmet toprak altında çok uzun süre kalmayacak. Günahkâr olanları ise onlar kadar çok uzun azap çekmeyecekler.

Cenâb-ı Hakk’ın bize farz kıldığı namazda huşû ve takvâya da çok dikkat etmeliyiz. Namaz Peygamberimiz’e (s.a.v) Mi‘rac gecesi ilk önce elli rek‘at olarak farz kılınmış. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bizzat anlattığına göre, Allah Teâlâ’dan aldığı emirle ilâhî huzurdan dönmüş.

Daha sonra Peygamberimiz, altıncı kat semada Hz. Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle karşılaşmış, o da elli vakit namazın çok olduğunu ve bunun âhir zaman ümmetine çok geleceğini düşünmüş. Namaz rek‘atlarının indirilmesi için Rabbü’l-âlemin’e niyaz etmesini Peygamberimiz’e söylemiş. Bunun üzerine namaz, kırk vakit olarak farz kılınmıştır. Bu durum birkaç kez tekrar etmiş, sonra kırka, daha sonra otuza ve nihayet sonunda elli vakit namaz sadece beş vakte indirilmiştir.287

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle görüşmüştür. Nebîler, velîler ölmez. Onlar yer değiştirmişlerdir. Onların himmeti ve yardımı her zaman devam eder. Hz. Musa aleyhisselâm, Peygamberimiz’in ve ümmetinin büyüklüğü hakkında bunları bildiği için,

‘Yâ rabbi, keşke beni de Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir nimet istemezdim’ demiş.

Yine İmam Gazâlî hazretleri, mânevî âlemde Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle buluşmuş. Hz. Musa kendisine kim olduğunu sorunca şöyle demiş:

‘Ahmed oğlu Muhammed oğlu Muhammed oğlu Ebû Hâmid İmam Gazâlî’yim’ demiş. Bunun üzerine Hz. Musa,

‘Adını neden bu kadar uzun şekilde söyledin?’ diye sormuş. O da şöyle demiş:

‘Sen Allah Teâlâ ile mülâkata gittiğinde sana, sağ elindeki nedir diye soruldu. Sen o zaman, o benim asâmdır. Ona dayanırım. Onunla davarlarıma yaprak silkerim. O benim başka ihtiyaçlarımı da görür’ diye uzun uzun konuştun, kısaca cevap vermeyi uygun görmedin. Hz. Musa aleyhisselâm,

‘Ben sözlerimi Allah Teâlâ ile biraz daha fazla konuşmak şerefine erişebilmek için böyle yaptım’ demiş.

İmam Gazâlî hazretleri,

‘İşte ben de onun için, sizinle daha uzun konuşmak istedim. Çünkü siz, kelîmullah olan (yüce Allah’ın kendisine hitap ettiği) bir peygambersiniz. Sizinle daha fazla konuşabilmek için bu şekilde söyledim’ demiş.

İşte Musa aleyhisselâm gibi ulu bir peygamberle mânevî âlemde mülâkat yapabilen İmam Gazâlî hazretleri, zamanın en büyük âlimlerindendi. Ama medresede okurken, zâhir ilimlerde ilerlerken velîlere karşıydı. Önceden tasavvufu kabul etmezdi. Fakat kardeşi Ahmed Gazâlî, ehl-i tasavvuftu. İmam Gazâlî hazretlerine her türlü fetvayı sorduğu ve sözüne itibar ettiği halde bir dönem onun arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün İmam Gazâlî hazretleri, annesi ile konuşurken kardeşinin bu durumundan kendisine dert yanmış. Annesi Ahmed Gazâlî’ye cemaate devam etmesi için ısrar etmiş. Kardeşi,

‘Anneciğim! Onun arkasında kıldığım namaz kabul olmaz’ demiş.

Bunun üzerine annesi yine ısrar etmiş:

‘Bak oğlum, o senin büyüğün, hem senden daha âlim, senin ise onun kadar ilmin yok, sen de dahil olmak üzere pek çok kişi ona fetva soruyor ve dinî konularda yardım alıyor. Herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Sen de mutlaka git, İmam Gazâlî’nin arkasında namazını kıl’ demiş.

Bu ısrarlar üzerine kardeşi cemaate devam etmeye başlıyor. Bir gün, İmam Gazâlî’nin yanına bir kişi geliyor. Kendisine en karmaşık konulardan biri olan kadınların özel durumlarına ait bir soru soruyor. İmam Gazâlî,

‘Namazdan sonra gel, cevabını vereyim’ diyor.

Namaza başlayınca İmam Gazâlî hazretlerinin aklına bu soru takılıyor. Namazını kılarken hep sorunun cevabıyla meşgul oluyor. Ama görünüşe göre de namazını tamamlıyor. Bu arada kardeşi namazına bir türlü başlayamıyor ve sürekli başlama tekbiri alıyor. En sonunda namazını bozuyor ve namazı yarıda terkediyor. Namaz bitince İmam Gazâlî hazretleri durumu öğreniyor ve çok üzülüyor. Annesi,

‘Evlâdım, camide neden namaz kılmadın ve ağabeyinin namazına neden müdahale ettin, hani bana söz vermiştin?’ diyor. İmam Gazâlî’nin kardeşi,

‘Anneciğim, bir insan göbeğine kadar kana girse onun arkasında namaz kılınır mı? Sor bakalım ağabeyime ne cevap verir?’ diyor.

İmam Gazâlî hazretleri duruma vâkıf oluyor. Kardeşinin keşif sahibi olduğunu anlıyor. İşte bundan sonra ilerleyen günlerde önceden inkâr ettiği tasavvufa daha da yakınlaşıyor ve bir mürşid-i kâmilin mânevî terbiyesi altına giriyor. Kısa sürede büyük mürşid-i kâmillerden biri oluyor.

Onun için bizler de bu yolun kıymetini iyi bilelim. Lâyık olmak için çok çalışalım. Gerçek ümmet-i Muhammed arasında yer almak için çok gayret edelim. Padişah ne kadar büyük olursa hizmetçisi de o kadar değerli olur.

Hasan-ı Basrî hazretleri, bir gün çarşıya çıkmış. Bir dükkâna uğramış. O esnada adamın biri gelmiş. Çarşının tam orta yerinde elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya başlamış. Hasan-ı Basrî hazretleri de adamın bu gururlu ve kibirli haline şöyle bir bakmış ve,

‘Bu adam da kim böyle, elini kolunu sallaya sallaya kabadayı gibi dolaşıyor?’ diye sormuş. Esnaf şöyle demiş:

‘Bu kişi, padişahın hizmetçisidir. Onun için böyle yürüyor.’ Hasan-ı Basrî hazretleri,

‘Öyleyse ben de padişahlar padişahı olan yüce Allah’ın kuluyum’ diyerek çarşının içinde o adamdan daha gösterişli bir şekilde yürümeye başlamış.

İşte bize düşen görev, yüce Allah’a çok ibadet edip çalışmaktır. Her işte O’nun rızâsını gözetmektir. Zira Rabbü’l-âlemin, ‘Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım’288 buyurmuştur. Rabbü’l-âlemin’e kul olmaya çalışalım. Kulluğuna lâyık olmak için gayret edelim. Bunun için hayır işleri yapalım. Zaten yüce Allah şöyle buyuruyor:

‘Size azap gelip çatmadan önce rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Kendiniz farkından olmayarak, ansızın başınıza azap gelmeden önce, rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tâbi olun.’289

Dünyada işlenen günahların azabı ve cezası âhirettedir. Ölmeden önce iyi işler ve hayırlı ameller yapmak için acele edin. Bir insan yalnız iken günah işleme fırsatı olduğu halde Allah’tan korkarak günah işlemekten kendini alıkoyarsa, yüce Allah ona çok büyük mükâfatlar ihsan eder. Bu şekilde günahtan kaçınmak, mümin için en hayırlı bir iştir. Bu, insanın mânevî olarak olgunlaştığını gösterir. Kalabalıktan çekinerek günah işleyen ise sevap kazanamaz. Ama elinden geldiği halde günah işlemeyene çok sevap verilir.

Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı kıyamet gününde, hesapları görüldükten sonra, bir kısmı cennete diğer bir kısmı da cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce anne, baba, kız hepsi birbirinden ayrı düşer. Cehenneme gidenlere Allah Teâlâ şöyle buyuracak:

‘Ayrılın bir tarafa bugün ey günahkârlar!

Ey insanoğlu! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi? Bunu size peygamberlerim aracılığıyla açık seçik bildirmedim mi? Ve sadece bana ibadet ve kulluk edin, çünkü dosdoğru yol budur demedim mi?

Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Siz bunu düşünecek, doğruyu anlayacak akla sahip değil misiniz? İşte bu, size vaad edilen cehennemdir. Küfür ve inkârınız sebebiyle yaptığınız kötülüklere karşılık bugün dağlanın ateşle!

O gün onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıklarını (yaptıkları iyi ya da kötü amelleri) bize elleri anlatır. Ayakları da şahitlik eder.’290

İnsanların omuzları üzerinde iki tane melek vardır. Sağdaki melek sevapları, soldaki melek de kötülükleri yazar. Ama sağdaki melek, soldaki meleğin başkanıdır. Sol melek hemen günah yazmaz. Kul, tövbe etmezse o zaman günah yazar. Sevap meleği de kulun işlediği her iyilik ve hayır için on ile yedi yüz kat arasında sevaplar yazar; hem de hiç beklemeden. Bundan daha büyük nimet olur mu?

İşte yüce Allah kulunu bağışlamak için çeşitli bahaneler arıyor. Mademki rabbimiz bu bahaneleri yaratıyor, öyleyse biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım. Ona aldanmayalım.

Ayakta bekleyenler var. Çok beklediler. Onun için sohbeti burada bitiriyorum. Allah Teâlâ hepinizden razı olsun. İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz.

Allah Teâlâ hepimizi affetsin, inşallah.”

Vefatı

Seyda hazretleri, evine dönmek üzere Afyon’dan Ankara’ya hareket etti. Cuma günü sabahleyin boy abdestini aldıktan sonra Ankara’daki evinde odasına çekildi. Cuma namazına yaklaşık iki saat vardı. Yirmi bir yıl dört ay on dokuz gün devam eden irşad faaliyetini yetiştirdiği halifelerine devrederek altmış üç yaşında Ankara’da âhirete irtihal etti.

Tarih 22 Ekim 1993.

Cenazesi ertesi gün Adıyaman ili Kahta ilçesi Menzil köyünde, on binlerce seveninin katıldığı cenaze namazının ardından mürşidi ve babası Gavs-ı Bilvânisî hazretlerinin yanı başına defnedildi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Himmeti ve bereketi üzerimizden eksik olmasın.

Makamı âlî olsun. Âmin.

Onu Anlatanlar

“Seyda hazretlerinin huzurunda iken, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) huzurunda olduğumuzu âdeta hissederdik. Onun meclisinde gönül huzurunu yaşardık. Orada kalbimiz sükûnete ererdi. Onun bulunduğu mecliste hiçbir zaman kimsenin aleyhinde konuşulmaz, asla dedikodu (gıybet) yapılmazdı. Dünyevî konulara girilmezdi. Siyasetten bahsedilmezdi. Dolayısıyla onun meclisi, çirkin ve kötü sözlerden uzaktı.

Seyda hazretleri, tevazu sahibiydi. Önüne gelerek diz çökenlerin sayısı binleri bulduğu ve milyonlarca müridi ile seveni olduğu halde, onun tevazuunda hiçbir zaman azalma olmadı. Hani bazan görürüz; kimi insanların etrafında üç beş kişi toplandığı zaman, onların davranışlarında, giyim ve kuşamında değişiklikler olur. Ama Seyda hazretlerinde müridlerinin çokluğu, insanların saygı göstermesinden dolayı asla değişme görülmedi. Seyda hazretleri bir defasında bize şöyle sohbet etti:

Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Âlimler peygamberlerin vârisleridir’ buyurmuştur.291

İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, ‘Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) vâris olan âlim, zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip olmalıdır. Yoksa vâris olamaz. Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) gerçek vârisleri hem zâhir hem de bâtın ilimlerine sahip olan velîlerdir’292 demiştir.

İşte Seyda hazretleri bu özelliklerde olan bir peygamber vârisiydi. Âlimdi ve mürşid-i kâmildi.”

Diğer Bir Şahit

“Seyda hazretleri çok halim selimdi. Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı bağlıydı. Seyyid olduğu halde bu sıfatını insanlar arasında çıkar amaçlı kullanmazdı. Çünkü Seyda hazretlerinin ahlâkı çok yüceydi. Herkes onu hizmetleriyle tanıdı. Üstün ahlâk sahibiydi. Cömertti. Çok merhametliydi.”293

Seyyid Muhammed Sâkî şöyle anlatmıştır:

“Seyda hazretleri hayatta iken bir gün, halifesi olan muhterem babam Gavs-ı Sânî Seyyid Abdülbâki hazretlerini çok üzüntülü gördüm. Üzüntüsünün sebebini sordum, şöyle anlattı:

‘Keşke Seyda hazretlerinin yanında senin oğlun kadar, Seyda’nın torunları gibi olsaydım, onlar kadar kıymetim olsaydı. Ben dikkat ediyorum; Seyda hazretleri sizin çocuklarınızla ne kadar çok ilgileniyor ve seviyor, ama benim yüzüme dönüp bakmıyor.’

Ben babamın bu sözüne çok üzüldüm. Belki terk-i edep olacaktı, ama dayanamadım ve kendisine,

‘Kurban! Vallahi, insan birine kızınca ve onu sevmeyince semtine bile uğramak istemiyor. Hatta değil kendisini, tavuğunu bile görmek istemiyor. Siz de görüyorsunuz ki, çocuklarınız ve torunlarınızla çok fazla ilgileniyor, onları kendi evlâtlarından ayırmıyor. Eğer sizi sevmeseydi böyle davranması mümkün değildi’ dedim.

O zaman muhterem babam şöyle dedi:

‘Vallahi gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Benim imanım Seyda hazretlerine teslimdir. Benim en büyük korkum, Seyda’nın benden rahatsız olup incinmesidir. Yoksa ilgi ve alâka beklediğimden değildir.’” 294

İşte Seyda hazretlerinin yetiştirdiği halifeleri…

Seyyid Abdülbâki Bilvânisî (Gavs-ı Sânî, kardeşi).

Seyyid Yusuf Arvâsî.

Molla Muhammed Mardînî.

Molla Yahya.

Molla Ahmed.

Seyyid Abdülbâki (yeğeni).

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

İrşad, terbiye ocağında devam etmektedir. Bu terbiye yolunun kıyamete kadar devam edeceği müjdelenmiştir. Şimdi terbiye işinin merkezinde bir diğer gavs bulunmaktadır. O Gavs-ı Sânî olarak anılmaktadır. Ârifler, yüce Allah’ın bu ümmete birer hediyesidir. İmamet, Ehl-i beyt’te, tasarrufat ehlinin elindedir. Bütün ümmete bu emanete sahip çıkmak ve bu nimetten payını almak düşer.

Yüce Allah yâr ve yardımcımız olsun.

İKİ BÜYÜK EMANET

Ebû Saîd-i Hudrî (r.a) rivayet ediyor; Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

“Şüphesiz âhirete çağrılıp gitmem yakındır. Size hukuku ağır iki büyük emanet bırakıyorum.

Biri aziz ve celil olan Allah’ın kitabıdır. Diğeri de gözümün nuru kimseler.

Allah’ın kitabı Kur’an, semadan yeryüzüne uzatılmış bir nurlu iptir.

Gözümün nuru olan kimseler ise Ehl-i beyt’imdir. Her şeyi bilen rabbim bana bildirdi ki Kur’an’la Ehl-i beyt’im âhirette havz-ı kevserin başında bana gelene kadar birbirinden ayrılmayacaktır.

Öyleyse, sizler size emanet ettiğim bu iki şeye benden sonra nasıl davrandığınıza iyi bakınız.”

 

Kaynak: Kainatpadisahi.wordpress.com

Konu ile ilgili grafikler:

Ana grafik

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s