MUHAMMED RAŞİD ELHÜSEYNİ (K.S) VEDA SOHBETİ

Seyda hazretleri Afyon’a genellikle yaz aylarında gelir, bir müddet tedavi görürdü. 1993 yılının yazında Seyda hazretleri yolculuktan bahseden bir sohbet yaptı.

VEDA SOHBETİ DÜŞÜKBu sohbetini, “İnşallah haftaya cuma evimizde oluruz” diyerek tamamladı. Ancak onun sözleri her zamanki gibi anlaşıldı. Herhalde önce Ankara’ya uğrayacak ve cumaya kadar da Menzil’e dönecek diye düşünüldü. Ama bu onun son sohbeti oldu.

İşte Seyda hazretlerinin Afyon’da tedavi gördüğü termal tesislerde yaptığı son genel sohbeti…

“Âlemlerin rabbi yüce Allah’a hamdolsun. Efendimiz Muhammed’e ve onun âli ve ashabının hepsinin üzerine salât ve selâm olsun.

Allah Teâlâ bizlere üç büyük nimet vermiştir. Bu nimetlere şükretmemiz gerekir. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi, Allah Teâlâ bizi müslüman olarak yaratmıştır. Bu nimete karşılık bizim çok ibadet etmemiz lâzımdır. Oruç tutmak, namaz kılmak, zekât vermek, sadaka vermek Allah’ın bize lutfettiği büyük nimetlerdendir. Bu ibadetleri yapanlar için yüce Allah, cenneti ve içindeki ebedî nimetleri hazırlamıştır. Ona göre ibadetlerimizi de artırmamız gerekir. Allah Teâlâ bize bu ibadet yollarını göstermekle ihsanda bulunmuştur. Ama kâfirler bu ikramdan mahrum oldukları için cennetin ebedî nimetlerine de kavuşamayacaklardır. Çünkü iman etmemişlerdir.

İnsanoğlu biraz düşünse; parmağını üzerinde tuttuğu bir mum alevi bile ne kadar şiddetli olur. O halde nasıl olur da ebedî ceza gerektirecek işleri yapabilir? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi çoğaltmamız gerekir. Yüce Allah bize bütün dünyanın servetini vermiş olsaydı ve biz onların hepsini Allah yolunda harcamış bulunsaydık, yine de müslüman olmanın şükrünü yerine getiremezdik.

Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetlerin ikincisi, bizleri Muhammed ümmeti olarak yaratmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün peygamberlerin en üstünüdür. Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.

Hz. Musa aleyhisselâm levh-i mahfûza baktığı zaman, orada Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) üstün meziyetlerini görmüş ve,

‘Yâ rabbi, keşke beni de Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir nimet istemezdim’ demiş.

İşte biz, böylesi bir peygamberin ümmetiyiz. Buna lâyık olmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz (s.a.v),

“Ümmetimin evliyaları, İsrâiloğulları’nın peygamberleri gibidir”286 buyurmuştur.

Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı sadece ailesini, bir kısmı da yalnız kendi kabilesini veya bulunduğu aşireti irşad edebilmişlerdir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ümmetinden evliya olan bazı zatlar, mürşid-i kâmiller ise pek çok kişinin hidayetine vesile olmuştur.

Allah Teâlâ’nın bize ikram ettiği üçüncü büyük nimet de Allah Teâlâ Muhammed ümmetini son ümmet olarak, bizleri de onların en son kısmında yaratmıştır. Diğer ümmetler binlerce yıl toprak altında mezarda yatacaklar. Günahkâr olanları da uzun süre kabir azabı çekecekler. Ama bu ümmet toprak altında çok uzun süre kalmayacak. Günahkâr olanları ise onlar kadar çok uzun azap çekmeyecekler.

Cenâb-ı Hakk’ın bize farz kıldığı namazda huşû ve takvâya da çok dikkat etmeliyiz. Namaz Peygamberimiz’e (s.a.v) Mi‘rac gecesi ilk önce elli rek‘at olarak farz kılınmış. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bizzat anlattığına göre, Allah Teâlâ’dan aldığı emirle ilâhî huzurdan dönmüş.

Daha sonra Peygamberimiz, altıncı kat semada Hz. Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle karşılaşmış, o da elli vakit namazın çok olduğunu ve bunun âhir zaman ümmetine çok geleceğini düşünmüş. Namaz rek‘atlarının indirilmesi için Rabbü’l-âlemin’e niyaz etmesini Peygamberimiz’e söylemiş. Bunun üzerine namaz, kırk vakit olarak farz kılınmıştır. Bu durum birkaç kez tekrar etmiş, sonra kırka, daha sonra otuza ve nihayet sonunda elli vakit namaz sadece beş vakte indirilmiştir.287

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle görüşmüştür. Nebîler, velîler ölmez. Onlar yer değiştirmişlerdir. Onların himmeti ve yardımı her zaman devam eder. Hz. Musa aleyhisselâm, Peygamberimiz’in ve ümmetinin büyüklüğü hakkında bunları bildiği için,

‘Yâ rabbi, keşke beni de Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ümmeti olarak yaratsaydın, başka bir nimet istemezdim’ demiş.

Yine İmam Gazâlî hazretleri, mânevî âlemde Musa aleyhisselâmın ruhaniyetiyle buluşmuş. Hz. Musa kendisine kim olduğunu sorunca şöyle demiş:

‘Ahmed oğlu Muhammed oğlu Muhammed oğlu Ebû Hâmid İmam Gazâlî’yim’ demiş. Bunun üzerine Hz. Musa,

‘Adını neden bu kadar uzun şekilde söyledin?’ diye sormuş. O da şöyle demiş:

‘Sen Allah Teâlâ ile mülâkata gittiğinde sana, sağ elindeki nedir diye soruldu. Sen o zaman, o benim asâmdır. Ona dayanırım. Onunla davarlarıma yaprak silkerim. O benim başka ihtiyaçlarımı da görür’ diye uzun uzun konuştun, kısaca cevap vermeyi uygun görmedin. Hz. Musa aleyhisselâm,

‘Ben sözlerimi Allah Teâlâ ile biraz daha fazla konuşmak şerefine erişebilmek için böyle yaptım’ demiş.

İmam Gazâlî hazretleri,

‘İşte ben de onun için, sizinle daha uzun konuşmak istedim. Çünkü siz, kelîmullah olan (yüce Allah’ın kendisine hitap ettiği) bir peygambersiniz. Sizinle daha fazla konuşabilmek için bu şekilde söyledim’ demiş.

İşte Musa aleyhisselâm gibi ulu bir peygamberle mânevî âlemde mülâkat yapabilen İmam Gazâlî hazretleri, zamanın en büyük âlimlerindendi. Ama medresede okurken, zâhir ilimlerde ilerlerken velîlere karşıydı. Önceden tasavvufu kabul etmezdi. Fakat kardeşi Ahmed Gazâlî, ehl-i tasavvuftu. İmam Gazâlî hazretlerine her türlü fetvayı sorduğu ve sözüne itibar ettiği halde bir dönem onun arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün İmam Gazâlî hazretleri, annesi ile konuşurken kardeşinin bu durumundan kendisine dert yanmış. Annesi Ahmed Gazâlî’ye cemaate devam etmesi için ısrar etmiş. Kardeşi,

‘Anneciğim! Onun arkasında kıldığım namaz kabul olmaz’ demiş.

Bunun üzerine annesi yine ısrar etmiş:

‘Bak oğlum, o senin büyüğün, hem senden daha âlim, senin ise onun kadar ilmin yok, sen de dahil olmak üzere pek çok kişi ona fetva soruyor ve dinî konularda yardım alıyor. Herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Sen de mutlaka git, İmam Gazâlî’nin arkasında namazını kıl’ demiş.

Bu ısrarlar üzerine kardeşi cemaate devam etmeye başlıyor. Bir gün, İmam Gazâlî’nin yanına bir kişi geliyor. Kendisine en karmaşık konulardan biri olan kadınların özel durumlarına ait bir soru soruyor. İmam Gazâlî,

‘Namazdan sonra gel, cevabını vereyim’ diyor.

Namaza başlayınca İmam Gazâlî hazretlerinin aklına bu soru takılıyor. Namazını kılarken hep sorunun cevabıyla meşgul oluyor. Ama görünüşe göre de namazını tamamlıyor. Bu arada kardeşi namazına bir türlü başlayamıyor ve sürekli başlama tekbiri alıyor. En sonunda namazını bozuyor ve namazı yarıda terkediyor. Namaz bitince İmam Gazâlî hazretleri durumu öğreniyor ve çok üzülüyor. Annesi,

‘Evlâdım, camide neden namaz kılmadın ve ağabeyinin namazına neden müdahale ettin, hani bana söz vermiştin?’ diyor. İmam Gazâlî’nin kardeşi,

‘Anneciğim, bir insan göbeğine kadar kana girse onun arkasında namaz kılınır mı? Sor bakalım ağabeyime ne cevap verir?’ diyor.

İmam Gazâlî hazretleri duruma vâkıf oluyor. Kardeşinin keşif sahibi olduğunu anlıyor. İşte bundan sonra ilerleyen günlerde önceden inkâr ettiği tasavvufa daha da yakınlaşıyor ve bir mürşid-i kâmilin mânevî terbiyesi altına giriyor. Kısa sürede büyük mürşid-i kâmillerden biri oluyor.

Onun için bizler de bu yolun kıymetini iyi bilelim. Lâyık olmak için çok çalışalım. Gerçek ümmet-i Muhammed arasında yer almak için çok gayret edelim. Padişah ne kadar büyük olursa hizmetçisi de o kadar değerli olur.

Hasan-ı Basrî hazretleri, bir gün çarşıya çıkmış. Bir dükkâna uğramış. O esnada adamın biri gelmiş. Çarşının tam orta yerinde elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya başlamış. Hasan-ı Basrî hazretleri de adamın bu gururlu ve kibirli haline şöyle bir bakmış ve,

‘Bu adam da kim böyle, elini kolunu sallaya sallaya kabadayı gibi dolaşıyor?’ diye sormuş. Esnaf şöyle demiş:

‘Bu kişi, padişahın hizmetçisidir. Onun için böyle yürüyor.’ Hasan-ı Basrî hazretleri,

‘Öyleyse ben de padişahlar padişahı olan yüce Allah’ın kuluyum’ diyerek çarşının içinde o adamdan daha gösterişli bir şekilde yürümeye başlamış.

İşte bize düşen görev, yüce Allah’a çok ibadet edip çalışmaktır. Her işte O’nun rızâsını gözetmektir. Zira Rabbü’l-âlemin, ‘Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım’288 buyurmuştur. Rabbü’l-âlemin’e kul olmaya çalışalım. Kulluğuna lâyık olmak için gayret edelim. Bunun için hayır işleri yapalım. Zaten yüce Allah şöyle buyuruyor:

‘Size azap gelip çatmadan önce rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Kendiniz farkından olmayarak, ansızın başınıza azap gelmeden önce, rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) tâbi olun.’289

Dünyada işlenen günahların azabı ve cezası âhirettedir. Ölmeden önce iyi işler ve hayırlı ameller yapmak için acele edin. Bir insan yalnız iken günah işleme fırsatı olduğu halde Allah’tan korkarak günah işlemekten kendini alıkoyarsa, yüce Allah ona çok büyük mükâfatlar ihsan eder. Bu şekilde günahtan kaçınmak, mümin için en hayırlı bir iştir. Bu, insanın mânevî olarak olgunlaştığını gösterir. Kalabalıktan çekinerek günah işleyen ise sevap kazanamaz. Ama elinden geldiği halde günah işlemeyene çok sevap verilir.

Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı kıyamet gününde, hesapları görüldükten sonra, bir kısmı cennete diğer bir kısmı da cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce anne, baba, kız hepsi birbirinden ayrı düşer. Cehenneme gidenlere Allah Teâlâ şöyle buyuracak:

‘Ayrılın bir tarafa bugün ey günahkârlar!

Ey insanoğlu! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi? Bunu size peygamberlerim aracılığıyla açık seçik bildirmedim mi? Ve sadece bana ibadet ve kulluk edin, çünkü dosdoğru yol budur demedim mi?

Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Siz bunu düşünecek, doğruyu anlayacak akla sahip değil misiniz? İşte bu, size vaad edilen cehennemdir. Küfür ve inkârınız sebebiyle yaptığınız kötülüklere karşılık bugün dağlanın ateşle!

O gün onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıklarını (yaptıkları iyi ya da kötü amelleri) bize elleri anlatır. Ayakları da şahitlik eder.’290

İnsanların omuzları üzerinde iki tane melek vardır. Sağdaki melek sevapları, soldaki melek de kötülükleri yazar. Ama sağdaki melek, soldaki meleğin başkanıdır. Sol melek hemen günah yazmaz. Kul, tövbe etmezse o zaman günah yazar. Sevap meleği de kulun işlediği her iyilik ve hayır için on ile yedi yüz kat arasında sevaplar yazar; hem de hiç beklemeden. Bundan daha büyük nimet olur mu?

İşte yüce Allah kulunu bağışlamak için çeşitli bahaneler arıyor. Mademki rabbimiz bu bahaneleri yaratıyor, öyleyse biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım. Ona aldanmayalım.

Ayakta bekleyenler var. Çok beklediler. Onun için sohbeti burada bitiriyorum. Allah Teâlâ hepinizden razı olsun. İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz.

Allah Teâlâ hepimizi affetsin, inşallah.”

Kaynak: ALTIN SİLSİLE

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s