ALLAH’A YÖNELİŞİN İLK ADIMI: TÖVBE (M.SAKİ EROL)

Töv­be, iş­le­nen gü­nah­lar­dan piş­man ve na­dim ola­rak Al­lah’a yö­nel­me­nin adı­dır. Rab­bi­miz, nur­lu töv­be ka­pı­sı­nı, gir­mek is­te­yen­ler için ar­dı­na ka­dar açık tu­tu­yor.

Ve O’nun en­gin rah­me­ti­ne açı­lan böy­le bir ka­pı­nın var­lı­ğı bi­le Al­lah’a bin­ler­ce hamd ve se­nâ­yı ge­rek­ti­ri­yor.

Töv­be, mü­cel­lâ di­ni­mi­zin ta­rif et­ti­ği iba­det­le­rin en ef­da­li, ke­mâ­lât ma­kam­la­rı­nın baş­lan­gı­cı, ilâ­hî hoş­nut­lu­ğa ulaş­ma­nın en par­lak yo­lu­dur.

Di­ğer ta­raf­tan töv­be, kul ol­ma­nın bir ta­bi­atı olan gü­nah­lar­dan arın­mak için farz bir iba­det­tir. Her iba­de­tin ken­di­ne mah­sus vak­ti ol­du­ğu hal­de, bel­li vak­ti ol­ma­yan bir iba­det­tir. Rab­bi­nin hoş­nut­lu­ğu­nu ara­yan her­ke­sin, her an­da, her du­rum­da O’nun­la gö­nül ir­ti­ba­tı­nı ta­ze­le­me­si için töv­be ha­zır­dır.

Ser­ver-i Ci­han Efen­di­mi­z’in (s.a.v) gün­de yet­miş ve­ya yüz de­fa töv­be et­ti­ği­ni bil­dir­me­si, pey­gam­ber­le­rin da­hi töv­be­den uzak ka­la­ma­ya­cak­la­rı­nı iza­ha yet­mek­te­dir. O hal­de genç-ih­ti­yar, has­ta-sağ­lam, âsi-ita­at­kâr bü­tün üm­met-i Mu­ham­med töv­be et­mek­le mü­kel­lef­tir.

İn­san ku­sur­lu ve âciz var­lık­tır. Zâ­hi­rî ve bâ­tı­nî hal­le­rin­de arın­ma­ya, te­miz­len­me­ye muh­taç­tır. İm­da­da töv­be ka­pı­sı ye­ti­şi­yor. Bu sa­ye­de kul her an yü­zü­nü Hakk’a dön­dü­re­bi­li­yor, ezel­de­ki ahid ve mi­sa­kı­nı töv­be ile ta­ze­le­ye­bi­li­yor. Ve töv­be eden, ku­sur ve is­ya­nı­nı gö­rüp boy­nu­nu bü­ken in­sa­nın, “Ey rab­bim! Sen ga­fûr ve ra­hîm­sin. Be­ni ba­ğış­la!” ya­ka­rı­şı­nı yü­ce mev­lâ çok se­vi­yor.

Töv­be, âlem­le­rin rab­bi­ne gi­den ak-pak yo­lun ka­pı­sı­dır. O ka­pı­dan her gi­riş­te kalp­ler fe­rah ve it­mi­nan bu­lu­r, gü­nah kir­le­rin­den arı­nı­r. O ka­pı âlem­le­rin rab­bi­nin hoş­nut­lu­ğu­na açı­lı­r.

Töv­be, ke­li­me ola­rak “in­sa­nın dö­nüp gel­me­si, rü­kû et­me­si; gü­nah ve is­yan­dan dö­nüp Hakk’a yö­nel­me­si­dir.”

Bu dö­nüş­te her­ke­sin ha­li fark­lı: Kâ­fir küf­rün­den, mü­min gaf­le­tin­den, fâ­sık is­ya­nın­dan dö­ner, yo­lu­nu Al­lah’a çe­vi­ri­r. Ni­ce âsi kul­lar gü­nah­la­ra müp­te­lâ iken, bu yol­la kur­biy­yet ma­ka­mı­na ulaş­tı­lar, üm­met-i Mu­ham­med’e ör­nek ol­du­lar.

Rab­bi­miz Kur’ân-ı Ke­rîm’de pek çok âyet-i ce­li­le­de töv­be­yi fer­man bu­yu­ru­yor; Fahr-i Ci­han Efen­di­miz (s.a.v) de da­ima gü­nah­la­ra töv­be­yi emir ve tav­si­ye edi­yor.

Töv­be hiç bek­le­til­me­ye­cek ka­dar önem­li­dir. Mü­mi­ne ya­ra­şan ve on­dan bek­le­nen, ya­nı­lıp iş­le­di­ği bir gü­na­hın ar­dın­dan he­men töv­be­ye sa­rıl­ma­sı­dır. Çün­kü töv­be farz­dır. Töv­be yok­sa, so­rum­lu kal­mak var. Bu­nun an­la­mı şu­dur: Bin de­fa tö­kez­le­yip düş­sek de, bin bir kez kal­kıp yo­la de­vam et­me şan­sı­na sa­hi­biz. İş­te Al­lah’a gi­den yol bu ka­dar açık, bu ka­dar gü­zel­dir. Ne bü­yük bir rah­met, ne bü­yük fır­sat!

Töv­be­siz kal­ma­nın iza­hı ise şu­dur: Kul iş­le­di­ği gü­nah­la bir ha­ra­ma gir­miş olu­r. Eğer töv­be et­mez­se, ge­ri dön­me­di­ğin­den do­la­yı ikin­ci bir ha­ram onu bek­ler. Bir gü­na­hı iki­ye kat­la­mak ya da ge­ri dö­nüp o kir­den yı­kan­mak… Han­gi­si ter­cih edi­lir?

Ce­nâb-ı Mev­lâ­mız, töv­be­de ace­le et­me­miz için ba­kın ne bu­yu­ru­yor:

Al­lah ka­tın­da mak­bul olan töv­be o kim­se­le­rin yap­tı­ğı­dır ki, on­lar ca­hil­lik­le­riy­le bir kö­tü­lük iş­le­dik­le­rin­de, ace­le ola­rak töv­be eder­ler. İş­te Al­lah böy­le kim­se­le­rin töv­be­le­ri­ni ka­bul bu­yu­rur.” (Ni­sâ 4/17)

Gü­nah­tan piş­man­lık du­yup Al­lah’a yö­ne­liş­te­ki bu aci­li­ye­tin en önem­li se­be­bi, hiç şüp­he­siz ölü­mün her an gel­me ih­ti­ma­li­dir. Düş­tü­ğü is­yan ve ha­ta­la­rın ar­dın­dan Al­lah’a dön­me­miş bir kul ola­rak O’nun hu­zu­ru­na git­mek… Han­gi mü­min bu­na ra­zı ola­bi­lir?

Al­dı­ğı­mız her ne­fes, kal­bi­mi­zin her atı­şı bir fır­sat­tır. O fır­sat­lar bit­me nok­ta­sı­na ge­lin­ce ar­tık ka­pı­lar da ka­pa­nı­r. Rab­bi­mi­zin ika­zı çok açık­tır:

“Yok­sa ka­bul olu­nan töv­be, kö­tü­lük­ler ya­pıp edip de, iç­le­rin­den bi­ri­ne ölüm ge­lip ça­tın­ca, ‘Ben şim­di töv­be et­tim’ di­yen­le­rin­ki de­ğil. Kâ­fir ola­rak ölen­le­rin­ki de de­ğil. İş­te öy­le­si kim­se­ler için çok acı bir azap ha­zır­la­dık.” (Ni­sâ 4/18)

Gö­rü­lü­yor ki, ölüm anı­na ka­dar Al­lah’a yö­ne­li­şi ge­cik­ti­rip, tam o an­da ya­pı­lan töv­be için ar­tık çok geç…

Ya­pı­lan ha­ta­la­rın, gü­nah­la­rın ba­ğış­lan­ma­sı­nı is­te­mek­le bir­lik­te, on­la­rı ter­ket­mek töv­be­nin ha­ki­ka­ti­dir. İba­det ve ta­at­le­rin­de­ki nok­san­lık­la­ra ha­ki­ki töv­be, on­la­rın ka­za edil­me­si­ gay­re­ti­ni ge­rek­ti­ri­r. Kul hak­la­rı­na ge­lin­ce, an­cak he­lâl­le­şe­rek töv­be­nin ha­ki­ka­ti ta­hak­kuk eder.

Gü­nah­la­rın­dan do­la­yı rab­bin­den ha­yâ et­me­si töv­be­kâr in­sa­nın özel­li­ği­dir. Yok­sa dil­de, söz­de kal­mış ve piş­man­lık du­yul­ma­dan söy­len­miş bir is­tiğ­far cüm­le­si ger­çek töv­be ola­bi­lir mi?

Töv­be ka­dar, töv­be­de sa­bit kal­mak da önem­li­dir. Bu­nun en gü­zel yo­lu ise, Al­lah dost­la­rı­nı şa­hit tu­ta­rak töv­be et­mek­tir. Son­ra on­lar­la be­ra­ber ol­mak, Hakk’a gi­den ker­van­da bir­lik­te yol al­mak­tır… Bu, gön­lü Al­lah’a bağ­lı, il­miy­le âmil ule­mâ­nın, ârif­le­rin ter­bi­ye­si­ne gir­mek de­mek­tir.

Rab­bi­miz bu­yu­ru­yor ki: Ey iman eden­ler! Sa­mi­mi ve ke­sin bir dö­nüş­le Al­lah’a töv­be edi­niz.” (Tah­rîm 66/8)

Bu âyet­te tav­sif edi­len töv­be­ye “na­suh töv­be­si” de­nir ki, bir da­ha gü­na­ha dön­me­mek üze­re ya­pı­lan töv­be­dir. Önem­li olan da iş­te bu ha­li el­de et­mek­tir. Tam, kâ­mil bir töv­be­den söz ede­cek­sek, bu töv­be-i na­suh­tur.

İş­te bu nok­ta­da rab­bâ­nî âlim­le­rin ya­nın­da, on­la­rı şa­hit tu­ta­rak ya­pı­lan töv­be­nin öne­mi or­ta­ya çı­kar. Al­lah dost­la­rı­nın ya­nı­na gi­dip, on­la­rın mâ­ne­vî ter­bi­ye­sin­de ve ke­mâ­lât­la­rı­nın hi­ma­ye­sin­de, Al­lah’ın ni­ha­yet­siz rah­me­ti­ni bi­le bi­le, o rah­me­tin ga­za­bı­nı kat kat aş­tı­ğı­nı id­rak ede ede, O’nun ce­mâ­li­ne ta­lip ola­rak töv­be-i na­su­ha ula­şı­lır.

Her tür­lü ilim ve hü­ner­de bir üs­tat-ta­le­be iliş­ki­si na­sıl ge­re­ki­yor­sa, töv­be ma­ka­mın­da da töv­be­sin­de sa­bit ol­muş te­miz in­san­lar­la hem­hal ol­mak şart­tır. Han­gi ilim üs­tat­sız, han­gi sa­nat us­ta­sız ele ge­çer? Töv­be­yi hak­kıy­la ya­pıp, o hal üze­re sa­bit kal­ma hü­ne­ri­nin üs­tat­la­rı da, pey­gam­ber vâ­ri­si ule­mâ-yi izâm ve ev­li­ya-i ki­râm­dır. Bu zat­lar­la hem­hal olan­lar, tıp­kı on­lar gi­bi töv­be­le­rin­de sa­bit ka­lır, gü­nah iş­le­mek­ten ha­yâ eder­ler.

Yü­ce rab­bi­miz, her gü­na­hın töv­be­si­ni ka­bul bu­yu­ra­ca­ğı­nı be­yan et­mek­te­dir. O hal­de yap­tı­ğı töv­be­nin ka­bul edi­le­ce­ği­ne da­ir mü­mi­nin şüp­he­si ol­maz. Onun şüp­he ve en­di­şe­si, yap­tı­ğı töv­be­nin ger­çek bir töv­be ol­ma­dı­ğı­na da­ir­dir.

Mü­min töv­be edil­me­yen bir gü­nah­tan rab­bi­nin in­ti­kam ala­bi­le­ce­ği­nin id­ra­ki için­de ya­şar. Çün­kü rab­bi­mi­zin ga­za­bı gü­nah­lar için­de sak­lı­dır. Al­lah Te­âlâ her şe­ye ga­lip ve in­ti­kam alı­cı­dır.

Kur’ân-ı Ke­rîm’de bun­la­rın mi­sal­le­ri biz­le­re bil­di­ril­mek­te­dir. Bin­ler­ce yıl iba­det ve ita­at eden İb­lîs, Hz. Âdem’e (a.s) sec­de em­ri­ne is­yan ve bu is­ya­nın­da ıs­rar et­ti­ği; töv­be et­me­di­ği için ebe­dî ola­rak ko­vul­muş ve lâ­net­len­miş­ti.

İlk in­san ve ilk pey­gam­ber Hz. Âdem’in (a.s) oğ­lu da iş­le­di­ği ci­na­ye­te piş­man olup töv­be et­me­di­ği için ko­vul­muş­tu.

Hz. Mu­sa (a.s) dev­rin­de ya­şa­yan Bel‘am b. Bâ­ûrâ, çok sa­lih bir zat ol­du­ğu hal­de, son­ra­dan ha­ram­la­ra mey­let­miş­ti. Fa­kat piş­man ol­ma­dı­ğı, töv­be­ye sa­rıl­ma­dı­ğı için o da tar­de­dil­di. Hz. Nuh’un (a.s) oğ­lu da is­ya­nın­da ıs­rar et­ti­ği, töv­be et­me­di­ği için he­lâk edil­di.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.v) za­ma­nın­da­ki müş­rik­ler, ta­rih­te da­ha ni­ce­le­ri… Mu­kad­des ki­ta­bı­mız is­yan ve gü­nah­la­rın­da ıs­rar­cı olan, töv­be­ye ya­naş­ma­yan ve bu se­bep­le de pe­ri­şan ve he­lâk olan­la­rı bi­ze ha­ber ve­rmek­te­dir. Bi­ze ve kı­ya­me­te ka­dar ge­le­cek bü­tün in­san­la­ra… İb­ret için, yü­zü­mü­zü bir an ön­ce Hakk’a dön­me­miz için…

Kur’ân-ı Ha­kîm’de ha­ber ve­ri­len bu bed­baht in­san­la­rın he­men ya­nı­ba­şın­da bir pey­gam­ber var­dı. Hat­ta o pey­gam­ber iç­le­rin­den bir­çok­la­rı­nın ya­kın ak­ra­ba­sı, ki­mi­nin de ba­ba­sı idi. Ama on­lar he­lâk ol­mak­tan kur­tu­la­ma­dı­lar.

Evet, Ce­nâb-ı Mev­lâ’nın en­gin mer­ha­me­ti var. Fa­kat o rah­met der­ya­sı­nın ke­nar­la­rın­da do­la­şıp, bir yu­dum iç­mek­ten im­ti­na eden­le­rin na­si­bi ne ola­bi­lir? Ha­ta­sı için özür di­le­mek­ten inat ve ıs­rar­la ka­çı­nan­la­rı kim af­fe­de­bi­lir?

Oy­sa ka­pı açık. Can bo­ğaz­da dü­ğüm­le­nin­ce­ye ka­dar, kı­ya­met sa­ati­ne ka­dar açık. Ye­ni­den doğ­mak is­te­yen­le­ri, ya­şa­ma şev­ki­ni yi­ti­ren­le­ri, ebe­dî cen­net yur­du­nu öz­le­yen­le­ri bek­li­yor. Ve o ka­pı­dan gi­rip ge­ri dön­me­yen­ler, bir kut­lu yol­cu­luk­ta âlem­le­rin ve kalp­le­rin sa­hi­bi­ne doğ­ru, ger­çek va­tan­la­rı­na doğ­ru yü­rü­yor­lar.

Muhammed Saki EROL

Kaynak: HAYAT DENGEMİZ

Konu ile ilgili görseller:

10407684_753455694703190_4688183328830552899_n

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s